Ahlaki üstünlüğü korumak: Bir medeniyeti ayakta tutan hürmet duygusu

  • GİRİŞ06.01.2026 08:56
  • GÜNCELLEME07.01.2026 09:21

İnsan, ancak ahlakla insan kalır. Medeniyetler de sahip oldukları imkânlarla değil, taşıdıkları ahlakla ayakta durur; zira teknik ilerler, güç el değiştirir, kurumlar yıpranır ve fakat ahlak diri kaldıkça insan da medeniyet de istikametini kaybetmez. Ahlak, insanın hem kendisiyle hem de varlıkla kurduğu ilişkinin adını koyar; bakışı terbiye eder, sözü inceltir, davranışı hikmetle buluşturur.

Bizim medeniyetimiz, gücünü servetten ve kudretten önce ahlâktan alır; sürekliliğini kurumlardan önce insanın iç dünyasında tesis eder. Nurettin Topçu’nun bu medeniyet tasavvurunun kalbini dile getiren şu sözü, bir tariften öte açık bir istikamet bildirir:
“Bizim ahlâkımız; hürmet, hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlâkıdır.” Aşk ahlâkı, insanı iyi olmaya, iyilikte sebat etmeye, ahlakı hayatın merkezine taşımaya çağırır. Bu yolun ilk adımı, kalbi edeple yoğuran hürmettir. Yürüyüşü, mahlûkata şefkat nazarıyla bakan merhametle sürer. Nihayeti ise halka hizmeti Hakk’a hizmet bilen bir adanmışlıkla taçlanır. Bizim hikâyemiz, varlığın her zerresine muhabbetle nazar eden ve aldığından fazlasını verme derdiyle yaşayan insanların kurduğu bir gönül medeniyetinin hikâyesidir.

Hürmet, insanın haddini bilmesiyle başlar; merhamet, başkasının yükünü yüreğinde hissetmesiyle derinleşir; hizmet ise bu hissin hayata taşınmış hâli olarak anlam kazanır. Bu üç ilke, medeniyet tasavvurumuzda aynı kaynaktan beslenen, aynı istikamete akan ve ahlaki üstünlüğümüzü ayakta tutan bir bütünlük oluşturur. Ahlak, burada bir süs olmayıp bir duruş, bir ölçü, bir istikamet meselesidir.

Bu yazı, hürmetle temellenen, merhametle derinleşen ve hizmetle hayata karışan bu ahlak bütünlüğünü yeniden hatırlama ve yeniden anlamlandırma gayesi taşır; zira ahlaki üstünlük, soyut bir iddia olarak korunmaz, insanın iç dünyasında kök salarak davranışa dönüşür ve bu köklenmenin bir başlangıç noktası vardır. Bizim medeniyetimizde bu başlangıç hürmettir; aşk ahlakının ilk durağı, aynı zamanda ahlaki üstünlüğümüzün de en sağlam kalesidir hürmet. 

HÜRMET: VARLIKLA KURULAN AHLAKİ BAĞ

Hürmet, bizim medeniyetimizde sıradan bir saygı ifadesi olarak kalmaz; insanın varlık karşısındaki yerini idrak etmesiyle başlayan köklü bir ahlak duruşunu ifade eder. Bu duruş, bizleri yoktan var eden, varlığından haberdar eden ve sayısız nimetleriyle bizi rızıklandıran şanı yüce Rabbimize yönelen bilinçle başlar. İnsanı ölçülü kılan, sözüne edep, davranışına vakar kazandıran bu idrak; kalpte filizlenir, zamanla hayata sirayet eder. Hürmet, değerin farkına varmanın inceliği, haddini bilmenin asaleti ve muhabbetin terbiyeye bürünmüş hâlidir. Hürmet, yalnızca başkasına yönelen bir davranış olarak görülmez; insanın Rabbiyle, kendisiyle, diğer insanlarla, değerleriyle ve mukaddesatıyla kurduğu ilişkinin ahlaki zeminini oluşturur.

Hürmet, ömrümüze bereket, hayatımıza manevi zenginlik katar. İnsana, değerlere ve mukaddes olana gösterilen hürmet; kalbi sükûnete erdirir, ilişkileri sağlamlaştırır, yapıda huzuru besler. Allah’a, Resulüne, mukaddes şiarlara, anne babaya, büyüklere, zamana, mekâna ve emeğe duyulan hürmet; kişinin dünyasında denge, ahiret yolculuğunda emniyet kazandırır.

Hürmet, insanın hayat yolculuğunda pusula olur. Hürmetin hâkim olduğu iklimlerde muhabbet çoğalır, anlayış derinleşir; fert hem ruhen hem de sosyal bakımdan olgunlaşır. Özellikle aile içinde büyüklere, üzerimizde emeği bulunan hocalara ve öğretmenlere gösterilen hürmet, hayır duaya kapı aralar. Bu dua, zamanla hayata bereket, kalbe ise sükûnet ve huzur olarak geri döner.

KUR’AN-I KERİM’E VE PEYGAMBER EFENDİMİZE HÜRMET: VAHYİN VE NEBEVÎ EDEBİN İZİNDE

Hürmet, bizim medeniyetimizde en yüksek ifadesini Kur’an-ı Kerîm’e ve Peygamber Efendimiz (s.a.s)’e yönelen edepte bulur; çünkü Kur’an, hayatımızı inşa eden ilahî kelâmdır. Peygamber Efendimiz ise şahsiyeti ve ahlakıyla ümmete istikamet çizen üsve-i hasenemizdir, canlı bir örnekliktir. Bu sebeple onlara gösterilen hürmet, şeklî bir saygının çok ötesinde hayatı vahyin ve sünnetin terazisinde tartma iradesidir.

Kur’an, mümine sadece neye inanacağını öğretmez; nerede duracağını, nasıl konuşacağını ve tavır alacağını da bildirir. Bu edebin en açık ifadesi, Hucurat Suresi’nin ilk ayetlerinde yer alır:
“Ey iman edenler! Kendi görüş ve hükümlerinizi Allah ve Resulünün verdiği hükmün önüne geçirmeyin. Allah’a gönülden saygı duyup O’na karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hucurât,1)
Bu ilahî hitap, hürmetin sadece sözde ve şekilde değil, hükümde, tercihte ve bakışta da gözetilmesi gereken bir edep olduğunu öğretir. Kendi aklını, kanaatini ve arzusunu vahyin önüne geçirmemek, Kelamullaha gösterilen hürmetin en sahih tezahürüdür.

Kur’an’a hürmet; onu tazim ve yüksek bir edep ile okumaktır. Abdestle ve ihtimamla Mushaf’a gösterilen saygı, ayetlerin hayatın merkezine yerleştirilmesiyle gerçek anlamını bulur. Kur’an’ı sadece tilavet edilen ya da hıfzedilen bir metin hâlinde bırakmadan emirlerini davranışa, yasaklarını ahlaka, hikmetini hayata taşımak hakiki hürmettir; zira ilahî kelâm, ancak yaşandığında hakkıyla yüceltilmiş olur. Peygamber Efendimize hürmet ise, onu sevmenin ötesinde ahlâkını kuşanmayı, sünnetini hayatın ölçüsü kılmayı ve yolunu hâl ile takip etmeyi gerektirir.

Ayet-i kerimeler, bu hürmetin sınırlarını ve inceliğini açık bir biçimde tayin eder:
“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla yüksek sesle konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün amelleriniz boşa gidiverir.” (Hucurât,2)

Bu ilahî ikaz, Peygamberimize hürmetin yalnızca fizikî bir nezaket değil; kalbi, dili ve tavrı kuşatan derin bir edep meselesi olduğunu gösterir. Nebevî huzurda yükselen ses, çoğu zaman benliğin sesidir; edep ise benliği geri çekebilme olgunluğudur. Resulullah’a hürmet, onun yolunu yol bilmek, hâliyle hâllenmek ve ahlâkını kuşanmaktır. Onun adaletiyle hükmetmek, merhametiyle muamele etmek, edebiyle konuşmak ve vakarıyla durmak; nebevî hürmetin hayata yansımış hâlidir; zira Peygamberimizi yüceltmek, izinden yürüyerek ahlâkını bugüne taşımakla anlam kazanır.

Bu iki hürmet, birbirinden ayrılmaz. Kur’an’sız bir peygamber tasavvuru eksik olduğu gibi Peygambersiz bir Kur’an anlayışı da kuru ve yönsüzdür. Vahiy ve sünnet birlikte hayat bulduğunda insan ahlaki üstünlüğünü korur, medeniyet istikametini kaybetmez. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimize gösterilen hürmet, kişisel bir dindarlık göstergesi olmaktan ziyade medeniyetimizin omurgasını ayakta tutan asli bir bilinçtir. Bu bilinç, soyut bir bağlılık olarak kalmaz; dilde, ibadetlerde ve günlük hayatta diri tutulan bir edep hâline dönüşür.

Vahye ve nebevî örnekliğe gösterilen hürmet, en sahih ifadesini Peygamber Efendimizin ismini salât ve selâm ile anmakta bulur. Kur’an, bu diri bağlılığın nasıl korunacağını ümmete açıkça hatırlatır: “Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygamber’e çokça salât ederler. Ey müminler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb,56)

Bu emir, salât ve selâmın basit bir söz kalıbı olmadığını, müminin Resulullah ile kurduğu bağın en sahih, en canlı dili olduğunu öğretir. Salât, Peygamber Efendimizin yoluna olan bağlılığı tazelemek; salavatla onu anmak, ümmet olma bilincini her defasında yeniden diri tutmaktır. Selâm ise onun getirdiği hakikate gönülden teslimiyet göstermenin ifadesidir. Allah ve meleklerin salât ettiği bir Nebî’ye ümmetin kayıtsız kalması düşünülemez. Bu sebeple salât u selâm, dilde dolaşan sıradan bir ifade değil; sevgiye, sadakate ve itaate dönüşen bir hürmet ikrarıdır. Nebevî edep, işte bu bilinçle canlı kalır.

Salavatın dilde tekrar edilmesi ayrıca önemlidir; çünkü tekrar, kalbi uyandıran bir hatırlatmadır. İnsan, sıkça andığını sever; sürekli zikrettiğini hayatının merkezine yerleştirir. Peygamber Efendimizin isminin salavatla birlikte dilde tekrar edilmesi, onun ahlakının hayatta diri tutulmasına vesile olur. Salavat, bir saygı ifadesi olmanın ötesinde, dilin kalbe açtığı en sahih kapıdır. Bu kapı her aralandığında muhabbet tazelenir, bağlılık derinleşir, edep kökleşir. Bu sebeple nebevî hürmet, dilde, davranışta, hayatın her anında ve her alanda bilinçli bir tekrar ile korunur. Dilin alıştığı salavat, zamanla kalbin ölçüsüne dönüşür.

Bugün Kur’an’a ve sünnete yönelen sorunlu yaklaşımlar, çoğu zaman açık bir inkâr dilinden ziyade hafife alma, bağlamından koparma ve itibarsızlaştırma üslubuyla karşımıza çıkıyor. Vahiy hayattan çekilmek isteniyor; sünnet zamana ait bir hatıraya indirgeniyor. Oysa Kur’an, her çağın vicdanını diri tutan ilahî ölçüdür; sünnet ise bu ölçünün hayata nasıl taşınacağını gösteren canlı rehberdir. Bu iki kaynaktan kopan bir din anlayışı, şekil kalabalığına dönüşür; ahlak üretmez, istikamet vermez. Bu sebeple bugün Kur’an-ı Kerim’e ve Peygamber Efendimize hürmet, bir saygı ifadesi olmakla birlikte inancı savrulmaktan, ahlakı çözülmekten ve medeniyeti istikamet kaybından koruyan en güçlü direniştir.

HUDUDULLAH’A HÜRMET: SINIRLARI AŞMAMAK

Hürmet, bizim medeniyetimizde yalnızca insanlara yönelen bir nezaket anlayışıyla sınırlı kalmaz; Allah’ın koyduğu sınırlara karşı gösterilen derin bir edep bilincini de içine alır. Hududullah, kulun nerede duracağını, nerede ilerleyeceğini ve hangi noktada haddini bileceğini gösteren ilahî ölçülerdir. Bu sınırlara hürmet, insanı daraltan bir kayıt olarak görülmez; savrulmaktan koruyan, yolunu berraklaştıran bir rahmet çerçevesi olarak idrak edilir. Sınır, insanın önünü kesmez, istikametini tayin eder.

Resulullah Efendimiz, helâl ile haram arasındaki bu hassas çizgiye dikkat çekerek şöyle buyurur:
“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

Bu nebevî ikaz, hürmetin sadece açıkça haramdan uzak durmakla sınırlı kalmadığını; şüpheli alanlarda dahi edep, ihtiyat ve sorumluluk bilinci kuşanmayı gerekli kıldığını öğretir. Hududullah, fiillerle birlikte niyetleri, yönelişleri ve kalbin meyillerini de terbiye eden bir ilahî ölçüdür. İnsan çoğu zaman savrulmayı bir anda yaşamaz; sınır ihlali önce zihinde belirir, sonra kalpte yer tutar, en sonunda davranışta karşılık bulur.

Kur’an-ı Kerim, hududullahı defalarca hatırlatır ve bu sınırlara riayeti takva ile irtibatlandırır (Nisâ, 13; Bakara,229). Allah’ın helâl ve haram çizgisi; fıtratı koruyan, aileyi muhafaza eden ve yapının dengesini ayakta tutan ilahî bir nizam sunar. Bu nizama hürmet eden kul, günaha yaklaşmaktan uzak durmakla birlikte kalbini, dilini ve hâlini de edep üzere inşa eder. Hududullah’a riayet, korkudan kaynaklanan bir çekilme değil; bilinçle kuşanılmış bir hürmet ve teslimiyet hâlidir.

Resulullah Efendimiz, helâl ile haram arasındaki bu hassas çizgiye dikkat çekerek şöyle buyurur:
“Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…” (Müslim, Müsâkât, 107)

Bu nebevî ikaz, hürmetin yalnızca açıkça haramdan kaçınmakla sınırlı olmadığını; şüpheli alanlarda bile edep ve ihtiyat kuşanmayı gerektirdiğini öğretir. Zira hududullah, sadece fiilleri değil; niyetleri, yönelişleri ve kalbin meyillerini de terbiye eder. İnsan çoğu zaman harama bir anda düşmez; sınır ihlali, önce zihinde başlar, sonra kalpte yer edinir, en sonunda davranışa dönüşür.

Kur’ân-ı Kerîm, hududullahı defalarca hatırlatır ve bu sınırlara riayeti takva ile irtibatlandırır (Nisâ, 4/13; Bakara, 2/229). Allah’ın helâl ve haram çizgisi; fıtratı koruyan, aileyi muhafaza eden ve toplumsal dengeyi ayakta tutan ilahî bir nizamdır. Bu nizama hürmet eden kul, yalnızca günaha yaklaşmaktan sakınmakla kalmaz; aynı zamanda kalbini, dilini ve hâlini de edep üzere inşa eder; çünkü hududullah’a riayet, korkunun değil, bilinçli bir hürmetin ve teslimiyetin neticesidir.

Hududullah’a riayet, hürmetin en sessiz ama en güçlü tezahürlerinden biridir. Gözünü haramdan sakınmak, dili ifsat edici sözlerden korumak, elini zulme uzatmamak ve gücü emanete riayetle kullanmak; bu hürmetin gündelik hayata yansıyan hâlleridir. Kul, her vazgeçişte kaybetmez bilakis hududu gözettiği ölçüde izzet kazanır; zira Allah için terk edilen her şey, insanın kalbinde vakar ve huzur olarak karşılık bulur.

Bu bağlamda en büyük tehlike, hududullahın muğlaklaştırılması ve sınırların esnetilmesidir. Helal ile haram arasındaki çizginin bulanıklaştığı yerde ahlak zayıflar, ölçünün kaybolduğu yerde merhamet istismar edilir, hizmet yönünü şaşırır. Oysa hududullah, merhameti adaletle, özgürlüğü sorumlulukla ve hizmeti ahlakla dengede tutan temel mihverdir. Bu mihver sarsıldığında iyi niyetler bile yanlış mecralara akabilir.

Hududullah’a hürmet, kulun Rabbine olan bağlılığının sessiz ama kararlı ilanıdır. Bu hürmet sayesinde insan, nefsinin isteklerini mutlaklaştırmaz; arzularını ilahî ölçünün önüne geçirmez. Böylece ahlak, vahyin tayin ettiği istikametin ürünü hâline gelir. Medeniyetimiz, işte bu ölçü bilinci sayesinde hem merhameti diri tutmuş hem de adaleti ayakta tutabilmiştir.

MAHREMİYETE HÜRMET: İNSANIN HUDUDUNU KORUMAK

Mahremiyet, insanın hem bedeniyle hem ruhuyla kuşandığı görünmez bir zırhtır. Hürmet, burada en hassas hâlini alır; zira mahremiyet, yalnızca saklanması gereken bir alan değil; korunması gereken bir haysiyet, gözetilmesi gereken bir huduttur. İnsana, aileye ve topluma ait olan bu hudutlar, hürmetle muhafaza edildiğinde insanın şerefi ayakta kalır.

Mahremiyete hürmet, önce bakışta başlar. Göz, kalbin tercümanıdır; edep kaybolduğunda ilk çözülme bakışta başlar. İslam ahlakı, bakışı başıboş bırakmaz; onu terbiye eder, ölçüye bağlar; çünkü bakışın serbestliği, zamanla kalbin sınırlarını aşındırır. Mahrem olana saygı duyan göz, insanın iç dünyasını da korur, nefsin taşkınlığını edep ile dengeler. Mahremiyete hürmet, ilahî bir emirdir aynı zamanda. Kur’an-ı Kerim, müminleri bakışlarını ve iffeti korumaya çağırırken (Nûr,30–31), mahrem alanların izinsiz ihlâl edilmesini de açıkça yasaklar. (Nûr,27) Peygamber Efendimiz ise “Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını örter.” buyurarak mahremiyeti korumanın ilahî bir himayeye vesile olduğunu haber verir. Bu sebeple mahremiyete riayet, kul ile Rabbi arasındaki edep bağını da muhafaza eder. Hudutlara gösterilen hürmet, kalbi korur; kalbi korunan insan ise ahlâkını kaybetmez.

Mahremiyet, sözde de titizlik ister. Dil, bazen bakıştan daha yaralayıcı olabilir. Özel olanı ifşa eden, sırları dolaşıma sokan, başkasının mahrem alanını malzeme hâline getiren bir dil; hürmeti zedeler, güveni yıkar. Oysa hürmetli dil, susması gereken yerde susmayı bilir. Zira her bilinen söylenmez; her görülen paylaşılmaz. Mahremiyete riayet, dil terbiyesinin en yüksek mertebelerindendir.

Davranışta mahremiyete hürmet ise sınır bilinciyle şekillenir. Fizikî mesafeden dijital alanlara kadar uzanan bu sorumluluk, çağımızda daha da hayati hâle gelmiştir. Görüntünün, bilginin ve özel alanın kolayca dolaşıma sokulduğu bir dünyada mahremiyeti korumak; yalnızca kişisel bir tercih değil, ahlâkî bir direniştir. Hürmet, burada “yapabilirim” ile “yapmamalıyım” arasındaki farkı idrak edebilme olgunluğudur.

Mahremiyetin korunmadığı yerde, insan yavaş yavaş nesneleşir. Hürmetin kaybolduğu bir zeminde utanma duygusu aşınır, utanmanın aşındığı yerde ise ahlâk çözülür. Bu bağlamda mahremiyete hürmet, kişinin, ailenin, cemiyetin ve medeniyetin emniyet subapıdır. Hudutlar korundukça insan korunur; insan korundukça hayat anlamını muhafaza eder.

Mahremiyete hürmet, insanın kendine gösterdiği saygının da en sahih göstergesidir. Kendi sınırını bilen, başkasının sınırına da riayet eder. İşte bu bilinç, hürmet çemberinin en hassas ama en vazgeçilmez halkalarından biridir; çünkü edep, en çok mahremiyetle sınanır; hürmet, en çok burada kemale erer.

HADDİNİ BİLMEK: HÜRMETİN İÇ DİSİPLİNİ

Haddini bilmek, hürmetin insanın iç dünyasında kök salmış hâlidir. Bu, kendini küçültmek ya da geri çekilmekten ziyade insanın yerini, sorumluluğunu ve sınırını idrak etmesidir. Haddini bilen insan, ne kendini merkezin mutlak sahibi görür ne de başkasının alanını ihlal eder. O, nerede duracağını bilir; nerede söz alacağını, nerede susacağını edep terazisiyle tayin eder. Bu bağlamda haddini bilmek, ahlâkın en sessiz ama en güçlü muhafızıdır.

Ehl-i irfan, bu hakikati veciz bir ifadeyle dile getirmiştir: “İslâm’ın şartı beştir; altıncısı olsaydı haddini bilmek olurdu.” Bu söz, had bilincinin dinî hayatın merkezî bir ahlâk ölçüsü olduğunu hatırlatır. İbadetler, edep ile taçlanmadığında şekle; bilgi, had ile sınırlandırılmadığında kibre; güç, hudutla kayıt altına alınmadığında zulme dönüşür. Haddini bilmek, bütün bu savrulmaların önünde duran iç disiplin hâlidir.

İrfan ehli bu noktada bir adım daha atar ve şu inceliği ekler: Haddini bilenler için bir başka sorumluluk da had bilmezlere haddini bildirmektir. Bu ifade, had bilincinin pasif bir suskunluk olmadığını gösterir. Haddini bildirmek; kırmak, incitmek ya da tahakküm kurmak değildir. Bilakis hürmeti, hakkı ve ölçüyü muhafaza etme gayretidir; zira had bilmezlik yaygınlaştığında her şey zarar görür.

Bizim medeniyetimizde had bilinci, kulun Rabbi karşısındaki duruşuyla başlar. İnsan, acziyetini idrak ettiği ölçüde kibirden arınır; emanet bilinciyle hareket ettiği ölçüde sorumluluk kazanır. Haddini bilen kul, zekasıyla, bilgisiyle övünmez; bildiğini hakikatin ve tevazunun önüne geçirmez. Gücü eline geçtiğinde zulme meyletmez, yetkiyi emanet bilir; çünkü sınırı aşmak, çoğu zaman gücün değil, edebin kaybıdır.

Haddini bilmek, sözde de kendini gösterir. Her söylenebilenin söylenmemesi gerektiğini fark etmek, edebin inceliğidir. İnsanı yücelten şey, sözü yerinde ve ölçüsünde kullanabilmesidir. Haddini bilen dil kırmaz, haddini bilen bakış rahatsız etmez, haddini bilen tavır başkasının haysiyetini zedelemez. Bu yönüyle had bilinci hem kişinin kendisini hem de muhatabını koruyan bir ahlâk zırhıdır.

Toplumsal hayatta had bilincinin zayıfladığı yerde ölçü kaybolur ve haklı ile haksız arasındaki çizgi bulanıklaşır. Herkesin her konuda konuştuğu, her sınırın aşındırıldığı bir ortamda hürmet tutunamaz. Oysaki haddini bilen fertlerin çoğaldığı yerde söz kıymet kazanır, ilişkiler derinleşir, cemiyet sükûnetle nefes alır. Had, hürmetin toplumsal nizama dönüştüğü noktadır. Evet, haddini bilmek, bir zayıflık değildir asla, ahlâkî olgunluktur. Hürmet, bu olgunlukla anlam kazanır. Haddini bilen insan ne Rabbine karşı edepsizleşir ne de mahlûkata karşı hoyratlaşır ve işte bu denge hem ferdin vakarını hem de medeniyetin ahlâkî üstünlüğünü ayakta tutar.

İNSANLAR İÇERİSİNDE İNSANLAR VARDIR, HÜRMETE LAYIKTIR.

İnsana gösterilen hürmet, yalnızca bir nezaket kuralı olarak görülmez; muhatabındaki “eşref-i mahlûkat” cevherini fark etmek, o cevhere edeple yönelmek ve hakkını teslim etmek anlamı taşır. Bu ince nazar, bir yapının ruh aynasını ve ahlaki derinliğini yansıtır. Hürmet, yalnızca beşerî münasebetlerle sınırlı kalmaz; zerreden kürreye her mevcudu kuşatan, varlığa incelikle yönelen bir ihsan hâli olarak tezahür eder.

İnsanlar içerisinde öyle müstesna şahsiyetler bulunur ki, onlar yeryüzünün manevî sütunları olarak yükselirler. Peygamberler, sadıklar, şehitler, salihler, âlimler, özlenen neslin gönül mimarları, ömrünü maarif davasına adamış muallimler… Bu müstesna güzeller; rehberlikleri, fedakârlıkları ve gönül yücelikleriyle insanlığın ufkunda birer kandil gibi parlarlar. Varlığın sırrını ve hakikatin izini bize talim eden bu öncü şahsiyetler, en kıymetli hazinelerimiz olarak yolumuzu aydınlatırlar.

Büyüklere gösterilen hürmet, medeniyetimizin harcı hükmündedir. Peygamberimiz: “Küçüklerine merhamet etmeyen, büyüklerine hürmet etmeyen bizden değildir” buyruğuyla, toplumsal yapıyı muhabbet ve edep ekseninde bir arada tutar. Küçüğe şefkatle yönelmeyen, büyüğün önünde hürmetle eğilmeyen gönül, nebevî iklimden uzaklaşır; zira büyüğün tecrübesine ve manevî mirasına gösterilen ihtimam, aslında toplumun kendi geleceğine ve haysiyetine sahip çıkması anlamına gelir.

ANNE BABAYA HÜRMET: KÖKE SADAKAT, ASLA VEFA

Anne ve baba, insanın bu âlem kapısından içeri girdiği ilk eşik, varlık sahasındaki ilk sığınağıdır. Onlar, yalnızca varlığımızın sebebi olarak kalmaz, yolumuzun ilk rehberi, dualarıyla ömrümüzü ferahlatan en kıymetli emanetlerimiz arasında yer alır. Anne babaya gösterilen hürmet, alelade bir aile vazifesi olarak görülmez; insanın kendi aslına, köküne ve kendisini kuşatan ilahî rahmete duyduğu vefanın en berrak ifadesi hâline gelir.

Anne babaya hürmet, dilde hoş bir seda olarak kalmaz; hâlin letafetinde görünür, sabrın imbiğinden geçerek derinleşir. Yaş aldıkça ağırlaşan yüklerini omuzlamak, gönül saraylarını incitmeden muhafaza etmek ve ihtiyaçlarına bir ibadet neşesiyle koşmak, bu hürmetin tabii tezahürleri arasında yer alır; zira anne-babanın gönlü, bir kez kırıldığında onarılması güç bir sırça saray gibidir; hoşnutlukları ise fani hayatın üzerine sağanak sağanak inen bir bereket yağmuru olur.

Bu hürmet, kulun Rabbiyle olan ahdinden ayrı düşünülemez. Kelâmullah’ın anne-babaya “öf” bile denilmesini yasaklayan o ince ölçüsü (İsrâ,23), hürmetin hudutlarını kalbin en derin noktasına çizer. Ancak Kur’an, bu edebi yalnızca davranışla sınırlamaz; duaya taşır, dile yerleştirir, kalpten Allah’a yöneltir. Devamındaki ayet, evladın anne-babaya hürmetini bir yakarış bilinciyle tamamlar: “En içten tevazu ve merhamet duygularıyla onlara kol kanat ger ve haklarında: ‘Rabbim! Nasıl onlar beni küçüklüğümde şefkat ve sevgiyle terbiye edip yetiştirdilerse, sen de onlara öyle merhamet eyle’ diye dua et!” (İsrâ,24)

Bu dua, hürmetin en saf ve en sahici ifadesidir; çünkü insan, diliyle dua etmediği bir vefayı kalbinde diri tutamaz. Anne babaya yönelen bu yakarış, aslında kulun Rabbine karşı kuşandığı edebin bir yansımasıdır; geçmişte alınan emeği unutmamanın, şefkati minnetle karşılamanın ve vefayı ilahî rahmete havale etmenin adıdır. Anne babasına hürmeti bir hayat tarzı kılan gönül, bu dünya gurbetinde sükûnete erer; ebediyet yolculuğunda ise emniyet bulur; çünkü dua ile taçlanan hürmet, hem kalbi arındırır hem de nesiller arasındaki bağı rahmetle mühürler.

CAN EMANETİNE HÜRMET: AKIL, KALP, RUH VE BEDEN MUVAZENESİ

Hürmet, dış dünyaya yönelmeden önce insanın kendi özünde başlar; Allah’ın emanet olarak lütfettiği cana, akla, kalbe ve bedene yönelir. İnsan, bu emaneti bir bütün olarak muhafaza etmekle mükelleftir. Zira insan yalnızca bir bedenden ibaret değildir; düşünen bir akla, hisseden bir kalbe ve mana arayan bir ruha sahiptir. Bu unsurlardan biri ihmal edildiğinde denge bozulur, ihmal edilen her alan, insanın bütünlüğünde bir gedik açar.

Beden, ruhun hanesi olarak görülür; bu haneyi temiz tutmak, ölçüsüzlükten ve zararlı olandan sakınmak ilahî bir sorumluluk bilinci doğurur. Aynı şekilde aklı korumak; onu hakikatten koparan bağımlılıklardan, zihni körelten meşguliyetlerden ve anlamı parçalayan dağınıklıktan muhafaza etmek de bir emanet şuurudur. Kalbi diri tutmak; kin, haset ve bencillikle karartmamak, merhamet ve edep ile beslemek bu hürmetin tabii bir uzantısıdır. Ruh ise, ancak zikrin, tefekkürün ve anlamlı bir yönelişin içinde sükûnet bulur.

İslam, bu çok katmanlı dengeyi korumayı yalnızca sağlık tavsiyesi olarak sunmaz; kulluk şuurunun ayrılmaz bir parçası olarak öğretir. Peygamber Efendimizin “Vücudunun senin üzerinde hakkı vardır” (Müslim, Sıyam,181) ikazı, yalnızca bedene değil; insanın bütün varlığına yöneltilmiş bir ölçü çağrısıdır. Akıl da kalp de ruh da insanın üzerinde hak sahibidir ve her biri ihmal edildiğinde emanet zedelenmiş olur.

Akıl, hakikati arayacak berraklıkta kaldığında istikamet bulur; kalp, merhametle beslendiğinde huzura erer; ruh, Rabbiyle bağını diri tuttuğunda sükûnet kazanır. Bu denge korundukça insan, hem dünya hayatında vakar ve dengeyle yürür hem de ahiret selametine yönelir. Kendi varlığındaki hikmete hürmet eden kişi, hayat yolculuğunu daha uyanık bir şuurla sürdürür. Zararlı alışkanlıklardan, ölçüsüzlükten ve manayı örseleyen her tutumdan yüz çevirerek Allah’ın lütfettiği bu çok boyutlu nimeti, sahibine tertemiz bir emanet olarak iade etmenin gayretini taşır.

ZAMANLAR İÇERİSİNDE ZAMANLAR VARDIR, HÜRMETE LAYIKTIR

Zaman, kula emanet edilen en aziz sermaye, telafisi olmayan bir cevherdir. Bu sermaye, hikmetle sarf edildiğinde hem dünya gurbetinde hem de ahiret yurdunda meyvesini veren bir ağaca dönüşür. Vakti heba etmeden, her nefesi uyanık bir şuurla karşılamak; ömrü iyilik, gayret ve güzel amellerle dokumak, bu ilahî ihsanın hakkını teslim etmenin en sahih yoludur.

Zaman deryası içinde öyle özel anlar bulunur ki onlar hayrın ve bereketin menbaı kabul edilir. Bu müstesna vakitler, ruhun arınmasına, kalbin sükûnet bulmasına ve rahmet sağanağından nasiplenmeye açılan eşsiz kapılar hükmündedir. Üç aylar, Mevlid-i Nebî, Regaib, Miraç ve Berat kandilleri, Kadir Gecesi, Cuma vakitleri, bayramlar, Zilhicce ve Muharrem ayının bazı günleri; yalnızca takvimde yer alan günler olarak görülmez, maneviyat ikliminin en kıymetli hazineleri arasında yer alır. Bu mübarek zamanlara gösterilen hürmet, insanı iç dünyasında bir tekamüle taşır, insan ilişkilerine sükûnet ve zarafet kazandırır.

VAKTE HÜRMET: İBNÜ’L-VAKT OLMAK

Medeniyetimizin ufkunu işaret eden “İbnü’l-vakt olmak” ifadesi, yani vaktin çocuğu olabilmek; her anın kıymetini o anın içinde idrak edebilme sanatıdır. Bu hâl, zamanı yalnızca ölçülen bir nicelik olarak değil, emanet bilinciyle karşılanan bir imkân olarak görmeyi öğretir. Sabahın bereketini gafletle tüketmemek, gecenin sükûnetini boşlukla değil tefekkürle doldurmak, ilmin vaktini ilimle, ibadetin vaktini huşû ile, çalışmanın vaktini gayretle karşılamak bu idrakin tabii tezahürleridir.

İbnü’l-vakt olmak; geçmişin hüznüne saplanıp kalmadan, geleceğin endişesiyle bugünü heba etmeden, içinde bulunulan vaktin hakkını edep ve sorumlulukla teslim edebilmektir. Namaz vakti geldiğinde meşguliyeti erteleyebilmek, emek vaktinde laubaliliğe ve atalete kapılmamak, misafir vaktini ikramla, aile vaktini muhabbetle, ilim vaktini dikkatle karşılamak vakte hürmetin hayata yansımış örnekleridir; zira her vaktin bir dili, bir çağrısı ve bir edebi vardır.

Vakte hürmet eden, vaktin sahibi olan Cenab-ı Hakk’a hürmet etmiş olur; çünkü zamanı hoyratça tüketmek, emaneti ziyan etmek demektir, zamanı yerli yerince değerlendirmek ise şükürdür. Bu şuurla yaşayan insan, ömrünü parçalanmış anlara değil, anlamlı bütünlere dönüştürür. Böylece vakit, tüketilen bir sermaye olmaktan çıkar, berekete dönüşen bir kazanç hâlini alır. Ömrün bereketi de işte bu farkındalıkla başlar.

MEKÂNLAR İÇERİSİNDE MEKÂNLAR VARDIR, HÜRMETE LAYIKTIR

Mekânlar içerisinde bazı yerler vardır ki, yalnızca fiziki bir yapı ya da coğrafi bir koordinat olarak görülmez; taşıdığı mana, hatıra ve ruh ile anlam kazanır. Bu bağlamda üç kutlu mescid olan Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksa, İslam nazarında hürmete layık mukaddes mekânların başında yer alır. Mescid-i Haram, Kâbe-i Muazzama’yı sinesinde barındıran tevhidin merkezi; Mescid-i Nebevî, Peygamber Efendimizin huzuru ve mübarek kabriyle manevî huzurun menbaı; Mescid-i Aksa ise ilk kıblemiz ve Miraç hadisesiyle şereflenmiş müstesna bir makamdır. Bu üç mescid, mümin gönüller için ibadet ve maneviyatın zirve noktalarını temsil eder.

Mekânın şerefi ile mana arasındaki bu derin bağ, medeniyetimizde veciz bir ifadeyle dile getirilir: “Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn.” Bir mekânın şerefi, içinde bulunanla kaimdir. Mekke’yi şehirlerin anası, Kâbe’yi Kâbe yapan, onun taşları değil, Allah’ın evi oluşu, orada tecelli eden ilahî hitap ve o mekânda yönelen kulluktur. Mescid-i Nebevî’yi yeryüzünün en huzurlu mekânlarından biri kılan, Efendimizin varlığı ve hatırasıdır. Mescid-i Aksa’yı mukaddes kılan ise peygamberlerin izleri ve Miraç ile mühürlenen ilahî lütuftur.

Bu hikmetin bir diğer yüzü ise şu kaideyle tamamlanır: “Şerefü’l-mekîn bi’l-mekân.”
Bir kişinin şerefi de bulunduğu mekân ile anlam kazanır. İnsan, hangi mekânda durduğunu bilerek durur; bulunduğu yerin edebini kuşanır. Mukaddes bir mekânda bulunan kişi, o mekânın hürmetini haline, sözüne ve davranışına yansıtır. Mekân, insanı terbiye eder; insan da mekâna mana taşır.

VATAN: HÜRMETLE KORUNAN EMANET

Medeniyetimizde vatan, sınırları çizilmiş bir coğrafya olarak idrak edilmez. Vatan; üzerinde nefes alan insanların inancı, tarihi, değerleri ve şehitlerin kanıyla yoğrulmuş mukaddes bir emanet olarak anlaşılır. Bir milletin kimliğini, hürriyetini ve birlik ruhunu ayakta tutan canlı bir gövde hükmündedir. Bu sebeple vatana duyulan muhabbet ve bağlılık, maddi ölçülerin çok ötesinde derin bir manevî anlam kazanır.

Üstat Mustafa Kutlu’nun “Vatan” yazısında ortaya koyduğu tasavvurda vatan, çizilmiş sınırlarla sınırlı bir alan olarak durmaz. Her karışı, üzerinde yeşermiş hatıraların, fedakârlıkların ve ilahî rızanın izini taşır. Şehitlerin mezar taşları bu mukaddes toprağın tapusu hükmüne geçer; dualar, türküler ve ibadetler bu toprağın ruhuna hürmetle siner. Böylece vatan, üzerinde yaşanan bir mekân olmanın ötesine taşınır; yaşayan bir hafızaya, birlikte inşa edilen bir ahlak dünyasına dönüşür.

Vatan, kendisine gösterilen hürmet nispetinde korunur. Bu hürmet, toprağın ötesine uzanır; o toprakta tecelli eden hatıraya, tarihe ve ilahî rızaya yönelir. Mekânı koruyan, hürmeti diri tutan insan; geçmişle bağını muhafaza eder, geleceğe de sağlam bir iz bırakır; çünkü mekânlar, kendilerine gösterilen hürmet nispetinde medeniyetle anlam kazanır.

İSLAM’IN ŞİARLARINA HÜRMET: TAKVANIN NİŞANESİ

Allah’ın şiarları, İslam’ın izzetini ve ruhunu yansıtan en mukaddes nişaneler arasında yer alır. Bu şiarlara yönelen hürmet, imana kök salmış bir sadakatin, kulluk bilincine yaslanan bir bağlılığın açık bir tezahürü olarak görünür. İlahi hitap, Allah’ın şiarlarını yüceltmenin kalpteki takvayla doğrudan irtibatlı olduğunu beyan eder:
“Kim Allah’ın şiarlarını yüceltirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac,32)

Şiarlar; imanın özü olan Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şahadet ile başlar; her işin başı kabul edilen besmeleye, hamdele, salvele, tekbir ve tehlil gibi zikri diri tutan kelimelere kadar uzanır. Namaz, oruç, hac, zekât ve kurban ibadetleri; camilerin ufka uzanan minareleri, ezan-ı Muhammedî ve selamın bereketi bu ulvî sembollerin mühim cüzlerini oluşturur. Tesettür, mümin gönlün haya ve edep ile kuşandığını, varlığını ilahî rızaya göre tanzim ettiğini gösteren en zarif şiarlar arasında yer alır.

Bu şiarlar hem ferdin kalbinde hem de cemiyetin ruhunda itina ile muhafaza edilir. Şiarlara gösterilen hürmet, ibadetlere derinlik kazandırır; kulu Rabbine yaklaştıran bir edep iklimi oluşturur. Takva, bu iklimde kök salar; hayat, bu hürmet bilinciyle istikamet bulur.

ALIN TERİNE VE NİMETE HÜRMET: ŞÜKRÜN HAKİKATİ

İnsanların alın teriyle yoğurdukları rızka ve sofranın bereketi olan ekmeğe gösterilen hürmet, hem Rezzâk olan Allah’ın nimetlerine şükretmenin hem de mukaddes emeğe saygı duymanın en samimi ifadesi olarak tecelli eder. Kültürümüzde ekmek, yalnızca bir gıda olarak görülmez; aziz bir hatıra gibi hürmetle muamele görür. İsraf edilmez, ihtiyaç sahipleriyle paylaşılır, yere düşen her kırıntı edeple alınır; zira nimete gösterilen bu hassasiyet, ilahî ikramın farkında olmanın bir tezahürüdür. Kur’an-ı Kerim, bu ölçüyü açıkça hatırlatır:
“Yiyiniz, içiniz; israf etmeyiniz. Şüphesiz Allah israf edenleri sevmez.” (A‘râf,31)
Bugün her yanı kuşatan israf alışkanlıkları karşısında ekmeğe ve nimete hürmet hem insan emeğine hem de emanet olarak verilen kâinata duyulan saygının diri bir nişanesi olmayı sürdürür.

Alın teriyle yoğrulan kazancın helal ve temiz olması, cemiyetin selametini ve kalplerin huzurunu temin eder. İlahi kelam, bu hakikati açık bir ölçüyle ortaya koyar:
“İnsan için ancak kendi çalıştığı vardır.” (Necm, 39) Bu ayet-i kerime, insanın ancak kendi gayreti ve samimiyetiyle elde ettiklerinden mesul olduğunu ihtar eder. Dünya gurbetinde izzetli bir duruşun, ebediyet yurdunda ise felahın ve gerçek muvaffakiyetin çalışmaya, cehdetmeye ve helal kazanca bağlı olduğunu bildirir. Başkasının emeği üzerinden bir kazanç devşirmekten sakınan, kendi elinin kazancıyla yetinen gönül; nefsini terbiye eder, emeğin hazzını tadar ve hak ettiği neticenin huzuruna erer.

HÜRMETİN ÇEMBERİ: EDEPLE KUŞATILAN BİR DÜNYA

Hürmet, birbirinden kopuk davranışların yan yana gelişi olarak durmaz; merkezden muhite doğru genişleyen bir ahlak çemberi çizer. Bu çemberin kalbinde, Rabbine yönelen bir edep yer alır. O edep; insanın öz nefsiyle başlar, anne babasına, büyüğüne, ilme, söze, zamana, mekâna, nimete, emeğe ve mukaddes olana doğru halka halka genişler. Hürmet, nerede başlayacağını bilmek olduğu gibi nerede duracağını da bilmektir; çünkü onun sınırlarını edep tayin eder.

Rabbiyle bağını edep üzere kuran gönül, kendisine emanet edilen cana ve sağlığa ihtimam gösterir. Anne-babasını kökü, büyüğünü tecrübe, âlimi istikamet olarak görür. İlme hürmet eder; bilginin itibarsızlaşmasına razı olmaz. Sözü emanet bilir, dilini incitmekten sakınır. Mahremiyeti bir kale gibi korur; bakışta, sözde ve davranışta sınırı gözetir. Kendisine tevdi edilen görevleri, sırları ve yetkileri emanet şuuruyla omuzlar.

Zamana hürmetle bakar, vaktin kıymetini vaktinde bilir. Mekânda hürmetle durur; mescitte edep, vatanda vefa kuşanır. Vatanı emanet, ekmeği nimet, alın terini mukaddes kabul eder. Şiarlara gösterdiği ihtimamla takvasını diri tutar; ibadetlerine ruh, hâline vakar kazandırır. Komşuluğu gözetir; yanı başındaki hayatın sızısını fark eder. Tabiata ve tüm canlılara merhametle yaklaşır; çünkü her varlığın o büyük emanet dairesinde bir yer tuttuğunu idrak eder.

Bu çember, geçmişle kurulan bağı da ihmal etmez. Ecdada ve hatıraya gösterilen hürmet, hafızayı diri tutar; mezarlıklar, vakıflar ve geride bırakılan izler bu vefanın sessiz şahitleri hâline gelir. Ölümü ve cenazeyi vakar ile karşılayan gönül, fani hayatı da ölçüyle yaşar; zira sonunu unutmayan, sorumluluğu hafife almaz.

Hürmetin diri tutulduğu yerde kalpler yumuşar, ilişkiler derinleşir, cemiyetin ruhu ayakta kalır. Hürmet; koruyan bir tavrın ötesinde ihya eden, inşa eden ve insanı insan kılan bir ahlak iklimi kurar. Bu bağlamda hürmet, medeniyetimizin sessiz omurgasıdır. O omurga sağlam kaldıkça merhamet yol bulur, hizmet anlam kazanır. Hürmetle başlayan yol, merhametle derinleşir; hizmetle hayata karışır. Topçu’nun aşk ahlakı diye isimlendirdiği o büyük yürüyüş, tam da bu çemberin içinde vücut bulur.

SONUÇ: AHLAKÎ ÜSTÜNLÜĞÜMÜZÜ KAYBETMEMEK

İslam medeniyeti, yalnızca bir inanç çerçevesi sunmaz; insana, hayata ve varlığa karşı sorumluluk bilinci yüksek bir ahlak nizamı kurar. Bu nizamın merkezinde ise hürmet yer alır; çünkü hürmet, ahlakın hem başlangıcı hem de koruyucu kalkanıdır. Bizim medeniyetimiz, gücünü servetten, iktidardan ya da teknik imkânlardan önce hürmetten alır.

Hürmet zayıfladığında yalnızca ilişkiler bozulmaz; anlam çözülür, sınırlar silikleşir, ahlak savrulmaya başlar. Buna karşılık hürmetin diri tutulduğu yerde edep kök salar, ölçü korunur, insan haddini bilir.

Ahlaki üstünlük, iddia ile değil; hürmetle korunur. Ne söylediğimizden önce nasıl bir duruş sergilediğimiz, ne talep ettiğimizden önce neye riayet ettiğimiz belirleyici olur. Hürmet, insanı yücelten sessiz bir dildir. Gürültüye ihtiyaç duymaz ve fakat her yere nüfuz eder. Medeniyet dediğimiz büyük yürüyüş de işte bu sessiz ama sarsılmaz edep üzerine inşa edilir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl mesele, hürmeti kaybetme tehlikesidir; zira hürmet zayıfladığında ahlâk çözülür, ahlâk çözüldüğünde üstünlük yerini savrulmaya bırakır. Buna karşılık hürmeti muhafaza eden bir duruş, zor zamanlarda bile insanı ayakta tutar. Hürmet; insanı insan yapan, medeniyeti medeniyet kılan asli değerdir. Bu sebeple ahlâkî üstünlüğümüzü korumak, hürmeti diri tutmakla mümkündür.
Hürmette sebat eden bir insan, yalnızca kendini korumaz; ait olduğu medeniyetin şerefini de omuzlar ve bu şeref, edep yerli yerinde durdukça hürmet yaşadıkça ve ölçü muhafaza edildikçe hâlâ elimizdedir.

Yorumlar3

  • BURHANEDDİNRABBANİ 1 gün önce Şikayet Et
    Kim demiş Avrupa insanı medeni? Ne edep var ne haya çırılçıplak bedeni! Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni; Desenize hayvanlar bizden daha medeni! Kul olmak çağdışıyken, soyunmak çağdaşlık, Din kardeşliğini bıraktık biz, ecnebiyle kaynaştık.. Sünnet sakal yobazlık, top sakalsa medeni.. Unuttun sen ey vefasız ehli sünnet dedeni..
    Cevapla
  • dirlik olur mu 2 gün önce Şikayet Et
    binlerce yıllık devlet geleneğinden sözde bahsedenler ahlak değil iman önemli diyenlerin işi hürmete mi kalmış. hürmet atadan başlar işinize gelmeyeni attığınız yok saydığınız atadan. oğuz kağan zamanı derlerki atalar inancına saygı duy ama baban güçten düşünce savaşamayınca saygıyı haketmez. örnek çok milli şair mehmet akif ersoy abdulhamite hiç saygı duymuş mu.her şeyi çözerek birlik
    Cevapla Toplam 2 beğeni
  • AĞACAN 2 gün önce Şikayet Et
    Emeğinize sağılık sayın Hocam. Allah razı olsun
    Cevapla Toplam 5 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat