Bir derdi olmalı insanın: Yüklendiği sorumlulukla gayrete sevk eden bir dert

  • GİRİŞ02.02.2026 14:05
  • GÜNCELLEME02.02.2026 14:05

İnsan hayatta daima bir arayış hâlindedir. Huzurun izini sürer, saadetin peşine düşer, gönlüne “işte bu” dedirtecek bir anlam arar. Aramak, boşlukta dolanmak değildir; kökünde yönelmek ve istemek vardır. Nitekim denilmiştir ki:

“O’nu aramakla bulamazsın; ama bulanlar, arayanlardır.”

İnsan çoğu zaman aradığını sandığı şeye ulaşamaz; fakat samimi bir arayış, onu hakikate yaklaştırır. Aramak, sonuca sahip olmaktan çok, doğru istikamete yönelmektir; insan neyi arıyorsa farkında olmadan ona doğru şekil alır. Bazı arayışlar insanı diri tutar; bazıları da içte bir sızı bırakır—o sızı, “yanlış yerde oyalanılıyor” diye haber verir.

Ayet-i kerime bu yönelişin ölçüsünü açıkça koyar:

“Allah, dilediği kimsenin doğru yoldan sapmasına fırsat verir; kendisine gönülden yönelenleri ise doğru yola eriştirir.” (Ra‘d, 27)

Mesele yalnız aramak değildir; kime ve neye yöneldiğini bilmektir. Bu arayış insanı diri tutar belki ve fakat her yol hakikate çıkmaz. Kimi zaman heveslerinin labirentinde, kimi zaman korkularının gölgesinde kaybolur gider. O vakit arayış, hafif bir meşgale olmaktan çıkar; insanın omzuna binen bir yük hâlini alır. İnsan bazen bunu hemen fark etmez; ama yük ağırlaştıkça kalp konuşmaya başlar.

KALBİN KIBLESİ, YÜKÜN İSTİKAMETİ

Daha yolun başında durup sormak gerekir: Ben neyin peşindeyim? Aranan şey yalnızca bir hedef değildir; insanın aynasıdır. Kimi bunu açıkça Allah’ın rızası olarak adlandırır, kimi İslâm nimetinin hayata kattığı istikameti sezerek yürür; fakat aranan, çoğu zaman hakikatin kendisidir.

Neyi dert ediniyorsan gönlün oraya akar.

Neye rağbet ediyorsan, ağırlığın da orada hissedilir.

Kur’an-ı Kerim, bu hakikati kalbin diliyle haber verir:

“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 28)

Huzur, yükten kaçmakta değil; doğru yüke yönelmekte gizlidir; çünkü kaçılan yük azalınca hafiflik gelir, fakat istikamet de bulanıklaşır. Bu yüzden insanın değeri ne kadar bildiğiyle, ne kadar biriktirdiğiyle ya da ne kadar göründüğüyle ölçülmez. Kıymet, hangi hakikate yöneldiğiyle, hangi nimetin yükünü taşımayı göze aldığıyla belirir. Herkesin bir yükü vardır; mesele, o yükü bilinçle mi yoksa savrularak mı taşıdığıdır.

Dert, kalbin kıblesidir; yük ise o kıbleye doğru yürürken omuzlanan şeydir.

Kur’ân, yönü şaşmayan bir çağrıyla seslenir:

“O hâlde sen Rabbine rağbet et!” (İnşirah, 8)

O’ndan başka hiçbir şey, bu rağbete de bu yükü taşımaya da değmez. Bunu insanın vicdanı bilir; çünkü başka birçok şey bir süre oyalar, fakat içi doyurmaz.

DERT: YIKAN DEĞİL AYAĞA KALDIRANDIR

Tam da burada “dert” kavramı yerini bulur; çünkü doğru yöne yönelmiş bir kalp, yükten kaçmaz, yükle anlam kazanır.

“Dert” kelimesi çoğu zaman hüzünle birlikte anılır; elem, keder, gam ile sınırlı sanılır. Oysa dert, insanı yere çökerten değil, yerinden kaldıran bir hâldir. Dertlenmek, ağırlığın farkına varmak ve o ağırlığı taşımayı kabul etmektir. Rahatı merkeze alan bir kalbin değil, yük altına girmeyi göze alan bir yüreğin hâlidir bu. Yükten kaçan hafifler gibi olur belki; ama istikametini de kaybeder.

İnsanı büyüten şey, yükten kurtulmak değil; taşımaya değer bir yükle yürümektir. Bu yürüyüşte yorulmak kaçınılmazdır; ama insan bazı yorgunlukların ruhu diri tuttuğunu da görür.

İNSANIN KIYMETİ ARADIĞI ŞEYLE ÖLÇÜLÜR

Bir insanın kıymeti ölçülmek istense, neyi dert edindiğine ve neye rağbet ettiğine bakılır. Arayışın kendisi kadar, arananın ne olduğu da belirleyicidir. Neyi arıyorsak, farkında olmadan ona dönüşürüz. Gönlün rağbet ettiği şey, insanın iç ağırlığını da istikametini de tayin eder. 

Mevlâna bu hakikati çarpıcı bir dille dile getirir:

“Kişinin değeri nedir?
— Aradığı şeydir!
Eğer sen can konağını arıyorsan bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan sen bir ekmeksin.
Bu gizli bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen anlarsın ki
Aradığın ancak sensin sen.
Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan anlarsın her şeyi;
Neyi arıyorsan sen osun.
Senin canın içinde bir can var, o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.” (Rubailer, 205)

Peki biz neyin peşindeyiz?

Kimi zaman bir makamın, bir alkışın, geçici bir hevesin…

Kimi zaman da içimizde sönmeyen o cevheri bulup onu işleme gayretinin…

Hazretin işaret ettiği gibi, asıl arayış dışarıda değil, insanın kendi derununda başlar. Arayış sıradan bir yöneliş olmaktan çıkar; bir derde dönüşür; çünkü içteki cevher kendiliğinden parlamaz, onu parlatan önce dert, sonra da gayrettir.

Dertsiz bir gayret, ruhsuz bir hareket gibidir; sönük kalır. İşte bu dert, insanı yalnızca iç dünyasında tutmaz; onu bir çağrının muhatabı hâline getirir. Arayış, dertle derinleştiğinde artık cevap vermeyi, yüklenmeyi ve sorumluluk almayı talep eder. İnsan burada kendini sınar: Sadece konuşmak mı, yoksa bir adım atmak mı?

TEKLİF ÇAĞIRIR, KÜLFET SINAR, MÜKELLEFİYET İSE İNSANI AYAKTA TUTAR

İnsan olmak, haddizatında İslâm nimetine muhatap kılınmak; Allah’ın emrettiği gibi yaşamayı, yasaklarından sakınarak yürümeyi kabul etmektir. Bu sorumluluk Kerim Kitabımızda şöyle ifade edilir:

“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korktular; onu insan yüklendi.” (Ahzâb, 72)

Göklerin, yerin ve dağların taşımaya cesaret edemediği bu emanet, insanın omuzlandığı sorumluluğun büyüklüğünü haber verir. Mükellef olmak; bu nimetin gereği olarak emri yerine getirmeyi, nefsin ağır bulduğu hâllere rağmen istikamette kalmayı göze almaktır. İnsanın gönlü bazen daralır; ama daraldığı yer, çoğu zaman sorumluluğun başladığı yerdir.

Teklif, kulağa hafif bir çağrı gibi gelir; bir davet, bir yöneliş… Ama her teklif, beraberinde bir külfet taşır. Kabul edilen her çağrı, omza konan bir ağırlığa dönüşür. İnsan teklif karşısında yalnızca “isterim” demez; aynı zamanda “taşırım” demiş olur; buradan mükellefiyet doğar: yüklenilmiş bir çağrının sorumluluğu.

Aynı hakikat başka bir yoldan yük kelimesiyle görünür. Yük, önce fark edilir. Ağırlığı hissedilir. Sonra o yük, kaçınılmaz biçimde yükümlülüğe dönüşür. Yükü gören ama yükümlülük almayan, bir süre sonra ya sırtını döner ya da başkasına havale eder. Oysa yükümlülük, yükün bilince varmış hâlidir; artık insan, taşıdığını bilerek taşır.

Teklif ile yük, külfet ile sorumluluk aynı çizgide buluşur. Teklif, insanı çağırır; yük, insanı sınar; yükümlülük ise insanı inşa eder. Kabul edilen her ilahî çağrı, nefse ağır gelir belki; ama ruha istikamet kazandırır. Külfetten kaçan hafifler gibi olur; fakat yürüyüşü yarım kalır. Yüklenen yorulur; ama yol alır.

Mükellefiyet tam da buradadır: Yükün farkında olarak taşınması. Ne isyan ederek bırakmak ne de fark etmeden sürüklenmek… Bilerek yüklenmek. İnsan, bilerek taşıdığı yükle insan olur.

ACZ İLE AZAMET ARASINDA İNSAN

İman nimeti zahmetsiz bir ayrıcalık değil; sabır isteyen, direnç isteyen, nefse ağır gelen bir yürüyüştür. Emanete namzet görülmenin bedeli budur; fakat bu bedel, insanı küçülten değil, insanı insan kılan bir bedeldir.

Üstad’ın ifadesiyle insan, tam da bu gerilimin adıdır:

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş’a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

İnsan, acziyle azameti aynı anda taşıyan varlıktır. Kelebek kadar narin, Kafdağı kadar yüklü… Zerre kadar küçük, Arş’a muhatap olacak kadar büyük. Dert dediğimiz şey, bu zıtlığın bilince dönüşmüş hâlidir. O bilinç bir kez içe düştü mü, hayat “idare etmek”ten çıkar; sıradan yaşamak imkansız hâle gelir, insan, yükün çağrısına cevap vermek ister.

DERTTEN DAVAYA

Kaygı da bu noktada anlamını bulur. Kaygı, yüzünü bir şeye dönmektir; ona ihtimam göstermektir. İlgilenilen şey, zamanla insana yük olur. Fakat bu her zaman kötü değildir. Taşınmayan yük sorumluluk üretmez. Kaygısızlık çoğu zaman huzur sanılır; hâlbuki çoğu kez yük almaktan kaçışın adıdır. İnsan, yük almadan olgunlaşmaz; çünkü olgunluk, ağırlıkla terbiye olur.

Bu yürüyüşte dert, zamanla davaya dönüşür. Dava, yükü ağırlaştırır ama anlamlandırır. Omuzda taşınan şey artık rastgele değildir; bilinçli bir yükleniştir. Sevda ise bu yükü katlanılır kılan kalbî bağdır. Sevda varsa yük taşınır olur; dava varsa yük paylaşılır.

Sabır, yükü görmezden gelmek değil; onu düşürmeden yürüyebilmektir.

MESELE: YÜKÜN KİME VE NEREYE TAŞINDIĞI

Dert, kaygı, sevda ve dava aynı çizgide buluşur. Hepsi insanı “bana ne” rahatlığından çıkarır; çünkü “bana ne” demek, yükten kaçmaktır. Oysa hayat, yalnızca yaşanacak bir alan değil; yüklenilecek bir imtihandır. İçimizdeki cevher, yük altına girmeden parlamaz. Ateş yakar ama arındırır. Dert, o ateştir.

Ne var ki her yük insanı büyütmez. Sadece nefsin etrafında dönen dertler, insanı içe kapatır. Hakikate bağlanan dert ise yükümlülüğe dönüşür. Kaygı, sonucu kontrol etmeye çalışır; dava ise yükü alır, neticeyi teslim eder. Biri kalbi sıkar, diğeri kalbi genişletir. İnsan tam burada ayrımı anlar: Hangisi yoruyor, hangisi olgunlaştırıyor?

Bu yürüyüşün nihai istikameti Üstad’ın dizelerinde billurlaşır:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuz’a varmak…

İşte mesele budur. Yan meseleler değil, oyalayıcı yükler değil… Asıl mesele, yükü kimin için ve nereye taşıdığını bilmektir. Sonsuz’a varmayan bir yürüyüş, ne kadar hızlı olursa olsun, yoldan sayılmaz.

SORU’DAN SORUN’A, SORUMLULUKTAN GAYRETE

Dilimizin bize öğrettiği ince bir hakikat daha vardır: Mesuliyet, meseleyle; mesele, sualle akrabadır. İnsan, durup dururken mesul olmaz. Önce içinde bir sual belirir. O sual derinleşir, meseleye dönüşür. Mesele büyüdükçe insanın rahatını bozar; artık kenarda durmak mümkün değildir. İşte o noktada mesuliyet doğar; yani mesuliyet, yüklenen bir görevden önce, sorulmuş bir sualin devamıdır.

Sorumlulukta da yol aynıdır. Sormak; aramak, peşinden gitmek demektir ve soru insanı uyandırır. Sorun, insanı oyalanamaz hâle getirir. Sorumluluk ise artık yük almaktan kaçamayacağını bildirir. Soru soran, yalnızca merak etmiş olmaz; aynı zamanda bir ağırlığı sırtlanmaya yaklaşır. Sorunu gören, seyirci kalamaz. Sorumluluk alan ise artık geri dönemeyeceğini bilir. İnsan burada kendine dürüst olmayı öğrenir: Görüp geçmek mi, görüp yüklenmek mi?

Mesuliyet, dışarıdan verilen bir yük değildir; içeride büyüyen bir meselenin tabiî neticesidir. İnsan neye soru sormuşsa, neyi mesele edinmişse onun mesuliyetini taşır.

Sorusu olmayanın meselesi olmaz; meselesi olmayanın da mesuliyeti doğmaz. Aynı şekilde sorumluluk da, başkasının dayattığı bir zorunluktan ziyade, insanın gördüğü soruna verdiği iç cevaptır.

Dilimizin iki kanadı burada aynı yere çıkar:
Arapçada sual–mesele–mesuliyet,
Türkçede soru–sorun–sorumluluk

aynı yürüyüşün farklı adlarıdır.

İnsan, sorduğu kadar öğrenir; mesele edindiği kadar yola koyulur; sorumluluk üstlendiği kadar büyür. Gayret ise bu sürecin yürüyüşe dönüşmüş hâlidir.

KADER GAYRETE ÂŞIKTIR: SA’Y Ü GAYRETİN İMANÎ ÖLÇÜSÜ

Gerçek bir meselesi olan insan için kader, hareketsizliğe sığınma bahanesi sayılmaz. Kader, insan iradesini, emeğini ve tercihlerini anlamlı kılan bir imtihan çerçevesidir. Bu çerçevede var olmak, bekleyişle sınırlı kalmaz; adım atmayı, emek vermeyi, sebeplere sarılmayı ister. Geleneğin diline yerleşen o cümle boşuna dolaşmaz: “Kader, gayrete âşıktır.”

“Sa’y ü gayret” diğer bir ifadeyle “cehd-ü gayret” yalnızca koşturmak, yoğun çalışmak mânasına gelmez. Asıl olan, doğru bir istikamette, sahih bir niyetle ve ahlâkla yoğrulmuş bir yöntemle çabalamaktır. Yönünü yitirmiş bir koşu insanı yorar; istikametini bulmuş bir gayret ise insanı hakikate yaklaştırır. Gayret, hakikate yaklaştırdığı kadar kıymet kazanır.

Mesuliyet şuuruyla taşınmayan çaba savrulur. Mesuliyet, gayreti benlik hırsından ayırır, onu kulluk bilincine taşır. İnsan elinden geleni sonuna kadar yapar, üzerine düşeni ihmal etmez; neticeyi Cenab-ı Hakk’a havale eder. Kaderin arkasına saklanmak da bu dengeye sığmaz, başarıyı bütünüyle kendinden bilmek de. Bu denge korununca yorgunluk tükenişe dönmez; kalp diri kalır.

Geleneğimiz, tembelliği kader perdesiyle örten anlayışı sertçe eleştirir; Mehmed Âkif’in mısraları bu noktada bir uyarı çanı gibi çalar:

“O ihtişâmı elinden niçin bıraktın da, 
Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında? 

‘Kadermiş!’ Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:
Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.
Talep nasılsa, tabiî, netice öyle çıkar,
Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?
‘Çalış!’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!
Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,
Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!”

Âkif’in itirazı, tevekkülün çalışmanın yerine geçen bir gevşeklik olmadığını haykırır; çalışmadan sonra gelen teslimiyeti gösterir. Kur’ân-ı Kerim de ölçüyü berrak biçimde koyar:

“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışmasının neticesi de ileride görülecektir.” (Necm, 39-40)

Bu ilahî beyan, herkesin kendi amelinden sorumlu olduğunu bildirir. Kimse başkasının yükünü taşımaz; kimse emek vermediği bir semerenin sahibi olmaz. Rahmet kapısı ise bu hesabın üstünde durur; çünkü Allah’ın rahmeti kulun kazancının çok ötesine taşar. Kul çabalar, elinden geleni yapar; Allah dilediğine hesapsız lütuf ve bereket verir.

İmanî denge burada kurulur; cümle cümle yerli yerine oturur:

Gayret kuldandır; yapması gerekeni yapar.
Adalet Allah’tandır; emeğinin karşılığını verir.
Lütuf rahmettendir; hak edişi aşan ikramdır.

Bu bilinç insanı tembelliğe sürüklemez, gurura da teslim etmez. Gayret canlı kalır, kalp ümide açık durur. Sa’y ü gayret bu anlamıyla insanın iç disiplinidir: başladığı işi bitirme azmidir; zorluk karşısında dağılmama, yük altında sabretme erdemidir. Kimi ilmiyle, kimi malıyla, kimi duasıyla, kimi de emeğiyle bu gayreti ortaya koyar. Şekil değişir, öz aynı çizgide kalır: Elinden gelenin en iyisini yapmak.

Nihayetinde kaderle imtihanda belirleyici olan başa gelenler değildir; başa gelenler karşısında sergilenen tavırdır. Dert uyandırır, gayret ayağa kaldırır, mesuliyet yürüyüşü sürdürür. Bu üçü bir araya geldiğinde insan edilgen bir figüran gibi duramaz; hayatın sorumluluğunu üstlenen, Hakk’ın yanında duran diri bir kişiliğe dönüşür. 

DERTTEN GAYRETE: ISTIRABIN TERBİYESİ

İnsanı olgunlaştıran şey, başına gelenlerden ziyade, başına gelenlerle kurduğu ilişkidir. Dert doğru okunduğunda insanı daraltmaz, genişletir. Istırap hakikate bağlandığında yarayı derinleştirmez, terbiyeye kapı aralar. Istırap, insanın iç dünyasında meydana gelen bir sarsıntıdır; alışkanlıklarla sorumluluğun, konforla hakikatin, kaçışla yüzleşmenin çarpıştığı bir eşik gibidir. Bu çarpışma, kalbi uyanışa sevk etmeye yönelir.

Kerim Kitabımız bu sarsıntıyı “imtihan” kelimesiyle adlandırır. Zahmet ve zorluk anlamındaki mihnet köküne yaslanan imtihan, yalnız dış şartlarla sınanmayı aşan bir derinliğe sahiptir; içteki yönelişlerin, eğilimlerin ve niyetlerin açığa çıkışını ifade eder. Kur’ân-ı Kerim aynı hakikati “fitne” kelimesiyle de anlatır. Fitne, köken itibarıyla altın ve gümüş gibi değerli madenlerin saflığını ortaya çıkarmak için ateşte eritilmesini ifade eder. Yani fitne, bozmak için değil; ayrıştırmak, arıtmak ve hakikati görünür kılmak için gerçekleşen bir süreci anlatır.

Bu iki kavram birlikte düşünüldüğünde imtihanın mahiyeti daha da berraklaşır. İmtihan, insanı ateşe atan bir ceza gibi tecelli etmez; fitne ise o ateşte hakikatin tortudan ayrılmasını sağlar. Kalpte ne varsa, baskı altında billurlaşır. “İnsanlar, ‘inandık’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?” (Ankebût, 2) ayet-i kerimesi, bu ayrıştırıcı sürecin neden hayatın merkezinde yer aldığını haber verir. İmtihan, saklı olanı açığa çıkarır; fitne ise saf olanla bulanık olanı birbirinden ayırır.

Istırap yaşayan insanın önünde iki istikamet belirir: şikâyete tutunmak ya da arınarak yürümek. Kur’ân-ı Kerim bu ayrımı sabır–şükür dengesiyle kurar. Sabır, acıyı bastırmak anlamına gelmez; onu anlamlı bir yürüyüşe bağlar. Şükür, yalnız rahat zamanlara mahsus bir hâl sayılmaz; imtihanın içindeki hikmeti fark edebilme yetisini ifade eder.

“Andolsun, sizi biraz korku, açlık, mallardan ve canlardan eksiltme ile imtihan edeceğiz.” (Bakara, 155). Bu eksilme insanı azaltmaya değil, arıtmaya yönelir.

Dert, imtihan bilinciyle taşındığında ve tezkiye ile yoğrulduğunda insanı dönüştüren bir güce dönüşür. 

Niyaz-ı Mısrî’nin asırlar önce dile getirdiği de aynı hakikate işaret eder:

“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş
Bürhan sorardım aslıma, aslım bana bürhan imiş.”

Istırap, içteki dağınıklığı toparlayan sert ama öğretici bir temas gibidir. Kalbi inceltir, bakışı derinleştirir, yük alma cesaretini büyütür.

Böyle bakıldığında ıstırap, gelişi güzel yaşanan bir sarsıntı olmaktan çıkar; arındırıcı bir temas, tezkiyeye çağıran bir eşik hâline gelir. Ateş altını yakmaz; onu saflaştırır. İmtihan da insanı tüketmek için gelmez; insanın özünü ortaya koymak için hayatın içine yerleşir.

Istırap bu sebeple gelişigüzel yaşanmaz; ölçüyle tecelli eder. Kur’ân-ı Kerim, insanın taşıyabileceği kadar bir yükle karşı karşıya kaldığını bildirir: “Allah hiçbir nefse gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara, 286). Yaşanan sarsıntı yıkıma değil, ayıklanmaya yönelir. Ham olanla sahih olan bu süreçte ayrışır. Bu noktada tezkiye devreye girer. Tezkiye, arınmanın ötesinde olgunlaşmayı ifade eder. Acının içinden geçerek temizlenmek, yükün altında kalarak hafiflemektir. Ayet-i kerime bu hakikati açık bir dille ortaya koyar: “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9). Istırap, imtihan bilinciyle taşındığında insanı tezkiyeye taşır. 

Merhum Aliya İzzetbegoviç’in “Davalar acılar içinde doğar, refah içinde ölür.” sözü, bu hattın tarih içindeki karşılığını gösterir. Refah konforu büyütür, sorumluluk hissini zayıflatır. Istırap insanı sarsar, uykusunu böler, ayağa kaldırır. İmtihanın ateşi sönük kaldığında tezkiye eksik kalır; tezkiye eksik kaldığında gayret zayıflar.

Istırapla terbiye olan gönül aceleci davranmaz; ölçüyü öğrenir, sabır kazanır, başkasının yükünü hafifletmenin değerini idrak eder. Kendi içindeki sarsıntıyı anlamlandırabilen insan, başkasının acısına kayıtsız kalamaz. Böylece ıstırap, şahsî bir sınav çerçevesinden çıkar, sorumluluğa açılan bir kapıya dönüşür.

Dertten ve ıstıraptan doğan gayret, gösteriş üretmez, fayda üretir. Alkışa yönelmez, rızaya talip olur. Bu gayret, nefsin hırsıyla beslenmez; tezkiyeden geçmiş bir kalbin hassasiyetiyle büyür. 

DERTSİZ OLAN DENSİZ OLUR

İnsan dertle olgunlaşır, dertsizlikle gevşer. Gönül bir yük taşımıyorsa zamanla hassasiyetini kaybeder. Her şey yerli yerinde göründüğünde hayat pürüzsüz aktığında ve hiçbir şey insanı rahatsız etmediğinde kalp uyanıklığını yavaş yavaş yitirir. Rehavet tam da burada başlar. Dışarıdan bakıldığında sükûnet gibi duran bu hâl, içeride ölçünün kaybolduğu sessiz bir çözülmeye işaret eder.

“Densiz” kelimesi tam da bu hâli anlatır. Kökeninde teŋ vardır; yani denge, uygunluk, yerli yerindelik. Densiz ise, bu dengenin bozulmuş hâlidir. Derdi olmayan kalp, neye ne kadar üzülmesi gerektiğini de ayarlayamaz. Hangi sözün nerede söyleneceğini, hangi suskunluğun nerede korunacağını tartamaz. Münasebet duygusu zayıflar; hâller, sözler ve tavırlar yerinden oynamaya başlar.

Dertsizlik insanı konforun içine yerleştirir. Konfor dikkati gevşetir, gevşeyen dikkat muhasebeyi zayıflatır. Muhasebe zayıfladığında kalp, uyarı sinyallerini duyamaz hâle gelir. Bu noktada insan, yalnız kötülüğe değil, uygunsuzluğa da açık hâle gelir. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını, neyin ağır, neyin hafif olduğunu ayırt etmek güçleşir.

Dertsizliğin bir başka neticesi de yalnızlaşmadır. Kişi kendi rahatını merkeze aldığında başkasının yükü görünmez olur. Gayret şahsî hedeflerle sınırlanır. Gönül, kendini korumaya kapanır; başkası için açılmaz. Böyle bir hâlde insan, kalabalıklar içinde bile ölçüsüz ve yalnız kalır.

Dert kaybolduğunda kalp uyur, kalp uyuduğunda akıl mazeret üretir, mazeret çoğaldığında vicdan geri çekilir. “Dertsiz olan densiz olur” sözü tam da buraya oturur; zira dert, insanı dengeye çağırır. Hangi söze ne kadar yer açacağını, hangi yükü ne kadar taşıyacağını öğretir. Dert, insanın iç ölçüsünü diri tutar, o ölçü kaybolduğunda ise densizlik başlar.

DERT VE GAYRETİ YÜREKLERE TAŞIMAK 

Dert ve gayret, öğretilen kavramlar olarak kalmaz, kazandırılan hâllerdir. İnsan bir şeyle dertlenmeyi kitaplardan öğrenmez. Dert temasla doğar, gayret ise bu temasın sorumluluğa dönüşmesiyle ortaya çıkar. Dert ve gayret terbiyesi bu yüzden anlatının ötesine geçer, hayatın içine yerleştirilmiş bir eğitimi gerektirir.

Bu terbiyenin ilk durağı evdir. Ev, çocuğun hayata hangi gözle bakacağını öğrendiği yerdir. Bir çocuk, büyüklerinin neyle dertlendiğini izleyerek yönünü bulur. Evde konuşulan meseleler, edilen dualar, tepki verilen haksızlıklar çocuğun zihin haritasını sessizce şekillendirir. Her şey “bize dokunmadığı sürece mesele sayılmaz” anlayışıyla karşılanırsa çocuk da dertsizliği normal görerek büyür.

Dert evde başlar: bir yakının sıkıntısına kulak vermekle, bir haksızlık karşısında sessiz kalmamayı öğrenmekle, başkasının yükünü fark etmekle… Çocuk, büyüklerinin rahatı aşan bir sorumluluk taşıdığını gördüğünde hayatın yalnız konfor için yaşanmadığını idrak eder. Böyle bir evde yetişen çocuk derdi bir yük gibi taşımaz; insan olmanın tabii bir sonucu gibi görür.

Gayret evde model alınarak kazanılır. Gayret nasihatle aktarılmaz, hareketle bulaşır. Söz verip yerine getiren, başladığı işi yarım bırakmayan, zorlandığında vazgeçmeyen bir duruş; çocuğa gayreti anlatmadan öğretir. Evde sorunlar ertelenmiyor, sorumluluklar başkasına havale edilmiyorsa çocuk gayretin hayata tutunma biçimi olduğunu öğrenir.

Okul, bu bilincin genişlediği ikinci ana mekândır. Okul yalnızca bilgi aktarılan bir yer olmaz; derdin ve gayretin sınandığı bir sosyal alan hâline gelir. Burada belirleyici olan müfredattan çok şahsiyetlerdir. Öğrenci, öğretmenin hangi meselelerde hassaslaştığını, hangi durumlarda geri durmadığını, hangi zorluklarda sebat ettiğini dikkatle izler.

Dert taşıyan bir öğretmen öğrencisine “mesele edinmeyi” öğretir. Gayret eden bir öğretmen öğrencisine “yarım bırakmamayı” gösterir. Hata karşısında vazgeçmeyen, zorluk karşısında sorumluluğu artıran bir duruş; öğrencinin zihninde gayreti kalıcı hâle getirir. Böyle bir ortamda yetişen genç derdi başkasına ait sanmaz, gayreti başkasından beklemez.

Dert–gayret terbiyesi küçük ama sürekliliği olan alıştırmalarla güçlenir: bir işi sonuna kadar takip etmek, başkasının yüküne omuz vermek, sessizce yapılan faydalı işler, gönüllü sorumluluklar… Bu tecrübeler genci “seyirci” konumundan çıkarır; şahit ve sorumlu bir kişiliğe taşır. Genç, böylece yalnız konuşan biri olmayı bırakır, yapan biri olmayı öğrenir.

Bu terbiyenin nihai hedefi rahatını merkeze alan insanlar yetiştirmek olamaz. Hedef; rahatsız olabilen, yerinde duramayan, iyilik için koşturan erdemli insanlar yetiştirmektir.

Bizim meselemiz, dert ve gayretin değerini bilmekle sınırlı kalmıyor; dert taşımayı göze alan, gayreti hayat tarzı hâline getiren bir nesli evde, okulda, cemiyet çalışmalarında şuurlu bir şekilde yetiştirebilmek anlam kazanıyor; zira yarınlarımız, bugün kimin neyle dertlendiğine ve ne uğruna gayret ettiğine göre şekillenecektir.

BİRLİK VE SORUMLULUK: “BİZ” ŞUURU: YÜKÜ HAFİFLETEN MAYA

Dert, yalnız kişinin iç dünyasında kaldığında bir hassasiyet olarak varlığını sürdürür; paylaşıldığında sorumluluğa dönüşür. Hakiki dönüşüm, derdin fertlerde olgunlaşıp birlikte taşınmasıyla başlar; büyük yükler tek omuzda taşınmaz, anlamlı yürüyüşler birlikte atılan adımlarla mümkün olur.

Birlik, aynı yerde bulunmakla sınırlı kalmaz. Birlik; aynı kaygıyı taşımak, aynı istikamete yönelmek, aynı iyilik için gayret göstermek demektir. Şahsiyette kök salan dert ortak bir bilinçle buluştuğunda toplum ölçeğinde karşılık bulur. Dert o anda kişisel bir hassasiyet olmaktan çıkar, cemiyeti onaran bir güce dönüşür.

Birlik şuurunun mayası “biz” bilincidir. Bu bilinç sorumluluğu yayar; yükü hafifletir; gayreti bereketlendirir. Birlik içinde yapılan iş, tekil çabalara kıyasla daha kalıcı izler bırakır. Duaların birlikte yükselmesi, saf tutulan ibadetler, ortak iyilik hamleleri; kalpleri aynı hedefte buluşturur. Bu buluşma hürmeti inceltir, merhameti genişletir, gayreti diri tutar. Kalbin sıcaklığı tek başına taşındığında tükenebilir; birlikte taşındığında çoğalır.

Sorumluluk, başkasının derdine kayıtsız kalmamayı gerektirir. Mazlumun yükünü hafifletmek, iyiliği çoğaltmak için adım atmak; bu sorumluluğun doğal tezahürleridir. Dert, başkasının yüküne değdiğinde anlam kazanır. Gayret, başkasının yolunu kolaylaştırdığında bereketlenir.

BİRLİK, AHLAKİ MUHASEBE ALANIDIR

Birlik aynı zamanda ahlâki bir muhasebe alanıdır. Ortak yürüyüşte herkes kendi payını görür; eksiklerini fark eder; fazlalıklarını törpüler. Bu karşılıklı uyanıklık yapıyı diri tutar. Dert şahsiyette yoğruldukça derinleşir; birlikte taşındıkça genişler. Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin kapısını böyle aralar.

Toplumsal hareketler akıl, gönül ve eylem birlikteliğiyle güç kazanır. İlim yönü berraklaştırır, irfan derinlik kazandırır, salih amel istikameti somutlaştırır. Bu üçlü birlik yalnızlığı aşar, dayanışmayı kalıcı hâle getirir. Ortak sorumluluk bilinci kişileri edilgenlikten çıkarır; yapan, üreten, onaran bir özne hâline taşır.

Birlik ve sorumluluk, erdemlerin sınandığı alandır. Hürmet birlikteyken sınırlarını bulur, merhamet birlikteyken süreklilik kazanır, gayret birlikteyken tükenmez. Şahsiyette başlayan bu ahlak topluma taşındığında medeniyet iddiasına dönüşür.

MÜ’MİN KARDEŞLİĞİ: DERDİ PAYLAŞMAK, YÜKÜ ÜSTLENMEK

İman yalnızca inanmakla sınırlı kalmaz, bağlanmaktır. Büyük İslam ailesinin bir ferdi olarak mümin, kendisiyle sınırlı bir hayat yaşamaz, gönlünü kardeşinin hâline kapalı tutamaz. İman insanı tek başına bırakmaz, onu bir bedenin parçası hâline getirir.

Peygamber Efendimiz bu hakikati güçlü bir benzetmeyle anlatır:

“Müminler birbirini sevmekte, birbirine acımakta, birbirini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvları da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa dûçâr olur.” (Buhârî, Edeb, 27)

Bu benzetme kardeşliği duygusal bir yakınlıktan çıkarıp organik bir sorumluluğa taşır. Bir uzvun acısı bütün bedeni etkiler. Acının başkasına ait olması ilgiyi ortadan kaldırmaz. Mümin, kardeşinin derdiyle temas ettiğinde “bana ne” diyemez, o dert artık bedenin derdidir.

İslam ahlakında dertlenmek bir tercih gibi durmaz, imanın tabiî sonucudur. Efendimizin uyarısı son derece açıktır:

“Müminlerin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir.” (Hâkim, IV, 352; Heysemî, I, 87)

Bu ifade kardeşlik hukukunu net çizer. Kardeşinin acısına kayıtsız kalan bir kalp, iman iddiasını gözden geçirmekle karşı karşıyadır; burada söz konusu olan empatiyle sınırlı kalmaz, yük alma iradesidir. Kardeşinin derdiyle dertlenmek, onun yükünü omuzlamaya talip olmaktır.

Bu sorumluluk yalnız büyük felaket anlarında görünür hâle gelmez. Günlük hayatta fark edilen küçük kırgınlıklar, sessiz yoksunluklar, görünmeyen yalnızlıklar da bu kapsamın içindedir. Mümin, kardeşinin hâlini gözetirken ölçüyü de kaçırmaz; hürmetle yaklaşır, merhametle taşır, gayretle çözüm arar.

Dert bu noktada insanı yoran bir yük olmaktan çıkar, birleştiren bir bağa dönüşür.

Paylaşılan dert hafifler, taşınan yük bereketlenir. Böylece kardeşlik söylemde kalan bir ideal gibi durmaz, hayatta karşılığı olan bir ahlak hâline gelir. Başkasının acısına açılan gönül katılaşmaz, kararmaya yüz tutmaz.

GÖNÜLLERE DOKUNMAK: BİR ÂDEM, BİR ÂLEM

İyilik bazen büyük adımlar ister, bazen sessiz bir dokunuş yeter. Her şey bir insanda başlar; her bir âdem, bir âlemdir çünkü. Bir gönül kazanmak koskoca bir dünyayı ihya etmektir. Hakiki fetih, şehirlerin kapılarından önce gönüllerin kapılarında gerçekleşir.
Ayet-i kerime bu hakikati çarpıcı bir ölçüyle bildirir:

“Kim bir canı diriltirse bütün insanları diriltmiş gibi olur; kim de bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Mâide, 32)

İlahi terazi, insanın değerini sayılarla değil, anlamla ölçer. Bir insanın dirilişi zincirleme bir diriliştir. Bir insanın kaybı, bütün bir imkânın yitirilmesidir.

İslam’ın fetih ideali kılıçtan önce kalbe yönelir. Fetih; ikna etmektir, incitmeden çağırmaktır, zorlamadan sevdirmektir. Bir gönlü kazanmak, bir kapıyı zorla açmaktan daha derin, daha kalıcı bir zaferdir; gönülden yapılan her çağrı yankısını uzun vadede bulur.

Peygamber Efendimiz bu idealin değerini şöyle ifade eder:

“Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhârî, 7/3468)

Hadis-i şerif ölçüyü netleştirir. En kıymetli servetler, en büyük ganimetler bile bir gönlün dirilişiyle kıyaslandığında ikinci planda kalır; mal tükenir, makam değişir, hidayetle dirilen bir gönül ise hem kendini hem başkalarını ihya eder.

Gönüllere dokunmak, nasihat yağmuruna tutmak anlamına gelmez. Dinlemekle başlar. Hâl sormakla, yük paylaşmakla, incinmiş bir kalbin yanında sessizce durabilmekle olgunlaşır. Bazen bir tebessüm, bazen vaktinde söylenmiş bir söz, bazen de hiç söylenmeyip omuzlanan bir derttir bu dokunuş.

İyilik çoğu zaman görünmeden ilerler. Alkış beklemez, kayıt tutmaz, ilan edilmez; iz bırakır. Gönle düşen her iyilik tohumu, zamanı geldiğinde başka gönüllerde filizlenir. Sadaka-i câriyenin en derin hâli budur: insandan insana akan iyilik.

Bir insanın gönlüne dokunabilen, aslında bir medeniyet inşa eder; çünkü medeniyet, insanla yükselir. İnsan kazanılmadan kurulan her yapı eksik kalır. Gönül ihmal edildiğinde en parlak projeler bile ruhsuzlaşır.

Sonunda mesele şuraya varır:

Bir kişiyi kazanmak dünyayı kurtarmak iddiası değil, dünyayı kurtaracak yolu açık tutmak demektir. 

MAZLUMİYET, GAZZE VE KÜRESEL SORUMLULUK: ÜMMET OLMA İMTİHANI

Mazlumiyet coğrafya tanımaz. Acı pasaport sormaz. Bir çocuğun gözyaşı hangi toprakta aktığına bakılmaksızın aynı yakıcılığa sahiptir, gözyaşının rengi olmaz. İnsan çoğu zaman uzağı “uzak” sandığı için yükten azade olduğunu zanneder ve fakat iman, mesafeleri iptal eder, ümmet bilinci sınırları aşan bir sorumluluk şuurudur.

Bugün bu şuurun en ağır imtihanlarından biridir Gazze. Orada yıkılan yalnız evler değildir; yarım kalan çocukluklar, anasız kalan bebekler, evladını kucağında toprağa veren anneler vardır. Bombaların altında can veren masumlar kadar, o çığlıkları duya duya susan dünyanın vicdanı da can vermektedir.

Bir şehir yanarken dünyanın geri kalanı gündelik hayatına devam edebiliyorsa mesele artık savaşın kendisi olmaktan çıkar; insanlığın ölümüne dönüşür. Gazze’de yalnız bedenler toprağa düşmüyor; umutlar vuruluyor, merhamet hedef alınıyor, adaletin nefesi kesiliyor.

Gazze, bugün bir coğrafyanın adı olmaktan çoktan çıktı. Bir çocuğun son bakışı, bir babanın yarım kalan duası, bir annenin susarak feryat eden kalbi oldu. Terk edilmişliğin, sahipsizliğin ve mazlumiyetin adı hâline geldi ve her can toprağa düştüğünde insanlık biraz daha eksiliyor.

Mümin, Gazze’yi yalnız haber bültenlerinden izleyen bir seyirci konumunda duramaz. Istırap duyulup geçilecek bir şey olarak kalamaz, onu taşımak gerekir, mazlumun derdiyle dertlenmek, iman ahlakının asgari şartıdır. 

Küresel ölçekte bakıldığında Filistin’den Doğu Türkistan’a, Arakan’dan Afrika’ya, savaşlardan yoksulluğa, göç yollarından yetim kamplarına uzanan geniş bir acı haritası vardır. Bu harita, mümin için bir sorumluluk atlasıdır. Hangi noktada bir zulüm varsa orası kalbin pusulasında işaretlidir.

Bu sorumluluk, herkesten bir şeyler yapmasını ister. Duasıyla, infakıyla, boykotuyla, sözüyle, eylemiyle… Sessiz kalmamak, normalleşmemek, alışmamak… Zulmün en çok sevdiği şey unutulmaktır, bu yönüyle de hatırlamak direniştir.

Ümmet bilinci yalnız acıyı paylaşmakla sınırlı kalmaz; adalet talebini diri tutmayı da içerir. Mazlumun yanında durmak, zalime benzememeyi gerektirir. Hürmet burada adaletle birleşir; merhamet ilkelerden kopmaz. Tepki verirken ölçüyü korumak, gayreti kulluk bilinciyle taşımak, hassas dengeyi ayakta tutar.

Gazze bize şunu hatırlatıyor: Dert yalnız içte hissedildiğinde tamamlanmıyor, bilakis hayatı etkilediğinde anlam kazanıyor. Alışverişlerde, tercihlerde, dualarda, çocuklara anlatılan hikâyelerde… Ümmet bilinci gündelik hayata sızmadıkça eksik kalıyor.
Dün Bosna, Çeçenistan; bugün Gazze, Suriye, Sudan, Doğu Türkistan yarın başka bir coğrafya… İmtihanın adı değişse de çağrısı aynı kalıyor:

Dertlenecek miyiz, yoksa seyredecek miyiz? İmanımız niteliği, bu soruya verilen cevapla belirleniyor. 

İ’LÂ-Yİ KELİMETULLAH UFKU

Bir derdi olan insan yalnız kendini onarmakla yetinmez, zamanla omzuna daha büyük bir sorumluluk alır. Bu sorumluluk, ferdî bir iyilik arayışını aşar, hakkın yeryüzünde ayakta tutulması davasına dönüşür. Geleneğimizde bu dönüşüm, i’lâ-yi kelimetullah kavramıyla karşılık bulur.

Osmanlı mefkûresinde din-ü devlet ve mülk-ü millet birlikte anılır; bu anlayışa göre dinin muhafazası devleti, devletin muhafazası ülkeyi, ülkenin muhafazası milleti ayakta tutar. Bu dörtlü yapıdan biri zedelendiğinde diğerleri de sarsılır. İ’lâ-yi kelimetullah, kişisel bir takva çağrısının ötesinde; cemiyeti ve istikameti koruma sorumluluğu; “Allah’ın sözü en yücedir.” (Tevbe,40) ilkesini tüm gönüllere taşıma ve fitnenin ortadan kaldırılıp tüm yeryüzüne hâkim kılma mücadelesidir. 

“Her kim Allah’ın kelimesi en yüksek olsun diye mücadele ederse, o Allah yolundadır.” (Buhârî, Cihâd, 15) Resul ölçüsünü gaye edinmek ve bu uğurda cehd-ü gayretle koşturmaktır.  

Bu mücadele; ölçüsüz bir sertliği, başıboş bir öfkeyi ya da savrulmuş bir aksiyonu taşımaz. İlahî ölçüler içinde hakkı savunmayı, adaleti ayakta tutmayı ve insanı korumayı esas alır. Böyle bir gayret dertten doğar, duayla beslenir, kulluk bilinciyle sınırlarını bilir.

DERT DUAYA, GAYRET KULLUĞA BAĞLANSIN

Her yürüyüşün bir menzili vardır. Dertle başlayan yol, gayretle derinleşir, dua ile istikamet kazanır. Dert, insanı uykusundan uyandırır. Gayret, yerinden kaldırır. Dua ise yürüyüşü kulluk bilincine bağlar. Bu bağ kurulduğunda atılan her adım anlam taşır, omuzlanan her yük berekete dönüşür.

Dert, yakınmaya hapsolduğunda insanı yorar. Gayret, yalnızca koşturmaya dönüştüğünde insanı tüketir. Dert duaya yöneldiğinde içten içe olgunlaşır; gayret kulluk şuuruna bağlandığında yol berraklaşır. İnsan elinden geleni ortaya koyar, neticeyi Allah’a emanet eder. Bu emanet ediş gevşeklik üretmez; aksine yürüyüşe vakar, kalbe sükûnet, işlere bereket kazandırır. Kerim Kitabımız bu kazancı şöyle haber verir:

“Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır. Allah her şey için bir ölçü koyar.” (Talâk, 3)

Derdi ve gayesi Hakk’ın rızası olanları Cenab-ı Hak gözetir, korur, muhafaza eder. Cehd ü gayretle yürüyenlerin önüne rızasını kazandıracak kapılar açar. Bildiğiyle amel edenlere bilmediklerini öğretir. Mazluma ve ihtiyaç sahibine el uzatanları yardımsız bırakmaz. Kötülükten sakınmayı, iyiliği çoğaltmayı dert edinenlere hiç ummadıkları yerlerden rızıklar ihsan eder.

Dertle beslenmeyen bir duruş yüzeyde kalır. Gayretle taşınmayan bir yük zamanla dağılır. Dertle yoğrulan, gayretle sürdürülen bir hayat ise sarsılsa da ayakta kalır; çünkü bu yürüyüş hevesle başlayan bir koşu gibi dağılmaz, niyetle derinleşen bir kulluk çizgisine yerleşir.

Asıl mesele; bu hakikati bilerek milleti, ümmeti ve bütün insanlığı dert edinen bir kalple yürüyebilmektir. Rahatı aşan bir sorumluluğu omuzlayabilmekte, başkasının yükünü hafifletmek için gayret gösterebilmekte anlam kazanır. Böyle bir yürüyüş insanı hakikat ordusunun safına yerleştirir.

Dert, dua olduğunda umut üretir.

Gayret, kulluk bilincine bağlandığında bereket doğurur ve insan hem kendini hem çevresini onaran bir istikamete kavuşur.

Son söz, yaşanılacak her günün ve atılacak her adımın duası olsun:

İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî.

Allah’ım! Maksadım Sen’sin; muradım yalnızca Senin rızandır.
Yolumu da, yükümü de, işimi de, kendimi de Sana emanet ediyorum.
Kalbime taşıyamayacağım bir yük verme;
Yüklendiğim işleri bana kolaylaştır,
Zor olanı rahmetinle aşılır kıl.
Adımlarımı ihlas dolu bir niyetle sağlamlaştır,
Çabalarımı rahmetinle ve lütfunla bereketlendir.
Gönlüme ferahlık ihsan eyle.
Konuştuğumda sözümü tesirli kıl,
Susmam gerektiğinde hâlimi anlaşılır eyle.
Tevfikini bana yâr et,
Kalbimi Sana ve sevdiklerine bağla,
Adımlarımı rızana denk düşür.
Beni dertsizliğin gafletinden,
gayretsizliğin rehavetinden muhafaza eyle.
Yanıldığımda bana dönmeyi öğret,
Yorulduğumda Sana yaslanmayı hatırlat.
Beni, yalnız kendi yükünü değil,
Başkasının yükünü hafifletmeyi de dert edinenlerden eyle.
Duamı kuru bir sözde bırakma,
Gayretimi neticesiz bir koşuya çevirme.
Her işimin sonunda ve ömrümün hitamında
Yüz aklığıyla şöyle diyebilmeyi nasip eyle:

“Elimden geleni yaptım, gerisini Sana bıraktım.”

Şahidim Sensin, vekilim Sen;
Dayanağım Sensin, hükmüme yön veren Sen.
Sığınılacak kapı Sensin,
Varılacak menzil de Sen.

Ya Hayyu Ya Kayyum!

Göz açıp kapama anı kadar da olsa
Beni bana bırakma.
Beni nefsime, hevesime, gururuma terk etme.
İlk adımımda olduğu gibi son nefesimde de
Elimden tutan yalnızca Sen ol,
Ey merhametlilerin en merhametlisi.

Ahmet Türkben

Yorumlar1

  • bayram 1 saat önce Şikayet Et
    derdimiz büyük, davamız büyük, ama gel gelelim ihlasımız kalmadı, vicdanımız duymuyor, sesiz çığlıkları, ah gazze, ah türkistan,
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat