Öldükten sonra da yaşamak: Semere-i hayat, hayır ile yâd edilmektir
- GİRİŞ10.02.2026 11:51
- GÜNCELLEME10.02.2026 11:51
Bazı cümleler vardır; söylendiği anda sessiz kalır ama yaşandıkça gürleşir. İlk bakışta sade, hatta muğlak görünür, zaman geçtikçe insanın iç dünyasında kök salar, bir işaret fişeği gibi yol gösterir. Kimi cümlelerin, yıllar sonra dönüp bakıldığında bir ömrün istikametini zamanla haber verdiği anlaşılır. Benim için bu sessiz haber, meslek yolculuğumun henüz başlarında bir Şefkat ikliminde karşıma çıkmıştı.
2000’li yılların başında, bugün de faaliyetlerine devam eden müstesna bir eğitim kurumunda göreve başlamıştım. Yaklaşık on beş yıl boyunca bu çatının altında öğretmenlik ve idarecilik yaptım. Orada geçen zaman, benim için meslekî bir kazanımdan ziyade bir gönül terbiyesi, bir irfan yolculuğu idi; gündüz sınıflarda derslere giriyor, akşamları ise lojmanda kalan öğrencilerle sohbet halkasında hemhâl oluyordum.
Temelinde ihlas, takva ve fedakârlık olan; yarım asra yaklaşan bir istikrar ve istikamet çizgisiyle şekillenen bu ilim ve irfan ocağında, adanmışlığı bir iddia gibi taşımayan, onu bir hayat tarzı hâline getiren öncü şahsiyetler tanıdım. Onlar, Nurettin Topçu’nun hasretini çektiği o “insan mektebinin” yaşayan muallimleriydiler. Vakıf gönüllülerinden öğretmenlerine ve diğer tüm çalışanlarına varıncaya kadar o iklimde bulunan herkes; her hareketinin ahlaki bir değeri olduğunu, maddî karşılıkların ötesinde manevî tatminle nasıl zenginleşileceğini bizzat yaşayarak gösteriyordu. Bereketi hem hayatlarında hem gönüllerinde hisseden bu güzel insanlar; her öğrenciyi milletimizin tarihî derinliği ve kökleri içinde aratırken vicdanlara da her an Allah’ın huzurunda olma bilincini ilmek ilmek işliyorlardı.
Hayâya hayran gönüllerin, insanlığı seven temiz yüreklerin arasında geçen o yıllara dönüp baktığımda en kıymetli yatırımın sadece bilgi aktarmak olmadığını, o mukaddes huzuru bir hayat disiplini hâline getiren güzel insanlar biriktirmek ve onların hayır dualarına talip olmak olduğunu her geçen zaman çok daha iyi anlıyorum.
Bu müstesna kurumun öncülerinden biri olan Meliha Yalçıntaş Hanımefendi, bir toplantı sırasında hayatına dair hikmetli bir hatırasını paylaşmıştı. İlkokul yıllarında tuttuğu günlüğünde yakınlarından birinin vefat ettiği gün tek bir cümle yazdığını anlatmıştı:
“Ben öldükten sonra da yaşamak istiyorum.”
Bir ilkokul çocuğunun kaleminden dökülen bu cümlenin, yazıldığı günkü anlamı henüz bir sis bulutu gibiydi. Ne kurduğu hayallerin hangi menzile varacağından haberdardı ne de ruhunda uyanan bu büyük hasretin onu hangi duraklara uğratacağından... Kalbinin derinliklerine emanet edilen o niyet, vaktini bekleyen bir tohum gibi yıllarca demlenmişti sanki.
Zaman akıp geçmiş, Meliha Hanım hukuk fakültesinden mezun olmuştu. Avukatlık yapma imkânı varken eşi merhum Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş Hoca’mızın da tavsiyesine uyarak eğitim yolunu tercih etmiş; Eczacı Fevziye Nuroğlu gibi kendini Maarif davasına adamış öncü isimlerle birlikte anaokulları açmış, özel okullar kurmuş, bugün Şefkat Vakfı çatısı altında model olan ve ilham veren bir eğitim anlayışının inşasına omuz vermişti.
Eğitim işiyle canla başla meşgul olduğu o yoğun zamanlardan birinde eski günlüklerini karıştırırken çocukluk kaleminden çıkan o cümleyle yeniden karşılaşmış. O an, çocukken aslında ne demek istediğini ilk kez bütün açıklığıyla kavramış. Kendini öldükten sonra yaşatacak olan şeyin bir unvan, bir servet ya da bir şöhret yerine; ancak güzel insanlar yetiştirmek olduğunu o gün o sayfalara bakarken bir kez daha derinden fark etmiş.
Dokunduğu gönüller, emek verdiği çocuklar, ahlakla ve erdemle yoğrulmuş bir eğitim davasıydı onu asıl yaşatacak olan. Hayatı, çocukken yazdığı o cümleyi doğrulayan bir istikamette akmıştı. Fevziye Nuroğlu ve Meliha Yalçıntaş gibi öncülerimizin bize bıraktığı mesaj son derece açıktı: İnsana verilen ömür, son nefesine kadar bir şekilde yaşanacaktır; bu zaten kaçınılmaz bir hakikat. Asıl mesele, bu ömrün ne uğruna vakfedildiğidir.
Bu ülke için, milletimiz, ümmetimiz ve bütün insanlık için neyin dert edinildiğidir. Hayat boyunca hangi silinmez izlerin bırakıldığıdır. Daha da önemlisi, ölümden sonra da yaşamayı mümkün kılacak neyin inşa edildiğidir.
Geride bir eser bırakabilmek, bir nesle dokunabilmek, bir iz ve bir iyilik halkası oluşturabilmek… İyilikle anılan, dualarla desteklenen, şahitliği hayır olan bir hayat kurabilmek… Kalıcı olan budur; insanı zamana karşı diri tutan hakikat de burada saklıdır.
Bu noktada sorular kendiliğinden gelir:
Hayat, sadece nefes alıp vermekten mi ibarettir?
Yoksa ardında anlam taşıyan bir iz bırakabildiği ölçüde mi yaşanmış sayılır?
İnsan gerçekten neyle yaşar, neyle yaşatılır?
Bu örneklik, sadece bir hayat hikâyesi anlatmakla kalmıyor; hepimize yöneltilmiş sessiz ama sarsıcı bir muhasebeyi içinde taşıyor. Dünya telaşı içinde çoğu zaman ertelediğimiz bu sorular; ahireti uzak bir gelecek gibi görmeyi reddedip bugünü şekillendiren diri bir bilinç olarak kavramayı talep ediyor.
Peki ya biz; bugün hangi tohumu ekiyor, hangi fidanı dikiyoruz ki yarınlarda rahmetle anılacak bir gölgeye dönüşsün?
İNSAN NEYLE YAŞAR?
Tolstoy, aynı adı taşıyan eserinde bu soruyu sorduğunda aslında hepimizin içindeki bitmek bilmeyen arayışa dokunuyordu: “İnsan neyle yaşar?”
Sadece mideyi doyuran bir somun ekmek mi bizi ayakta tutar, yoksa ruhu besleyen o gizli cevher mi?
Tolstoy’un vardığı durak iyilikti, merhametti; hiç tanımadığın birine uzatılan o bilinmez el, o karşılıksız sevgiydi. Ona göre bencillik bizi tüketirken başkası için çarpan bir kalp bizi diri tutuyordu. Evet, nefes aldığımız müddetçe yaşıyoruz ama aslında sadece arkamızda bıraktığımız o sıcak iz kadar hatırlanıyoruz; çünkü hayat dediğimiz, şu fani gömleği çıkarıp toprağa karışınca bitmiyor; asıl hikâye ondan sonra başlıyor.
Bizim medeniyetimiz, Tolstoy’un araladığı o kapıyı ardına kadar açar ve meseleyi sadece bu dünya ile sınırlamaz. İyilik bizim için mevsimlik bir duygu olmaktan çok, ötelerden gelen bir emanet, kalıcı bir kazançtır. Ölümün bile kesemediği bir damardır o. İşte buna “sadaka-i câriye” diyoruz; hani insan toprak altındayken bile onun adına yeryüzünde akmaya devam eden o bitimsiz pınar. Sürekli hayır getiren işler; bir okul, bir cami, bir medrese, bir vakıf…
İnsan, heybesine doldurduğundan ziyade heybesinden dağıttığıyla gerçekten var olur. Biriktirmek değil, bölüşmektir bizi biz yapan. Peygamber Efendimiz (s.a.s), ölçüyü ne de güzel koymuş önümüze:
“İnsanoğlu öldüğünde amel defteri kapanır; ancak üç şey hariç: Sadaka-i câriye, faydalı ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim,Vasiyye,14)
Hadis-i şerif, insanın ölümle birlikte hayattan bütünüyle kopmadığını gösterir. Faydalı ilimle zihinlerde, yetiştirdiği insanlarla gönüllerde, sadaka-i câriye ile yeryüzünde yaşamaya devam eder. Kalıcılık tam da burada başlar. Demek ki ölüm bir son değil, bir hâl değişimi ve sonsuzluk için bir başlangıç aslında. İnsan kendini aşabildiği, “ben” demekten vazgeçip “biz” diyebildiği kadar kalıcı. Kendi içine kapanan her iyilik solar, ama başkasının bahçesine taşan her hayır devleşir, bereketlenir. Bu bağlamda mesele sadece bir niyet değil, bir ömürlük duruş hâlini alır.
Bir insanın ufkunu açmak, bir milletin istikbaline katkı sunmak, bir alanda çığır açacak bir gayreti sabırla sürdürmek… Kimi zaman bu iz bir ilim halkasında belirir, kimi zaman bir teknoloji hamlesinde, kimi zaman da sessizce uzatılan bir elde, bir gencin yolunu aydınlatan emekte, bir yetimin omzuna konan merhamette kendini gösterir. Bunların her biri, insanın adanmışlığıyla zamanın sınırlarını aşan izlerdir. Adanmak; emekle, sabırla ve fedakârlıkla bir ömrü bir ideale vakfetmektir. Bu adanış bazen bir sınıfta, bazen bir atölyede ya da bir laboratuvarda; bazen bir hastane koridorunda, bazen de riyasız bir gayretin içinde şekillenir.
Bir ideale adanmak, hayatın her anını ve eldeki her imkânı bu gaye doğrultusunda seferber edebilmektir. İlimle, emekle, ahlakla ve sorumluluk bilinciyle yapılan her iş, sadaka-i câriyenin bir halkasına dönüşür. Böylece insan, yaşadığı yıllardan öte bıraktığı izlerle kalıcı olur. Bütün bu anlatılanlar, insanın hayat boyu taşıdığı gayenin sonunda hangi meyveyle karşılık bulacağını da açıkça gösterir.
Hayatın bütün gayesi ve o beklediğimiz meyvesi, günün sonunda hayırla anılabilmektir. Merhum Sabahattin Zaim Hoca "güzel insan biriktirmek" diye bir derdiniz olsun derdi. Tam olarak budur mesele. Ardımızdan dua edecek gönüller, iyilikle yâd edilecek bir iz bırakabilmek...
Hazreti İbrahim’in o muazzam duası, bu arayışın ufkunu ne de güzel tayin etmiş:
“Sonraki (ümmet)ler içinde benim için bir lisân-ı sıdk nasip eyle!” (Şuarâ, 84)
Bu "lisân-ı sıdk" muradı, kendiliğinden vuslata eren bir temenni olmaktan öte her anı emekle örülmüş, hak edilmiş bir şahitliktir. İnsan, veda vaktinden sonra arkasından dökülecek sözleri seçme hakkını yitirir; o mühür çoktan vurulmuştur. Lakin hayattayken attığı her adımda, kurduğu her cümlede ve dokunduğu her yürekte bu sessiz şahitliği kendi eliyle, kendi iradesiyle ilmek ilmek işler.
Sadaka-i câriye, faydalı ilim ve hayırlı evlat... Bunlar, fani dünyadaki yürüyüşümüzden geriye kalan o silinmez, bereketli izlerdir. Dua ise bu uzun yolculuğun kalpte bıraktığı o son sükûnet, o eşsiz huzur limanıdır. Nihayetinde hepimizin niyazı aynı noktada birleşir: Doğrulukla anılmak, iyilikle hatırlanmak ve Allah katında makbul, yüz akı bir ömrün sahibi olabilmek.
İnsanın hayırla anılma arzusu, sadece kendi ismini yaşatma çabasıyla sınırlı kalmaz; yeryüzünü güzelleştirme ve emaneti hakkıyla taşıma gayretiyle bütünleşir.
YERYÜZÜNÜ İMAR ETME SORUMLULUĞU
İnsan, bu dünyada sadece nefes alıp veren, vaktini doldurup giden bir canlı değil; o, ayak bastığı her yeri imar etmekle görevli bir emanetçidir. Bu sorumluluk öyle dar bir çerçeveye de sığmaz; kendi yuvamızdan başlar, vatanımıza, gönül coğrafyamıza ve nihayetinde tüm yeryüzüne kadar uzanan koca bir sahadır bu. Bizim penceremizden baktığımızda yeryüzü, Allah’ın bize emanet ettiği bir hanedir. O haneyi korumak, güzelleştirmek ve herkes için yaşanabilir kılmak, bizim en asli vazifemizdir. Kur’an-ı Kerim, bu büyük vazifeyi Hazreti Salih’in diliyle şöyle haber verir:
“Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Sizi yeryüzünde yaratıp orayı imar etmenizi dileyen O'dur...” (Hûd, 61)
İlahi ferman bizlere gösteriyor ki insan hem kendi varlığını hem de içinde yaşadığı dünyayı imar etmekle mükelleftir. Özümsediğimiz o büyük "medeniyet" mefhumu, işte bu imar ve inşa gayretinden doğar. Bu bilinç, dünya ile ahiret arasındaki o ince dengenin de asıl belirleyicisidir. Bizim yolumuzda ahirete hazırlanmak, dünyadan el etek çekmek değil aksine dünyanın tam merkezinde durup sorumluluk üstlenmektir. Kerim Kitabımız bu dengeyi ne kadar kuşatıcı bir şekilde önümüze koyar:
“Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah’ın sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 77)
Ayet-i kerime, dünya ile kurulacak ilişkinin sınırlarını belirginleştiriyor. Hedefimizde ahiret olduğunda hayatımız bir anlam ve ölçü kazanıyor. O zaman elimizdeki imkânları birer imtiyaz, birer gösteriş vesilesi olarak görmüyoruz; onları ihsanla paylaşılması gereken emanetler olarak kabul ediyoruz. İmar fikri tam da bu teslimiyetten doğuyor. Dünya ihlaslı ve dertli insanların gayretleriyle gül bahçesine döner; ihmal ve hırs değdiğinde ise o bahçe tarumar olur.
Üstelik yeryüzünü imar etmek, sadece binalar dikmek, yollar yapmak demek değildir. Adaletin, merhametin, barışın ve huzurun hayatın her zerresine hâkim kılınmasıdır asıl imar. Sokaklar kadar ilişkilerin, şehirler kadar gönüllerin, kurumlar kadar vicdanların da onarılmaya, imar edilmeye ihtiyacı var. Bu sebeple yeryüzünü imar etmek, aslında insanın kendi kalbinden başlayan bir ıslah yolculuğudur.
Medeniyetimizin her ferdi; yeteneğini, vaktini ve imkânını bu şuurla değerlendirir. Hayat, sadece geçip gidilen bir takvim yaprağı olmaktan öte her anı kullukla anlam kazanan bir sorumluluk meydanıdır. Yaptığımız işi sadece kendimizle sınırlı tutmayıp, başkalarına fayda sağlasın diye gayret ettiğimizde gerçek imar başlar.
Kerim Kitabımız, yeryüzünde yaşanan bozulmanın kaynağını ise insanın tercihleriyle ilişkilendirir:
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah –dönüş yapsınlar diye– işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” (Rum, 41)
Bu ilahî hatırlatma; tabiatın tahribini, israfın yaygınlaşmasını ve zulmü sadece çevresel ya da toplumsal problemler olarak görmekten ziyade insanın emanetle kurduğu ilişkinin bozulmuş hâli olarak gösterir. Düzen zedelendiğinde hayat daralır, ilişkiler yara alır, huzur kaybolur. Buna karşılık atılan her olumlu adım, sergilenen her adaletli tutum yeryüzünü yeniden mamur kılar; insanı rıza ufkuna yaklaştırır. İmar, yalnızca coğrafyayı onarmakla sınırlı kalmaz; sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda da insanlığın gelişimine yön veren bir sorumluluk bilinci olarak anlam kazanır.
İyiliği yaymak, adaleti ayakta tutmak, bir gencin zihnindeki sorulara sabırla cevaplar aramak... Bunlar dışarıdan bakıldığında dünyaya dair işler gibi görünse de aslında hepsinin yakıtı kalbimizdeki ahiret bilincidir. Bir mütefekkirin gerçeği aydınlatan tek bir satırı, bir yöneticinin bir hak sahibi henüz talep etmeden gösterdiği o ince hassasiyet, bir doktorun hastasına verdiği moral ya da bir mühendisin binanın ömrünü uzatan dürüstlüğü... Görünüşte basit ama tesiri kalıcı olan bu iyilik halkaları, ahiret ufkuyla birleştiğinde dünyayı gerçekten yaşanılır kılar. Eğer o ufku kaybedersek en büyük projeler bile zamanla sadece bir güç gösterisine ya da menfaat hesabına dönüşür. Bir gayretin sadaka-i câriyeye dönüşmesi, ancak dünya meşgalesinin bu ince ahiret bilinciyle harmanlanmasıyla mümkündür. Hayat; ölüm, hesap ve vuslat ışığında okunduğunda dağınık bir akış olmaktan çıkar, bir ölçü kazanır, asıl yönünü bulur ve derinleşir. Bu şuurla bakıldığında dünya, artık sadece geçilip gidilen bir yer değil, ahirete açılan bereketli bir kapıdır. İnsan ise bu kapıya yüzü ak, yükü hafif ve kalbi mutmain bir şekilde varabilmenin o asil hazırlığını yaparak huzura yürür.
AHİRET BİLİNCİYLE YAŞAMAK
İnsan isminin kökünde uyum sağlamak, bağlanmak ama bir o kadar da unutmak vardır. Bu üç hâl, aslında hayatın her safhasında ne kadar hassas bir dengeye muhtaç olduğumuzu ihsas eder. Dünya ile ahiret arasındaki bağ da tam olarak bu denge üzerinde yükselir. Hayat öyle nazlı bir terazidir ki, bir kefeyi doldururken diğerini ihmal etmeye gelmez. Üstelik bu denge sadece temenniyle değil, bilinçli ve ter döken bir gayretle korunur. Kur’an-ı Kerim, bu gayretin karşılığını şu net ölçüyle ilan eder:
“Kim de âhiret hayatını ister ve bir mü’min olarak bütün gücüyle onu kazanmaya çalışırsa, işte bunların çalışmaları Hak katında kabul görüp güzel karşılık bulur.” (İsrâ, 19)
Rabbimiz burada bize ahiretin yalnızca temenni edilen bir sonuç olmadığını hatırlatır. İsteme ile yetinilmeyen, emekle desteklenen bir yönelişi tarif eder. Dünya hengamesinin içinde yürürken başını kaldırıp hep o sonsuzluk ufkuna bakabilmeyi ister.
Bu hassas dengeyi, sahabenin hayatında berrak biçimde görmek mümkündür. Osman b. Maz’ûn’un hâli bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Ahiret hassasiyetini merkeze alırken, dünya sorumluluklarını bütünüyle geri plana itme noktasına yaklaşmıştı. İbadete olan iştiyakı, ailesini ve bedeninin hakkını gölgede bırakacak bir hâl almıştı. Bunun üzerine Allah Resûlü onu nezaketle ikaz etti; gözün, bedenin ve ailenin de insana emanet olduğunu hatırlattı. Ahiret bilincinin dünyadan uzaklaşmakla değil, dünyayı yerli yerine koymakla kemale ereceğini fiilen gösterdi.
Efendimizin şu sözü, bu dengenin özeti gibidir:
“Allah beni ruhbanlıkla değil, tatbiki kolay bir din ile gönderdi. Ben senin için güzel bir örnek olmaya yetmez miyim?”
Bu hatırlatma ile Osman b. Maz’ûn’un hayatında denge yeniden yerini buldu. Ahiret hassasiyeti, dünya sorumluluklarını dışlamadan aksine onlarla birlikte, aynı istikamet üzerinde yürümeye başladı.
Bu tablonun bir de ters yüz edilmiş hâli vardır: Sa‘lebe. O, dünyayı merkeze alırken ahiret dengesini yitirenlerin ibretlik bir misali olarak kayda geçmişti. Başlarda zühd ve ibadetle bilinen, hatta mescid kuşu diye anılan Sa‘lebe, ne zaman ki zenginlik arzusunu kalbinin tam ortasına koydu, işte o zaman mesafe açılmaya başladı. Malı çoğaldıkça sorumluluktan kaçtı; camiden, cemaatten ve hakikatten uzaklaştı. Şükürle taşınamayan o servet, onu ahiret ufkundan koparıp aldı. Peygamberimizin o sarsıcı uyarısı tarihe bir mühür gibi kazındı: “Şükrünü edâ edebileceğin az bir mal, şükrünü eda edemeyeceğin çok maldan daha hayırlıdır” Dünya nimeti elde tutulduğunda bir imkândır, ama kalbe girdiğinde insanı kendi kazancının altında ezen bir yüke dönüşür.
Bu hadise, bize imkânların birer üstünlük vasıtası değil, şükürle taşınması gereken birer ateşten gömlek olduğunu hatırlatır.
Osman b. Maz‘ûn ile Sa‘lebe’nin iki ayrı istikamette ilerleyen hayatları, sarsıcı bir hakikati açıkça ortaya koyar: Ahiret bilinci, dünyadan kopmak yahut sonsuzluğu belirsiz bir geleceğe ertelemek anlamına gelmez. Terazinin dengesi bozulduğunda, niyet saf kalsa bile yük ağırlaşır. Denge yerini bulduğunda ise dünya ve ahiret, aynı menzile doğru akan tek bir nehir hâline gelir.
Bu altın ölçüyü, Peygamber Efendimiz o eşsiz rehberliğiyle kalplerimize şöyle nakşeder:
“Sizin en hayırlınız, dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir.” (Kenzu’l-Ummâl, h. no: 6334)
Alın teri dökmek, üretmek, bir yetimin yetimliğini merhametle sarıp sarmalamak ya da adaleti ayakta tutmak için çabalamak... Bu eylemlerin her biri, ancak ahiret ufkunu diri tutan bir kulluk şuuruna büründüğünde gerçek anlamını bulur. Böylesi bir denge, sadece önümüzdeki yolu berraklaştırmakla kalmaz; aynı zamanda dünyanın bitmek bilmeyen yorgunluklarını hafifleten bir huzur kaynağına dönüşür.
Dünya, kalpleri ve zihinleri terbiye eden büyük bir mekteptir. Nihayetinde ahiretteki hâlimiz, bu dünya mektebinde öğrendiğimiz ve yaşadığımız hakikatlerin birer yansımasıdır.
DÜNYA MEKTEBİNDE AHİRETİ KAZANMAK
Dünya, yalnızca üzerine basıp geçtiğimiz kuru bir toprak değildir; her birimizi pişiren, yoğuran, olgunlaştıran büyük bir mekteptir. Hayatın önümüze serdiği imkânlar, karşımıza çıkardığı zorluklar ve kalbimizle yaptığımız tercihler, bu mektebin sessiz ama derin dersleridir. Modern dünyanın baş döndüren hızı ve gürültüsü içinde bu dersleri fark edebilmek, onları sükûnetle okuyabilmek bugün her zamankinden daha büyük bir dikkat ister; çünkü zamanı nereye harcadığımız, emeğimizi ve dikkatimizi hangi kapılara yönelttiğimiz; dünya ile ahiret arasındaki o ince terazinin dilini belirler.
Ahiret Hayatın Merkezinde
Günlük koşturmacanın tam ortasında ibadete, tefekküre, aile sıcaklığına ve hasbî gayretlere yer açabilen insan, bu mektepte istikametini muhafaza eder. Sabah namazıyla açılan bir günün, akşam muhasebesiyle kapanması; iş yoğunluğu arasında açılan beş vakit durakla kalbin dünyaya teslim edilmemesi, ahiret bilincinin hayata tutunuşudur. Akşam sofrasında aile etrafında toplanmak, çocuklarla göz göze gelerek vakit geçirmek, bir büyüğün gönlünü almak için edilen kısa bir telefon… Bunlar, dünyayı yaşarken ahireti kazandıran küçük ama bereketli adımlardır.
Dijital kalabalıkların ve bitmek bilmeyen iş temposunun ruhu kuşattığı bu çağda, kalbi diri tutacak duraklar inşa edebilmek ahiret bilincini canlı tutar. Saatlerce sosyal medyada savrulmak yerine günde en az bir sayfa da olsa Kur’an’la baş başa kalmak; anlamsız meşguliyetler yerine hayırlı bir işe omuz vermek; boş vakit yerine bir ilim halkasına dâhil olmak… İşte bu tercihler, insanı dünya mektebinde gerçek başarıya taşır; zira hakiki başarı, zaman dilimlerini malayani ile doldurmakta değil, her bir vakti mümkün olabildiğince ulvî bir mânâ ile buluşturabilmektedir.
Sofradan Alışverişe: Gündelik Hayatta Denge
Bu şuur, soframızdan harcamalarımıza kadar hayatın bütün alışkanlıklarını yeniden şekillendirir. Helal kazanç hassasiyetinin, harcarken de aynı titizlikle sürdürülmesi; ihtiyacın ötesine taşan hırsın dizginlenmesi, dünya ile kurulan ilişkinin mihenk taşıdır. Alışverişte marka ve gösteriş peşinde koşmak yerine ihtiyaç kadarını almak, dolapları sürekli yenileme hevesiyle doldurmak yerine kanaati kuşanmak, lüksü artırmak yerine sadakayı çoğaltmak… İşte bu tercihler, dünya nimetlerini kalbe yük olmaktan çıkarır.
İhtiyaç kadarıyla yetinmek, israfın karanlık dehlizlerinden uzak durmak ve bölüşmenin neşesini çoğaltmak; sahip olduklarımızı omuzlarımızda taşınan ağır bir yüke dönüştürmez, aksine hayra açılan bereketli kapılar hâline getirir. Böyle bir duruş, insanı bu dünyada hafifletir; ahiret için ise tükenmez bir sermaye kazandırır.
Meslek Hayatında Ahiret İmtihanı
Dünya mektebinde öğrenilen hakikatler, mesleklerimiz ve sosyal rollerimiz üzerinden hayata akseder. Bir öğretmen için sabır ve adalet, bir doktor için merhamet ve fedakârlık, bir tacir için dürüstlük ve emanete riayet, bir mühendis için itkan ve sorumluluk… Bunlar yalnızca mesleki erdemler değil, ahirete uzanan ahlaki duruşlardır.
Sınıfta her öğrenciye eşit mesafede durmak, hastanede fakir-zengin ayrımı yapmadan anlayışla ve sabırla hizmet vermek, ticarette tartıyı eksik tutmamak, inşaatta ucuz diye kalitesiz malzemeye yönelmemek… Helal kazanç hassasiyeti, kul hakkına gösterilen titizlik ve sarsılmaz ticaret ahlakı, bu mektebin sessiz ama ağır imtihanlarıdır.
Eğitim de bu noktada sadece soğuk bir bilgi aktarımı olmaktan çıkar; ahlaki sorumlulukla yoğrulmuş, ahiret bilinciyle beslenen bir terbiye alanına dönüşür. Bir öğretmen, öğrencisine yalnızca matematik formülleri öğretmez; dürüstlüğüyle de örnek olur. Sadece tarih anlatmaz; adalet duygusunu da inşa eder.
Toplumsal Hayatta Dayanışma
Toplumsal hayatta yardımlaşma ve dayanışma kökleştikçe güven ve samimiyet iklimi de derinleşir. Komşunun derdiyle dertlenmek, sokakta bir yaşlıya destek olmak, bir yetimin ihtiyacını gidermek, yoksula gizlice el uzatmak… Bunlar toplumu ayakta tutan, ahirete sermaye yazılan amellerdir.
İnsan, yalnızca kendi küçük dünyasını düzenlemekle yetinmez; başkalarının hayatına merhametle dokunmayı bir sorumluluk bilir. Sel ve deprem felaketi yaşayan bir bölgeye yardım göndermek, muhacir bir aileye sahip çıkmak, fakir bir öğrencinin eğitimine omuz verip ona düzenli burs vermek… İşte bu dayanışma ruhu, medeniyetimizin kalbidir. Dünya ile ahiret arasında kurulan o çelikten bağ, bizi geçici heveslerin peşinde savrulmaktan korur; hayata istikamet kazandırır.
HER AN BİR SERMAYE
Dünya, ebedî hayatın eşiği olarak idrak edildiğinde her saniye paha biçilemez bir cevhere dönüşür. Yolda bir selam vermek, bir tebessümle gönül almak, yoldan bir taşı kaldırmak; evde anne-babaya hizmet etmek, eşler arasında sevgi ve hürmeti diri tutmak, çocuklara nitelikli vakit ayırmak… Sıradan görünen bu ameller, ahirette büyük karşılıklar bulur. Hayatı amaçsızca tüketmek yerine hayır ve iyilikle donatmak, bu mektebin özüdür.
Mümin, yalnızca kendine fayda sağlamayı noksanlık sayar. Topluma katkı sunmayı, yeryüzünü iyilik, adalet ve merhametle imar etmeyi ve her nefesini Allah’ın rızasıyla ilişkilendirmeyi bir şeref ve sorumluluk olarak görür. Bir su kuyusu açtırmak, bir fidan dikmek, ilim öğretmek, hastayı ziyaret etmek, ahirete göçenlere dua etmek… Bunların her biri, dünyada ekilen ve ahirette hasat edilecek tohumlardır.
Amentü’ye gönül veren bir mümin için iman; zihinde asılı kalan kuru bir bilgi ya da kalpte saklı duran bir duygu değildir; hayatın her safhasına yön veren canlı bir pusuladır. Mümin, medeniyet mirasını çağın diliyle ve hikmetli bir üslupla hayata taşımaya gayret eden insandır. Hayatını iyilik harcıyla kurar, ömrünü hayırlı işlerle bereketlendirmeyi dert edinir. Bu şuur, Peygamber Efendimizin şu niyazında karşılık bulur:
“Allah’ım! Hayatımı bana her türlü iyilikte bereketli kıl, ölümümü de her türlü kötülükten kurtuluş vesilesi eyle.” (Müslim, Dua, 71)
Bu dua, ömrün kıymetinin yılların uzunluğunda değil; o yıllara sinen berekette saklı olduğunu öğretir. Hayat iyilikle dolduğunda anlam kazanır. Kimi zaman kısa bir ömürde büyük hayırlara vesile olmak, kimi zaman uzun bir hayatı faydalı amellerle bezemek… Her ikisi de bereketin farklı tecellileridir. Mümin, vaktini boşlukta tüketmek yerine Allah’ın rızasına yönelen, çevresine ve insanlığa fayda sunan bir istikameti tercih eder.
İnsan, zamanla ne yaptığı kadar, o zamanı hangi şuurla yaşadığıyla da mesuldür. Bu mesuliyet yalnızca büyük ve görünür işler üzerinden şekillenmez. Küçük ama istikrarlı adımlar, samimi niyetler ve ihmal edilmeyen davranışlar hayatın yönünü belirleyen asıl birikimi oluşturur. Bir selam, içten bir tebessüm, helal bir emek yahut zor zamanlarda gösterilen vakur bir sabır… Küçük görünen bu karşılıklar, dikkatle taşındığında insanın istikametini tayin eder. Kur’an-ı Kerim bu inceliği Hazreti Lokman’ın diliyle şöyle hatırlatır:
“Yavrucuğum! Yaptığın iş bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa… Allah onu ortaya çıkarır.” (Lokman, 16)
Ayet-i kerime, amelin hacminden çok yönünü ve niyetini merkeze alır. Kimsenin görmediği, sıradan sayılan davranışlar dahi Allah katında anlamlıdır. Hayat bu bilinçle yaşandığında sıradanlık perdesi aralanır; zaman bereketlenir.
Bu bilinç, hesabı da beraberinde getirir. Nebevî uyarı, bu mesuliyetin çerçevesini netleştirir:
“Kıyamet gününde insanoğlu; ömrünü nerede ve nasıl geçirdiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nerede harcadığından ve bildiğiyle amel edip etmediğinden hesaba çekilmedikçe Rabbinin huzurundan bir yere kımıldayamaz.”
(Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 1)
Bu ölçü, insanı korkutmak için değil; dikkati diri tutmak, her anın büyük bir bütünün parçası olduğunu hatırlatmak içindir. Zaman, böyle bir hayatta hızla tüketilen bir meta olmaktan çıkar; emanet bilinciyle taşınan kıymetli bir imkâna dönüşür.
Her anını sermayeye dönüştürme gayretindeki insan, hayrı ertelemez. İyiliği vaktinde yapmaya çalışır, karşısına çıkan imkânları bir hayır kapısına dönüştürür. Zorluk karşısında sabrı, nimet karşısında şükrü kuşanır. Zaman artık insanı yoran bir yük olmaktan çıkar, onu kemale erdiren bir yol arkadaşı olur.
DENGENİN BOZULMASI
İnsan için dünya konakladığı geçici bir durak, ahiret ise asıl vatanıdır. Bu yüzden mümin, attığı her adımı ve sergilediği her çabayı ahirete uzanan bir anlam dairesinde gerçekleştirir. Hayat, rastgele akıp giden bir süreç olmaktan çıkar; söylenen her sözün ve verilen her emeğin ötelerde karşılık bulduğu kutlu bir yolculuğa dönüşür.
Efendimizin dünyaya dair yaptığı şu teşbih, bu iki diyar arasındaki ölçüyü berraklaştırır:
“Ahirete göre dünya, sizden birinizin parmağını denize daldırmasına benzer. O kişi parmağının ne kadarcık bir su ile döndüğüne bir baksın.” (Müslim, Cennet 55)
Deniz ahireti, parmakta kalan o bir damla su ise dünya payını temsil eder. İnsan, parmağındaki damlaya bakıp uçsuz bucaksız denizi unuttuğunda terazi şaşar. Dünya, ahiretin yanında bu kadar sınırlı bir yer tutarken kalpte koca bir yer kapladığında denge zedelenir. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği şöyle hatırlatır:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir.” (Hadîd, 20)
Bu ilahî hatırlatma, dünyayı bütünüyle değersiz kılmak yerine onu geçici ve pürdikkat yaşanması gereken bir durak olarak tanımlar. Dünya; insanın emek verdiği, ancak asla kalıcı bir yurt gibi sahiplenilmemesi gereken bir emanet hanesidir. Dengenin bozulması, işte bu hakikatin unutulmasıyla başlar.
Bu kutlu istikamet her zaman açık bir reddedişle kaybedilmez. Çoğu zaman çözülme, ruhun bile fark edemeyeceği kadar sessiz ve derinden ilerler. İnsan ahirete inanmaya devam eder, ancak onu hayatının merkezinden yavaşça kıyıya iter. İnanç dildedir fakat kararlara yön veren bir ölçü olmaktan uzaklaşır. Dengenin zedelendiği asıl yer tam da burasıdır.
Bu kopuş kalpte başlar. Dünya, elde tutulması gereken bir emanetken kalpte yer tutan tek hedef hâline geldiğinde ahiret terazisi unutulur. İnsan çalışır, kazanır; lâkin kazandıklarını hangi ölçüyle tartacağını zamanla yitirir. Bilgi zihindedir ama şuur zayıflamıştır. Tercih kapıları açıldığında kalp, fıtratına aykırı bir yöne meyleder. Kur’an-ı Kerim bu yürek tutulmasını sarsıcı bir tespitle dile getirir:
“Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünyayı) seviyor, ahireti geri plana itiyorsunuz.” (Kıyâmet, 20–21)
İnsanın içindeki bu çarpık eğilim, başka bir ayette daha açık ifade edilir:
“Fakat siz (ey insanlar!) ahiret daha hayırlı ve daha devamlı olduğu halde dünya hayatını tercih ediyorsunuz.” (A’lâ, 17-18)
Bu ilahî ikazlar, tercihlerin neresinde durduğumuzu gösterir. Kalp; geçici olanı devamlı olana, sınırlı olanı sınırsız olana, fâni olanı bâki olana tercih ettiğinde denge çoktan bozulmuş demektir.
Tehlike çoğu zaman yoklukta değil, bollukta gizlidir. Peygamberimiz bu hakikati yeminle başlayan bir endişeyle haber verir:
“Allah’a yemin ederim ki sizin için fakirlikten korkmuyorum. Fakat sizden öncekilerin önüne dünya serildiği gibi sizin de önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden ve dünyanın onları sürüklediği gibi sizi de sürüklemesinden endişe ediyorum.” (Buhârî, Rikak, 7)
Dünya ile ahiret arasındaki hassas terazi, ancak dünyayı yerli yerine koyabildiğimizde dengede kalır. Elimiz dünyada olurken kalbimizin Mevlâ’ya bağlı kalması asıldır. Ehl-i irfanın “El kârda, gönül Yâr’da” ölçüsü, bu dengenin en ölçülü ifadesidir.
Denge bozulduğunda çözülme, çoğu zaman duyarsızlaşmayla ilerler. Kalp bir haksızlık karşısında sızlamıyor, bir mazlumun ahı iç dünyada yankılanmıyor, hayra çağrı karşılık bulmuyorsa asıl kayıp oradadır. Hassasiyet azaldıkça insan dünyaya daha çok yaslanır. Gönlün ölümü denilen hâl, işte bu yavaş uzaklaşmanın adıdır.
Mâlik bin Dinar’ın Hasan-ı Basrî’ye sorduğu o meşhur soru bu gerçeği veciz biçimde özetler:
“Dünyada en ağır ceza nedir?”
Cevap sarsıcıdır: “Gönlün ölmesi.”
“Gönül neden ölür?”
“Dünyayı, ahireti unutturacak kadar sevmekten!”
Dünya yerli yerinde tutulduğunda düzen kurulur, fayda üretilir; fakat kalbe sızdığında denge bozulur. Asıl hüner, dünyayı avuç içinde tutup gönlü asıl sahibine teslim edebilmektir.
DÜNYA AHİRETİN TARLASI
Dünya ile ahiret arasındaki o sarsılmaz bağın hadis-i şerifte yapılan en sade ve en kuşatıcı tarifi, asırlardır gönüllerde yankılanır: “Dünya ahiretin tarlasıdır.” (Buhârî, Rikâk, 3) Kur’an-ı Kerim, bu tarla oluş hâlini, insanın dünyayla kurduğu ilişki üzerinden şu sınırlara yerleştirir:
Dünyada toprakla buluşan her tohum, ahirette mahsul verir. Bu sarsılmaz hakikat, insanı hem kendi iç dünyasında hem de toplum içinde ölçülü ve sorumlu bir duruşa çağırır. Tarla; üzerinde boş yere oyalanılan bir mekân değil, emek verilen ve vakti geldiğinde hasadı toplanan bir hazırlık alanıdır. Tarlada geçen her an, ürün içindir. İman nazarıyla bakıldığında dünya ile ahiret arasındaki geçiş bir kopuşu değil, büyük bir tamamlanmayı ifade eder.
Şu mısralar, bu hakikati ne kadar da zarif ifade ediyor:
“Burası dünya!
Ne çok kıymetlendirdik.
Oysa bir tarla idi;
Ekip biçip gidecektik.”
Dünya emek ister ama kalbi kendisine bağlamayı talep etmez. Ekip biçmeyi gerektirir ancak ebedî yerleşmeyi çağrıştırmaz. Bu ince fark korunduğunda, hayat biriktirme yarışı olmaktan çıkar; ötelerdeki yurdu inşa eden anlamlı bir yürüyüşe dönüşür. Dünya artık insanı oyalayan bir hedef değil, omuzlarda şerefle taşınan bir emanettir.
KALP BİR GEMİ, DÜNYA İSE BİR DENİZ
Dünyayla temasın sınırını ve kalbin bu fırtınalı temasta nasıl muhafaza edileceğini anlatan güçlü bir benzetme, Mesnevî’de karşımıza çıkar. Dünya ile kalp arasındaki ilişki anlatılırken ruhu aydınlatan hikmetli bir teşbih yapılır: Kalp bir gemiye, dünya ise suya benzetilir. Bu benzetme, meselenin dünyayla temas etmekten çok, dünyanın kalpte tuttuğu yerle ilgili olduğunu açıkça gösterir. Mevlânâ’nın ifadesiyle:
“Geminin içine su dolması, onun batmasına sebep olur. Fakat suyun geminin altında bulunması, ona dayanak teşkil eder. Malı, mülkü kalbinden çıkardığı için Süleyman Aleyhisselâm kendisine ‘fakir’ demiştir.” (Mesnevî, I, 978–979)
Dünya sevgisi kalbin içine dolduğunda insanı ağırlaştırır, yönünü bulandırır ve menzilinden uzaklaştırır. Dünya kalbin altında kaldığında ise hayatı taşıyan emniyetli bir zemine dönüşür. Gemiyi yüzdüren de batıran da aynı sudur; belirleyici olan, suyun geminin neresinde durduğudur.
Hazreti Süleyman’ın hâli bu hakikatin en canlı örneğidir. Muazzam bir saltanata ve geniş mülke hükmetmesine rağmen “fakir” olarak tanımlanması, sahip olduklarının kalbinde yer tutmamasından ileri gelir. Mal ve mülk, onun kalbini kuşatmak yerine, vazifesini yerine getirmesine hizmet eden birer vasıta olarak kalmıştır. Böylece dünya, geminin altındaki su misali onu sükûnetle maksuduna ulaştırmıştır.
İnsan dünyada yaşar, ter döker, üretir; ancak kalbin yönü ahirete dönük kaldığı müddetçe bu temas ruha zarar vermez. Dünya kalbe girdiğinde bir yüke, kalbin emrinde kaldığında ise insanı Hakk’a taşıyan bir bineğe dönüşür.
DERDİ DÜNYA OLANIN, DÜNYA KADAR DERDİ OLUR
Kalp, hiçbir endişe taşımadığını sandığı anlarda bile aslında sessizce bir şeye bağlanır. Ahiret hassasiyetinin zayıfladığı yerde, dünyanın kaygıları ağır ağır gönülde yer açmaya başlar. Hissizlik, insanın dert pusulasını şaşırtır; neyin yük, neyin emanet olduğu ayırt edilemez hâle gelir. Böylece dert, insanı diri tutan bir sorumluluk olmaktan çıkar; taşınması güç, tüketici bir meşguliyete dönüşür.
Ehl-i irfanın sözü tam da bu hâli anlatır:
“Derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur.”
Dert neredeyse zihin oraya akar, gönül oraya yerleşir, gayret oraya harcanır. Dünya, yerli yerinde tutulduğunda bir imkân ve vasıta iken merkeze alındığında bitmeyen bir yük hâlini alır. Asıl mesele, dünyaya sahip olmak değil, dünyanın insana ne ölçüde sahip olduğudur. Ahiret hassasiyeti diri kaldığında dünya, insanı yoran bir dert olmaktan çıkar; sorumluluk bilinciyle taşınan bir emanet hâline gelir.
PAYLAŞILMAYAN YÜK, TAŞLAŞAN AĞIRLIK
Hayattaki ağırlıkların kaynağı her zaman yokluk değildir. Çoğu zaman insanı yoran, elde tutulup hayra dönüşmeyen imkânlardır. Sahip olmak başlı başına bir sorun üretmez; asıl belirleyici olan, sahip olunanın hangi istikamete yönlendirildiğidir. Kur’an-ı Kerim bu yön meselesini berrak bir ölçüyle önümüze koyar:
“Kim ahiret kazancını isterse onun kazancını artırırız. Kim de ahireti bırakıp sadece dünya kazancını isterse ona da ondan bir parça veririz; fakat onun ahirette bir nasibi olmaz.” (Şûrâ, 20)
Ayet-i kerime, dünya payını yok saymaz ve fakat merkeze alındığında nasıl daraldığını gösterir. Ahiret ufku açık tutulduğunda ise elde bulunanlar yük olmaktan çıkar, bereketli bir kazanca dönüşür. Bu hakikat, İsmet Özel’in çarpıcı benzetmesiyle daha da somutlaşır:
“İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir. Bu yalnız mallar, servet ve güç gibi nesnelerde geçerli sanılmasın; merhamet, şefkat, tevazu ve bilgi için de böyledir. İstifade edilmeyen her şey artık taştır… Taşları yemek yasak!”
Bu ikaz, sahip olduklarımızın gerçekten bize mi ait olduğunu, yoksa omuzlarımızda sessizce ağırlaşan bir yüke mi dönüştüğünü sorgulatır. Ahiret bilinciyle bakıldığında bu taşlaşma yalnızca dünyayı daraltmaz; kalbi de köreltir. Emanet bilinci, sahip olunanın başkalarıyla buluştuğu yerde can bulur. Faydaya dönüşmeyen bir imkân hem sahibi hem çevresi için hüzünlü bir kayıptır; paylaşılan her imkân ise insanı hafifletir, kalbi diri tutar.
Hayat, sahip olunanların çokluğundan ziyade elde bulunanın ne ölçüde faydaya dönüştürüldüğüyle kıymet kazanır. Kalbi ağırlaştıran biriktirme hırsıdır; ruhu arındıran ise paylaşma ahlakı. Bu şuur, insanın zamanla ve ömürle kurduğu ilişkiye de yön verir; çünkü elde tutulan her şey gibi yaşanan her an da ya omuzda taşınan bir yük olur ya da ahirete taşınan kıymetli bir sermayeye dönüşür.
SEMERE-İ HAYAT: HAYIR İLE YÂD EDİLMEKTİR
Hayat dediğimiz uzun yürüyüş, sonunda geriye ne bıraktığımızdan öte nasıl hatırlandığımızla anlam kazanır.
Hayatın bütün anlam arayışları, en sonunda insanı üç büyük hakikatle yüz yüze getirir: Ölüm, hesap ve vuslat. Bu üçlü; insanı ürkütmek için değil, hayatı ciddiyetle ve hakkını vererek yaşatmak için vardır. Ölüm gerçeği hayatın dışına itildiğinde yalancı bir hafiflik hissi oluşur; asıl ağırlık ise hesap fikrinin silinmesiyle başlar. Ölümü hatırlayan kalp savrulmaktan kurtulur; hesabı gözeten bilinç adımlarını sağlam bir ölçüyle atar.
Henüz bir ilkokul çocuğuyken tutulan o günlükteki “Ben öldükten sonra da yaşamak istiyorum” isteği, işte bu üç hakikatin kalpteki ilk yankısıdır. İnsan, ölümü yolculuğun bittiği karanlık bir durak olmaktan çıkarıp; dünya mektebinde öğrendiğinin, biriktirdiği sermayenin ve taşıdığı niyetlerin hakiki karşılığına kavuştuğu kutlu bir eşik olarak gördüğünde, asıl miras o an inşa edilmeye başlar. Bu eşiğe hangi azıkla varacağımızı dünyadayken kendi ellerimizle belirleriz. Her iyilik, her helal emek ve her sabır anı; hesap gününde önümüze konan şerefli birer şahitlik olarak yerini alır.
Hesabın varlığı; zulmü törpüler, emanete sahip çıkmayı öğretir ve vaktin eşsiz kıymetini hissettirir. Böylesi bir bilinçle yaşanan hayatta, kalpte her gün şu sorular yankılanır:
Bir gönül kazanmak için hangi yolları denedik?
Gözlerimiz nasıl baktı, dillerimiz ne söyledi, ayaklarımız bu yolda kaç adım attı?
Bir yetimin başını kaç kez okşadı ellerimiz?
Bir mazlumun, bir muhacirin duasını almak için ne kadar çaba gösterdik?
Küs olanları barıştırmak için gayret ettik mi; gelmeyene gittik mi, vermeyene verdik mi?
Gözyaşı olan yere merhamet, hüzün olan yere sevinç, zulüm olan yere adalet, korku olan yere emniyet taşıyabildik mi?
Peygamberimiz, henüz günün başında ashabına şu can alıcı soruları yöneltirdi:
“Bugün bir yetim başı okşadınız mı?
Bugün bir aç doyurdunuz mu?
Bugün bir hasta ziyaretinde bulundunuz mu?
Bugün bir cenaze teşyiinde bulundunuz mu?”
(Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 12)
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” buyuran bir Peygamberin ümmeti olarak, bu soruları her günün sonunda kendimize sorsak hayatımız nasıl değişirdi? İşte bu sorulara verilen samimi cevaplar, insanı huzurlu bir ömre ve nihayetinde vuslata hazırlar.
Bu fark ediş, ahiretin hayattan kopuk ve uzak bir ihtimal olmadığını da gösterir. Efendimizin şu ifadesi, mesafeyi zihnimizde berraklaştırır:
“Cennet size, ayakkabınızın bağından daha yakındır. Cehennem de öyledir.” (Buhârî, Rikak 29)
Ahiret, ertelenmiş bir son değil; her anımızla temas hâlinde olan, nefesimiz kadar canlı bir hakikattir. İnsan, attığı her adımda bu yakınlığı ya besler ya da zedeler. Bu şuur derinleştikçe hayat asıl ciddiyetini kazanır. Hesap fikri kalbi diri tutar, niyetleri arındırır ve amellerin anlamını derinleştirir. Böyle bir bilinçle sürülen ömür, iç huzuru da beraberinde getirir.
Vuslat ise bu yolculuğun nihai ufkudur. İnsan, Rabbine döneceğini bildiğinde hayatını başıboş bırakmaz. Ölüm, sevenle sevilenin buluşmasına açılan bir kapı olarak idrak edilir. Bu idrak, her anı daha kıymetli hâle getirir; çünkü vuslat hazırlık ister ve bu hazırlık dünyada başlar.
Ahiret bilinciyle yaşamak, ölümü beklemek anlamına gelmez. Hayatı anlamla doldurmak, her nefesi bir “ölümsüzlük sermayesine” dönüştürmek, yeryüzünü emanet şuuruyla imar etmek ve kalbi diri tutmak demektir. Bu bilinçle yaşanan bir hayatta ölüm kayıp sayılmaz; hesap korkuya dönüşmez, vuslat umutla beklenen bir büyük buluşma olur.
Meliha Yalçıntaş Hanımefendi’nin o temiz çocukluk arzusu; hayatı ölüm, hesap ve vuslat ışığında okuyan nesiller yetiştirmenin ne mukaddes bir miras olduğunu bizlere hatırlatıyor. Bu bilinçle atılan her adım, bugünü kuşattığı kadar yarınları da şekillendirecektir.
Bu istikamet üzere sürülen bir ömür; sabrın, sadakatin ve ihsanın bereketiyle nihayetinde meleklerin selamıyla karşılandığı o büyük vuslata erer. Kur’an-ı Kerim, bu dünyadan vakar içinde geçenlerin akıbetini şöyle müjdeler:
“Onlar, Rablerinin rızâsını kazanmak için her türlü sıkıntıya sabreder, namazı dosdoğru kılar, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizlice ve açıktan Allah yolunda harcar, kötülüğü iyilik yaparak kendilerinden uzaklaştırırlar. Dünyanın sonunda güzel bir hayat işte böyle kimseleri beklemektedir. Bu güzel hayat, onların babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden iyi olanlarla beraber girecekleri Adn cennetleridir. Melekler de her kapıdan yanlarına varıp onlara şöyle derler: ‘Sabrettiğinizden dolayı size selâm olsun! Bakın, dünya hayatının mutlu sonu ne kadar güzelmiş!’” (Ra'd, 22-24)
Dünya mektebinden bu ilahî takdirle mezun olabilmek; kalbi Yâr’da, eli kâr’da tutarak her nefesi ahiret yurduna sunulan bir gül demeti hâline getirebilmekte saklıdır. Veda vakti geldiğinde, geride sadece rakamlardan ibaret banka hesapları yahut soğuk unvanlar bırakmak yerine; gönüllerde yaşayan bir hatıra, dillerden düşmeyen bir dua, zihinlerde kök salan bir hakikat ve mizanı ağırlaştıracak bir lisân-ı sıdk bırakabilmek en büyük zenginliğimiz olacaktır.
SON SÖZ: GÖLGELER ÇEKİLİRKEN
Deveran eden dünya, her nefesin bir vedaya gebe olduğunu fısıldayan muazzam bir nizamdır. Bu nizam içinde zaman, önüne kattığı her şeyi meçhule sürükleyen amansız bir nehir; insan ise bu nehrin kıyısında, avucunda tuttuğu suyun akıp gitmesine engel olamayan mahzun bir yolcu gibi. Ne kadar sıkı tutarsak tutalım, gün nihayetinde batıyor, mevsimler yerini bir sonrakine devrediyor ve bizler, bir gölgelikte durup sonra yoluna devam eden yolcular olarak bu büyük döngüye şahitlik ediyoruz. Bu hakikati Peygamberimiz bir teşbihle dile getirmiş:
“Ben bu dünyada, bir ağacın altında gölgelenip sonra oradan kalkıp giden bir yolcu gibiyim.” (Tirmizî, Zühd, 44)
Yalnızca biz ve takvim yaprakları değil, içinde nefes aldığımız bu taş duvarlar, gölgesinde serinlediğimiz koca çınarlar ve üzerine medeniyetler kurduğumuz bu toprak da aynı büyük veda şarkısını söylüyor. Mekân, kendini ebedî sanan insana bir süreliğine açılmış bir kucaktır; vakit dolduğunda ne saray kalacak ne kulübe. En sağlam kaleler bile zaman çarkında ufalanırken insanın bir mekâna kök salma gayreti rüzgâra tutunmaya benzer. Bizler bu devasa sahnede mülkün sahibi değiliz; olup bitene şahitlik eden, yüklenip giden birer emanetçiyiz.
Gözümüzün gördüğü, elimizin değdiği, kalbimizin bağlandığı her ne varsa eşyadan hayale, şehirden hatıraya kadar her şey ama her şey, bir “ol” emriyle başladığı gibi vakti gelince Sûr’un o sarsıcı nidasıyla nihayete erecek.
İnsan eksilir, zaman çekilir, mekân çöker; gök kubbe dürülüp yer sarsıldığında geriye ne ihtişamlı binalar kalacak ne yaldızlı unvanlar… Sadece samimi bir gayretin ve bu fânî âlemde bırakılan hoş bir sadânın yankısı.
Ahmet Türkben
Yorumlar2