Hac Mekke’den Dönünce Başlar (2) Merkezden Hürmete, Gayretten Rahmete
- GİRİŞ29.05.2026 10:37
- GÜNCELLEME29.05.2026 10:37
İhramla sadeleşen, telbiye ile çağrıya cevap veren ve Kâbe huzurunda kalbin merkezini yeniden bulan hacı için yolculuk şimdi başka bir aşamaya geçer. Tavaf, hayatın merkezini; Hacerülesved, ahdin başlangıcını; sa’y ise gayretin ve tevekkülün kulluk içindeki yerini öğretir. Hac, burada kulun yönünü, sözünü ve yürüyüşünü yeniden tanzim eder.
TAVAF: KALBİN TEVHİD MERKEZLİ YÜRÜYÜŞÜ
Sözlükte “bir şeyin çevresinde dönmek” anlamına gelen tavaf, fıkıh terimi olarak Kâbe’nin etrafında usulüne uygun şekilde dönmeyi ifade eder; fakat burada yürüyüş sıradan bir yürüyüş olmaktan çıkar. Adım ibadete, dönüş zikre, hareket kulluğa dönüşür. Hacı Kâbe’nin etrafında dönerken bedeniyle yürür, kalbiyle yönelir, ruhuyla teslim olur. Her adımda bir dua, her dönüşte bir arınma, her şavtta bir yakınlık. Hayatının merkezini yeniden tayin eder orada.
Beytullah’ın çevresinde ağır ağır akan kalabalık, görünürde insan selidir; hakikatte ise aynı merkeze yönelmiş kalplerin sessiz nehri. Omuz omuza yürüyen bedenler, ayrı dillerden yükselen dualar, gözlerde biriken yaşlar, dudaklarda titreyen niyazlar… Herkes yürür; fakat her kalp kendi içinden geçer. Kimi mahcubiyetle susar, kimi yıllardır sakladığı duasını arz eder, kimi Kâbe’ye her bakışında yeniden haşyet duyar. Tavaf bittiğinde fark eder hacı: Aynı halkada farklı kalpler, aynı merkezde farklı hasretler buluşmuştur.
Tavaf, kula şunu öğretir: Hayatın merkezi Allah olursa yön kaybolmaz. Başka merkezler etrafında dönüldükçe yorgunluk, dağınıklık ve savrulma artar. Kâbe’nin etrafında dönen hacı, kendi hayatını da tevhide göre yeniden düzenlemeye niyet eder. Bir halka içinde yürür; fakat aslında içindeki dağınıklığı toplar. Yavaş yavaş, dua dua, adım adım.
Tavafta insan, kâinatın düzenine sembolik bir uyum hisseder. Atomdaki elektronların çekirdek etrafındaki hareketinden gök cisimlerinin yörüngelerine kadar varlık âleminde bir nizam, bir dönüş, bir merkez etrafında akış vardır. Tavaf bu fizikî hareketlerin taklidi olarak görülmez elbette ve fakat bu dönüşler de insana şunu hatırlatır: Kâinatta her şey ilahî bir ölçüyle hareket ederken kul da kendi iradesini Allah’ın rızasına göre hizaya sokmalıdır.
Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle haber verilir: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihinin farkında değilsiniz.” (İsrâ 17/44). İnsanın cansız zannettiği varlık bile kendi lisanınca Rabbini anar. Gökler, yer, dağlar, yıldızlar, zerreler… Hepsi kendisini var eden âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ’ya yönelmiş bir kulluk düzeni içinde.
Bir başka ayette bu düzen şöyle bildirilir: “Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.” (Yâsîn 36/40). Varlık âlemi başıboş bir savruluş içinde değildir, her şey kendisine çizilen yolda seyreder. Güneş kendi yolunda, ay kendi menzilinde, yıldızlar kendi düzeninde. Hepsi, ilahî bir takdirin içinde akar. Kâinat emre boyun eğerek döner, hacı ise imanla, ihlasla, muhabbetle ve şuurla döner.
Bu dönüş, aynı zamanda tevhid bilincini diri tutan bir zikir hâlidir. Hacı Kâbe’nin etrafında dönerken Allah’ın birliğini yalnız diliyle ikrar etmez; bedeniyle, yönelişiyle, ritmiyle, duasıyla da bu hakikate katılır. Kalp dağınıklıktan merkeze, benlikten kulluğa, çokluktan birliğe çağrılır.
Tavaf, ümmet olmanın sessiz terbiyesidir. Orada kimse tek başına yürümez; herkes aynı merkeze bağlı, aynı istikamette ve aynı teslimiyet halkasında yol alır. Omuz omuza yürüyen hacı, hayatın içinde de kardeşiyle yan yana durmayı öğrenmelidir. Tavafta kimse başkasının yönünü bozmaz, akışı incitmez, kalabalığı yararak kendine özel bir yol açmaya çalışmaz, çalışmamalıdır. Bu hâl, döndükten sonra da bir ahlaka dönüşmelidir: Kardeşinin hakkını gözetmek, ortak iyiliği öncelemek, ümmetin akışını bozmadan hayra omuz vermek, aynı kıbleye yönelen gönüllerle birlikte yürümek. Tavaf, hacıya Allah merkezli bir hayat kadar, kardeşlik merkezli bir sorumluluk da öğretir.
Her şavtta kul biraz daha sadeleşir. İlk dönüşte gözler Kâbe’ye alışmaya çalışır; ikinci dönüşte kalp kendine gelir; üçüncü dönüşte dua derinleşir. Sonra adımlar kalbin ritmine karışır. Dördüncü, beşinci, altıncı şavt… Her dönüşte başka bir yük dökülür insanın içinden. Yedinci şavta varıldığında hacı aynı yerde bitirmiş gibi görünür tavafı; oysa başladığı hâlden başka bir hâle geçmiştir. Mekân aynıdır ama kul başka. Dönüş aynıdır ama mana başka.
Tavafın yedi şavt olması öncelikle taabbüdî bir ölçüdür; kul, her hikmetini bütünüyle kuşatamadığı bir emri Rabbine güvenerek yerine getirir. Bununla birlikte yedi sayısı Kur’an-ı Kerim’de dikkat çeken bir bütünlük ve kuşatıcılık işareti olarak karşımıza çıkar. “O, yedi göğü birbiriyle uyum içinde yaratandır.” (Mülk 67/3). Talâk suresinde Allah’ın yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattığı (Talâk 65/12) bildirilir. Yusuf suresinde yedi başak rüyası (Yusuf 12/43) anlatılır. Hicr suresinde cehennemin yedi kapısından bahsedilir, yine aynı surede Peygamberimize verilen “tekrarlanan yedi ayet” (Hicr 15/44, 87) hatırlatılır. Bütün bunlar, yedi sayısının vahyin dilinde kuşatılmışlığı, tamamlanmışlığı ve ilahî ölçüyü hatırlatan bir işaret taşıdığını düşündürür.
Tavafın yedi şavtı, sa’yin yedi şavtı, cemrelerin yedi taşı da hac ibadetinin içinde ayrı bir ritim oluşturur. Tasavvufî yorumlarda nefsin yedi mertebesi bu yedi şavtla ilişkilendirilir: Nefs-i emmâre insanı kötülüğe çağıran ham benliği; nefs-i levvâme kendini sorgulayan uyanışı; nefs-i mülhime hayra yöneliş ilhamını; nefs-i mutmainne Allah’a güvenle huzur bulan kalbi; nefs-i râdıye ilahî takdire razı oluşu; nefs-i mardıyye Allah’ın rızasına erme ufkunu; nefs-i kâmile ise olgunlaşmış kulluk kıvamını hatırlatır. Kul her dönüşte nefsinin ağırlıklarından biraz daha uzaklaşır; dünyevî bağlılıklardan arınarak manevî bir olgunluğa doğru yürür. Bu yorumlar tavafın fıkhî hükmünün yerine geçmez; fakat onun kalpte açtığı terbiyeyi daha derinden düşünmeye vesile olur.
Bazı rivayetlerde Kâbe’nin Hazreti Âdem’den, hatta ondan önce meleklerden bu yana tavaf edildiği aktarılır. Hacı Kâbe’nin etrafında dönerken kendisini uzun bir kulluk zincirinin halkası gibi hisseder. Geçmiş peygamberlerin, salihlerin, âşıkların, mahcup kulların izinde.
Tavafta herkes aynı merkezin etrafındadır. Kimi uzak diyarlardan gelmiş, kimi yıllardır beklediği duaya kavuşmuş, kimi gençliğinin hasretini yaşlılığında Beytullah’ın huzuruna getirmiştir. Kimi annesinin duasını taşır, kimi evladının adını kalbinde saklar, kimi ümmetin derdini kendi derdi bilerek yürür; fakat o halkada herkesin kalbi aynı soruya yaklaşır: Benim hayatımın merkezi nerede duruyor?
Bu soru, tavaf bitince de hacının peşini bırakmamalıdır. İnsan bazen farkında olmadan işini, kazancını, itibarını, konforunu, görüşünü, fikrini, hatta haklılık iddiasını hayatının merkezine yerleştirir. Sonra bütün kararları o merkezin etrafında dönmeye başlar. Tavaf, bu gizli merkezleri fark ettirir. Hacıya şunu sordurur: Sözüm neyin etrafında dönüyor? Kazancım hangi ölçüye göre şekilleniyor? Öfkem beni nereye sürüklüyor? Allah’ın rızasına ne kadar yakın duruyor sevincim, hüznüm, planım, tercihim?
Kâbe’nin etrafında aynı istikamette dönen bedenler, hayatın dağınıklığına karşı büyük bir işaret gibidir. Orada kimse kendi yönünü icat etmez; herkes aynı merkeze bağlı kalarak yürür. Merkezini kaybeden hayat savrulur, Allah’a bağlanan hayat istikamet bulur. Bu sebeple hacı için tavaf, Kâbe’nin çevresinde tamamlanan bir yürüyüş olarak kalmaz; her gün kendi kalbini yokladığı sessiz bir muhasebeye dönüşür. Evinde adalet, işinde emanet, dilinde nezaket, sofrasında şükür, kalbinde merhamet, tercihinde helal hassasiyeti varsa tavafın terbiyesi hayata karışmış demektir.
Kâbe’den uzaklaşsa da kıbleden uzaklaşmamalıdır hacı. Beytullah’ı gözleriyle her an göremez belki; fakat namazda yöneldiği kıble, ona tavafta bulduğu merkezi her gün yeniden hatırlatır. Sabah namazında güne başlarken, öğle vaktinde dünyanın telaşı arasında dururken, ikindiyle günün hesabına yaklaşırken, akşam karanlığı çökerken, yatsıyla gecenin sükûnetinde secdeye kapanırken aynı hakikat kalbe tekrar hatırlatılır: Merkezini koru. Yönünü kaybetme. Rabbine dön.
Namaz, hacdan dönen kul için günlük tavaf terbiyesi gibidir. Hacı Kâbe’nin etrafında yedi şavtla öğrendiği merkeziyet bilincini her gün kıbleye yönelerek tazeler. Beden kıbleye döner, kalp Rabbine yönelir, hayat yeniden hizaya girer. Tavafın hayata taşınmış hâli budur: Kıble bilincini namazla diri tutmak ve hiçbir şartta Allah merkezli hayattan uzaklaşmamak.
HACERÜLESVED: BAŞLANGICIN VE AHDİN NİŞANESİ
Hacerülesved… Cennetten indirilen mukaddes taş. İlk hâlinin sütten daha beyaz olduğu, sonra insanlığın günahları sebebiyle karardığı (Tirmizi, Hacc,49) rivayet edilen bir hatıra… Kâbe’nin doğu köşesinde durur, hac ve umrede tavafın başlangıç nişanesi olarak.
Hazreti İbrahim ile oğlu Hazreti İsmail’in, Kâbe’yi inşa ederken Hacerülesved’i tavafın başlangıç nişanesi olarak yerine koydukları nakledilir. Bu taşla ilgili gönüllerde ayrı bir yeri olan başka bir hatıra daha vardır. Kâbe’nin tamiri sırasında Kureyş kabileleri arasında Hacerülesved’i yerine koyma şerefi konusunda anlaşmazlık çıkmıştı. Her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını istiyordu. Peygamberimiz, taşı hırkasının üzerine koymuş, kabile reislerinden hırkanın kenarlarından tutmalarını istemiş, ardından Hacerülesved’i bizzat kendi elleriyle yerine yerleştirmişti. Böylece büyümesi muhtemel bir ihtilaf, onun hikmetli, zarif ve güven veren duruşuyla sükûnetle çözülmüştü.
Hacerülesved, asırlar boyunca yangınlara, saldırılara ve sarsıntılara maruz kalmış. Bu sebeple bugün tek parça hâlinde değil, gümüş bir muhafaza içinde korunan parçalar hâlinde kalmış. Koyu kırmızıyla parlak siyah arasında değişen görünümü, geçmiş zamanların sessiz şahidi gibidir.
Tavafın her şavtı onun hizasından başlar, yine onun hizasında tamamlanır. Bu yönüyle Hacerülesved, yönelişin, ahdin ve bağlılığın sembolik bir nişanesi olarak kalplerde yer eder.
Hacerülesved’e gösterilen hürmet, taşa yüklenen bağımsız bir kudret anlayışından doğmaz. Mümin bilir ki fayda ve zarar ancak Allah’ın izniyledir. Hazreti Ömer’in Hacerülesved’i selamlarken söylediği meşhur söz bu hakikati açıkça ortaya koyar: “Biliyorum ki sen bir taşsın; ne fayda ne de zarar verebilirsin. Eğer Resûlullah’ın seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” Hürmetin istikameti böylece belirlenir.
Peygamberimizin tavafta selamladığı bu mübarek taş; ümmet için sünnete ittibanın, mukaddes emanetlere vefanın, kulluk şuurunun ve Allah’ın şiarlarına saygının zarif bir nişanesidir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Kim Allah’ın şiarlarına saygı gösterirse, şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır.” (Hac 22/32). Şiar, kalbe Allah’ı hatırlatan nişanedir. Hacerülesved de başlangıcı, ahdi, yönelişi ve sünnete sadakati hatırlatan böyle bir işarettir.
Hatıraya ihtiram, İslam terbiyesinde önemli bir yere sahiptir. Bakara suresinde Tâlût’un hükümdarlığının alameti olarak gelen tabuttan, yani sandıktan söz edilirken onda Rablerinden bir sekînet ve Musa ile Harun ailelerinden kalan hatıralar bulunduğu bildirilir (Bakara 2/248). Bu ilahî beyan, mukaddes hatıraların kalplere güven, sükûnet ve yöneliş kazandıran bir işaret taşıyabileceğini gösterir. Hacerülesved’e hürmet de bu çerçevede anlaşılmalıdır: Taşa değil, taşın taşıdığı kutlu hatıraya; maddeye değil, manaya; görüntüye değil, sünnetin kalpte uyandırdığı sadakate ihtiramdır bu.
El yetişirse sünnete ittiba niyetiyle öpülür, imkân varsa hürmetle dokunulur. Yol kalabalıksa, izdiham varsa taşa yönelerek “Bismillâhi Allahu ekber” denir ve uzaktan selam verilir. Bu cümle, hacının kalbinde iki büyük hakikati birleştirir. “Bismillâh” diyerek her başlangıcın Allah’ın adıyla yapılması gerektiğini ilan eder. “Allahu ekber” diyerek de Allah’ın her şeyden büyük, her makamdan yüce, her bağlılıktan üstün olduğunu ikrar eder.
Hacı, Hacerülesved hizasında her yeni şavta bu sözle başlarken aslında bütün hayatı için de bir ölçü alır. Her işe Allah’ın adıyla başlamak, her kararın üstünde Allah’ın rızasını görmek, her imkânın üzerinde Allah’ın büyüklüğünü bilmek… İşte “Bismillâhi Allahu ekber” sözünün hayata taşınmış hâli budur. İnsan bu cümleyi yalnız tavafta söylemez; evinden çıkarken, işe başlarken, bir sorumluluğa yönelirken, bir iyiliğe niyet ederken de kalben aynı hakikati yaşamalıdır: “Rabbim, Senin adınla başlıyorum; Senin rızanı her şeyin üstünde tutuyorum.”
Hacerülesved’e dokunmak ya da ihtiram göstermek adına bir cana zarar verilmez, bir kalp kırılmaz, bir mümin incitilmez; zira sünnete bağlılık, sünnetin ruhunu zedeleyerek gösterilmez. Peygamberimizin izinden gitmek; onun merhametini, nezaketini ve mümin kardeşine zarar vermeme hassasiyetini de taşımaktır. Hacerülesved’e yönelen el bir kalbi incitiyorsa, orada ihtiram zarar görür. Uzaktan verilen selam ise kalpte hürmet, dilde dua, davranışta edep varsa aynı sadakatin zarif bir ifadesine dönüşür. İzdiham içinde asıl yol, kalabalığı yararak değil, edebi koruyarak açılır.
Molla Câmî’nin şu beyti, bu inceliği ne güzel hatırlatır:
“Ka’be bünyâd-ı Halîl-i Âzer’est,
Dil nazargâh-ı Celîl-i ekberest.”
Yani Kâbe, Hazreti İbrahim’in inşa ettiği mukaddes bir yapıdır; gönül ise celâl ve azamet sahibi Allah’ın nazargâhıdır. Bu mısralar, Kâbe’ye hürmet ederken gönül incitmemeyi, şiarı yüceltirken insan kalbini kırmamayı öğretir. Hacerülesved’e yaklaşmak isteyen hacı, önce kalbin hürmetini gözetmelidir; zira Beytullah’a yönelen adım, bir müminin gönlünü ezerek atılıyorsa edep eksik kalır.
Yunus Emre’nin gönül kırmaya dair ikazı da aynı hakikati başka bir dille söyler:
“Bir kez gönül kırdın ise, bu kıldığın namaz değil,
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.”
Bu mısralar, ibadetin kalp inceliğiyle tamamlandığını hatırlatır. Hacerülesved’e dokunmak için bir gönlü incitmek, hürmetin ruhunu zedeler. Kâbe’ye yönelen beden, gönül kırmayan bir edeple yürümelidir; çünkü Beytullah’a hürmet, Hak Teâlâ’nın nazargâhı olan gönle hürmetle kemale erer.
Hacı döndüğünde de her başlangıcını bu ahit şuuru ile yapmalıdır. Hacerülesved hizasında yenilenen niyet, memlekette sabahın ilk adımına, işin ilk kararına, evin ilk sözüne ve günün ilk duasına taşınmalıdır. Kul, her yeni başlangıçta kendine şunu hatırlatmalıdır: “Ben Rabbime söz verdim, yönümü O’na çevirdim, hayatımı O’nun rızasına göre tanzim etmeye niyet ettim.”
Hacerülesved’in öğrettiği edep de hacdan sonra sürmelidir. Sünnete bağlılık, belli bir davranışı yerine getirmekle sınırlı kalmaz; Peygamberimizin rahmetini, nezaketini ve incitmemeyi esas alan ahlakını hayata taşımakla kemale erer. Hacı, döndüğünde de bir işi yaparken kalp kırıp kırmadığını, hürmet gösterirken edebi koruyup korumadığını, bir hakka yönelirken başka bir hakkı zedeleyip zedelemediğini yoklamalıdır.
Hacerülesved’e uzaktan verilen selam, hayatta da edebin mesafeleri aşabileceğini öğretir. Her zaman dokunmak gerekmez; bazen hürmet, yaklaşmaya çalışırken incitmemeyi bilmektir. Bazen sadakat, kalabalığı yarıp öne geçmekte değil, hakkı ve kalbi koruyarak geride durabilmektedir. Hacı bu inceliği memleketine taşıdığında, sünnet onun hayatında bir hatıra olmaktan çıkıp davranışlarını güzelleştiren bir ölçüye dönüşür.
Hacerülesved, hacıya başlangıçların Allah adıyla, adımların edep ile, bağlılığın sünnetle ve hürmetin takva ile güzelleşeceğini öğretir.
SA’Y: HAZRETİ HACER’İN İZİNDE AMELÎ DUA
Tavaftan sonra hacı Safa ile Merve arasına yönelir. Sa’y, sözlükte “koşmak, çabalamak, gayret etmek” anlamlarına gelir. Hac ve umrede ise Kâbe’nin yakınındaki Safa tepesinden başlayıp Merve tepesinde tamamlanan yedi şavtlık yürüyüştür. Safa’dan Merve’ye gidiş birinci şavt, Merve’den Safa’ya dönüş ikinci şavt sayılır; böylece dört gidiş ve üç dönüşle sa’y Merve’de tamamlanır. Yürüyüş yolundaki yeşil ışıklarla işaretli bölümde erkeklerin kısa adımlarla canlı ve hızlı yürümeleri, yani hervele yapmaları sünnettir.
Kur’an-ı Kerim’de Safa ile Merve’nin Allah’ın nişanelerinden olduğu bildirilir: “Safâ ile Merve Allah’ın şiarlarındandır. Kim hac veya umre yaparsa, bu ikisi arasında sa’y etmesinde bir sakınca yoktur. Kim gönlünden gelerek bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını fazlasıyla verir ve her şeyi bilir.” (Bakara 2/158). Bu ayet-i kerime, sa’yin yalnız iki tepe arasında yapılan bir yürüyüş olmadığını; Allah’ın şiarlarına hürmet, hayra yöneliş ve kulluk gayreti taşıyan bir ibadet olduğunu gösterir.
Bu yürüyüş, Hazreti Hacer’in telaşını, duasını ve tevekkülünü taşır. Çölün ortasında yavrusu için koşan bir annenin ayak izleri, kıyamete kadar sürecek bir ibadete dönüşmüştür. Güneş yakmaktadır, kum yakmaktadır, yürek yanmaktadır. Evladının açlığına, susuzluğuna ve derdine kendi yüreğini siper eden bir annenin bu koşusu, ibadetin diliyle bütün zamanlara taşınır. Ne büyük bir hatıra, ne büyük bir ders.
Sa’y, su arayışını aşar; rahmet aramayı, umut aramayı, çıkış yolu aramayı da temsil eder. Hazreti Hacer koştu, suyu Allah ihsan etti. Kul gayret eder, sonucu Allah takdir eder. Bu yürüyüş, evladı için yorulan, uykusuz kalan, dua eden ve çare arayan bütün annelere de ayna tutar. Her anne bu koşuda kendi sabrından, kendi duasından, kendi fedakârlığından bir iz bulur.
Safa ile Merve arasında yürüyen hacı, kendi hayatındaki arayışları da düşünür. Çaresiz kaldığı anları, umudunu kaybettiği zamanları, bir kapı aradığı geceleri… Hazreti Hacer’in sabrı ona yol gösterir. Her gidiş “Ben elimden geleni yaparım.” der. Her dönüş “Netice Sen’dendir Rabbim.” diye içinden geçirir. Korku ile ümit, gayret ile tevekkül, arayış ile teslimiyet arasında yürür iki tepe arasında. O mesafe, kulun kendi içindeki en uzun yolun ölçüsüdür.
Tevekkül, bekleyip durmak değildir; kulun elinden geleni yapıp neticeyi Allah’a bırakmasıdır. Dua yalnız dille yapılmaz. Bazen yürümek duadır, aramak duadır, çare üretmek duadır. Kur’an-ı Kerim’de amelî duanın nice örnekleri vardır. Hazreti Musa kavmi için su aradığında kendisine “Asanı taşa vur.” buyrulmuş, ardından taştan pınarlar fışkırmıştır (Bakara 2/60). Hazreti Meryem doğum sancısı içindeyken “Hurma dalını kendine doğru silkele.” buyrulmuş, taze hurmalar dökülmüştür (Meryem 19/25). Hazreti Eyyûb’a ise “Ayağını yere vur.” buyrulmuş, serin ve şifalı su fışkırmıştır (Sâd 38/42). Asayı vurmak, dalı silkelemek, ayağı yere vurmak… Küçük görünen hareketler. Büyük rahmetlere açılan kapılar.
Hazreti Hacer’in koşusu da bu mananın canlı bir misalidir. Su Allah’tandır; arayış kuldandır. Rızık Allah’tandır; gayret kuldandır. Şifa Allah’tandır; sebeplere sarılmak kuldandır. Kul çalışır, yürür, terler, kapı arar; sonra rahmeti Allah’tan bekler. İşte amelî dua budur.
Bu hakikat Kur’an-ı Kerim’de şöyle bildirilir: “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu açar. Onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, Allah ona yeter.” (Talâk 65/2-3). Takva kalpte saklı bir duygu olarak kalmaz; haramdan sakınmak, doğruyu tercih etmek, emek vermek, Allah’ın rızasına uygun adım atmakla hayata karışır. Hazreti Hacer’in çöl ortasında bulduğu zemzem, bu hakikatin kalplere işleyen en canlı hatıralarından biridir.
Hacı sa’yden döndüğünde kendi hayatındaki Safa ve Merveleri fark etmelidir. Bazen ailede huzur için koşmak gerekir, bazen kırılmış bir kalbi onarmak. Bazen yaşlı bir anne babanın hizmetine yetişmek, bazen bir çocuğun gözündeki korkuyu dindirmek. Bazen adaletin sesi olmak, bazen de uzak coğrafyalardaki mazlumların feryadını kendi yüreğinde duymak. Bunların her biri hayatın içindeki sa’ylerdir.
Dertlenmek kıymetlidir; fakat sa’y ü gayretle birleşmeyen dert kalpte ağırlaşır, çoğu zaman hayata rahmet olarak akmaz. Dert adım ister. Dua emek ister. Merhamet el ister. Şefkat yol ister. Safa ile Merve arasında öğretilen hakikat tam da budur: Kalpteki dert gayrete dönüşmedikçe çölün ortasında zemzem bulunmaz.
Sa’yin ruhunu Mehmed Âkif ne güzel özetler:
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol!
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”
Sa’y, mümine şunu öğretir: İyilik bekleyerek çoğalmaz; arayan, yürüyen, yorulan, çare üreten gönüllerle çoğalır. Umutsuzluğa teslim olmadan gayret etmek, neticeyi kendi kudretinden bilmeden Allah’a güvenmek. Hacı döndüğünde de aynı ruhla yaşamalıdır. Kul koşar, rahmeti Allah ihsan eder; kul arar, çıkış yolunu Allah açar; kul gayret eder, bereketi Allah lütfeder.
…
Bu ikinci yazımızda, hac yolculuğunun merkez, ahit ve gayret boyutunu tamamladık. Hacı Kâbe’nin etrafında yönünü bulmuş, Hacerülesved hizasında ahdini yenilemiş, Safa ile Merve arasında arayışın ibadete dönüşebileceğini öğrenmiştir. Şimdi sıra, büyük duruşa hazırlanmaya; Terviye’nin hazırlık ve sükûnetine, Arafat’ın tefekkür ve muhasebesine, Müzdelife’nin tercih ve kararına ve Mina’nın irade ve eylem meydanına varmaya gelmiştir.
Yorumlar3