Boğazlarından damarında akan kan
- GİRİŞ16.10.2026 09:10
- GÜNCELLEME16.10.2026 09:10
Dünya haritasına yukarıdan bakıldığında bazı coğrafi noktalar vardır ki yalnızca toprak ya da su parçasından ibaret değildir. Onlar, insanlığın kaderini şekillendiren düğüm noktalarıdır. Hürmüz Boğazı da işte böylesine jeopolitik bir kavşak. Basra Körfezi ile Umman Denizi'nin kucaklaştığı bu dar geçit, yüzyıllardır ticaretin, savaşın, diplomatik hesapların ve enerji mücadelelerinin merkezinde yer almaktadır.
İran için Hürmüz Boğazı yalnızca bir deniz yolu değil, aynı zamanda bir güç sembolüdür. Tarihin farklı dönemlerinde imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık eden bu suyolu, bugün de küresel enerji düzeninin kalbinde atmaya devam ediyor
İlk çağlardan itibaren Basra Körfezi ile Hindistan arasındaki ticaret ağlarının en önemli geçiş noktalarından biri olan Hürmüz, doğu ile batıyı birbirine bağlayan stratejik bir kapıydı. Baharatlar, ipekler, değerli taşlar ve egzotik mallar bu sulardan geçerek dünyanın farklı limanlarına ulaşıyordu.
1271-1272 yıllarında bölgeye gelen ünlü seyyah Marco Polo, Hürmüz limanının hareketliliğini ve uluslararası ticaretteki önemini seyahatnamesinde ayrıntılarıyla aktarmıştır. O dönemlerde İran coğrafyası, yalnızca ticaret yollarını değil, ticaretin kaderini de kontrol eden bir merkez konumundaydı.
Ancak Hürmüz’ün hikâyesi yalnızca ticaretle sınırlı kalmadı. Güç mücadeleleri, bu stratejik geçidi zamanla devletlerin en önemli kozlarından biri haline getirdi.
1507 yılında Portekiz İmparatorluğu, denizlerdeki üstünlüğünü kullanarak Hürmüz’ü kontrol altına aldı. Doğu ticaretinin en önemli kapılarından birini eline geçirmekle Avrupa'nın yükselen deniz güçlerinden biri oldu.
Fakat bu hâkimiyet uzun sürmedi. 1622 yılında Safevi hükümdarı Şah I. Abbas'ın girişimleriyle Portekiz egemenliği sona erdirildi ve boğaz yeniden İran nüfuz alanına kazandırıldı. Bu gelişme yalnızca bir askeri zafer değil, aynı zamanda İran'ın bölgesel güç olma iddiasının önemli bir dönüm noktasıydı.
Bu tarihten sonra Hürmüz Boğazı, İran açısından deniz ticaretinin kapısı ve milli egemenliğin sembolü olarak görülmeye başlandı.
20. yüzyılın başıyla birlikte dünya yeni bir enerji düzenine girdi. Buharın yerini petrol aldı, fabrikalar ve ordular enerjiye bağımlı hale geldi. Böylece Hürmüz Boğazı'nın önemi katlanarak arttı.
Bugün dünya enerji ticaretinin önemli bir bölümü bu dar suyolundan geçmektedir. Bu nedenle boğazda yaşanacak herhangi bir kriz, yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonominin tamamını etkilemektedir.
İran da bu stratejik avantajın farkında olarak zaman zaman Hürmüz'ü bir baskı aracı olarak kullandı. Özellikle İran’a uygulanan yaptırımların yoğunlaştığı dönemlerde boğazın kapatılabileceğine yönelik açıklamalar, uluslararası enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara neden olmuş, petrol fiyatları kısa sürede yükselişe geçmişti. İran böylece tüm petrol üreten İslam ülkelerinin gösteremediği cesareti ve silahı batılı emperyalist sömürgeci güçlere karşı kullandı.
Tankerlere yönelik müdahaleler, deniz güvenliğine ilişkin krizler ve bölgedeki askeri hareketlilik, Hürmüz'ün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda askeri ve diplomatik bir cepheye dönüştürdü.
Hürmüz Boğazı'nda yalnızca İran'ın değil, küresel güçlerin de çıkarları çatışıyor. Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllardır bölgedeki deniz varlığını sürdürerek enerji akışının kesintiye uğramamasını hedeflemekte. Batılı müttefikleri de benzer şekilde ticaret yollarının açık tutulmasını kendi ekonomik çıkar ve güvenliklerinin temel unsurlarından biri olarak görmektedir.
Öte yandan Çin, Japonya ve Hindistan gibi büyük ölçüde enerji ithalatına bağımlı ülkeler için Hürmüz'de yaşanacak her kriz doğrudan ekonomik risk anlamına geliyor. Çünkü bu ülkeler de sanayi üretiminden ulaşıma kadar uzanan geniş bir ekonomik ağ, bu geçitten taşınan enerji kaynaklarına ihtiyaç duymaktadır. Bu üç ülkenin ekonomisi ve nüfusu dünya ekonomisi ve nüfusunun yarısından fazladır.
Bu nedenle Hürmüz yalnızca bir boğaz değil; dünyanın en büyük ekonomilerini birbirine bağlayan görünmez bir enerji geçitidir.
Son yıllarda bölge ülkeleri Hürmüz'e olan bağımlılığı azaltmak amacıyla yeni enerji ve ticaret koridorları üzerinde çalışmaya başladı. Suudi Arabistan'ın alternatif petrol hatları, Irak üzerinden Akdeniz'e ulaşacak projeler, Ürdün ve Suriye bağlantılı enerji koridorları ile yeni lojistik ağlar bu arayışın ürünleridir.
Bu süreçte Türkiye'nin merkezinde bulunduğu ‘’Kalkınma Yolu Projesi’’ de en dikkat çeken güvenli ve sürdürülebilir projelerdir. Körfez'i Anadolu üzerinden Avrupa'ya bağlamayı amaçlayan bu hat, yalnızca ekonomik bir proje değil, aynı zamanda bölgesel jeopolitiği yeniden şekillendirebilecek stratejik bir girişim olarak dost bve düşmanı ilgilendirmektedir.
Enerji hatları, demir yolları, limanlar ve ticaret koridorları artık modern çağın kaleleri durumundadır. Bu kaleleri kontrol eden devletler, yalnızca malların değil, bölgesel güç dengelerinin de yönünü belirleme gücüne sahip olacaktır.
Hürmüz Boğazı'nın tarihi incelendiğinde bu dar geçit, her dönemde büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer alması, bu gün de değişmeyen bir gerçektir.
Bir zamanlar baharat yüklü gemilerin geçtiği sularda bugün dev petrol tankerleri seyretmekte. Ancak değişmeyen gerçek, bu coğrafyanın stratejik değeridir. Bu gerçek, İran için bir egemenlik sembolü, küresel güçler için enerji güvenliğinin anahtarı ve dünya ekonomisi için vazgeçilmez bir can damarı olmayı sürdürecektir.
Önümüzdeki yıllarda enerji koridorlarının çeşitlenmesi, yeni ulaşım ağlarının kurulması ve alternatif güzergâhların gerçekleşip güçlenmesiyle Hürmüz'ün önemi dün ve bugünkü gibi olmaz, farklı bir biçime dönüşebilir. Ancak tarih göstermektedir ki medeniyetlerin kaderini etkileyen geçitler kolay kolay önemlerini kaybetmez.
Bugün Hürmüz Boğazı'nda esen rüzgârlar yalnızca Körfez kıyılarını değil; Londra'nın finans merkezlerini, Pekin'in fabrikalarını, Tokyo'nun limanlarını, İstanbul'un ticaret yollarını ve dünyanın dört bir yanındaki ekonomileri de etkilemektedir.
Boğazlar, enerji çağının kader kapısıdır. Dünya siyasetinin en hassas düğümleridir. Ve büyük güçlerin satranç tahtasında hâlâ oyunun merkezinde duran stratejik bir şah karesidir.
Türkiye İstanbul ve Çanakkale Boğazını, Adalar Denizi ve Akdeniz’i aynı bağlamda değerlendirilmesi, değerlendiriliyor olması ülkemiz ve milletimizin egemenliği, geleceğimizin garantisi ve kader meselesidir.
Bir millet ve devletin düşmanlarını hafife alması; kendisi, dost ve kardeşleri için en büyük felaket, hatta<; ihanettir.
Arif Altunbaş, Haber 7
Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol