Kendini kendi içinde aramak

  • GİRİŞ06.11.2026 09:08
  • GÜNCELLEME06.11.2026 10:23

İnsan hayatının büyük bir kısmını dünyayı anlamaya çalışarak geçirir. Çocukken çevresini tanımaya, gençken yerini bulmaya, yetişkinlikte ise hayatını kurmaya uğraşır. Fakat bütün bu arayışların arasında çoğu zaman en önemli soruyu unutabilir:

O, da; "Ben kimim?" sorusudur.

Antik çağlardan beri filozofların peşinden yürüdüğü soru da budur. Sokrates'e atfedilen "Kendini bilmek bilgeliğin başlangıcıdır." sözü, insanın önce kendi iç dünyasını tanıması gerektiğini vurgular.

Gerçekten de insanın en karmaşık keşfi, yeni bir kıta bulmak değil; kendi ruhunun haritasını çıkarmaktır.

Çünkü insanın içinde çoğu zaman iki ayrı ses konuşur.

Birinci ses sessizdir. Vicdana yakındır. Anlamla ilgilenir, manayı arar. Çocukluk günlerinden kalmış saflığı ve içtenliğini korumaya çalışır. Bu ses bazen gece herkes uyuduğunda ortaya çıkar ve insana şu soruyu sorar:

"Yaşadığın hayat gerçekten istediğin hayat mıdır?"

İkinci ses ise daha gürültülüdür. Toplumun beklentilerini taşır. Başarılı olmayı, görünür kılınmayı, onay almayı ve vermeyi ister. Sürekli kıyaslar, hesaplar ve korkular üretir durur.

Sabah işe giderken, bir kariyer kararı alırken, bir dostluk kurarken veya çocuklarımızı yetiştirirken aslında hepimiz bu iki sesin etkisi altındayızdır.

Dışarıdan bakıldığında bir insan başarılı görünebilir. İyi bir işi, düzenli bir hayatı ve saygın bir çevresi olabilir. Fakat içindeki o ses susmuşsa, bütün bu başarıların ortasında açıklayamadığı bir boşluk vardır. İnsan bunu pekala hisseder.

Çünkü insan yalnızca gıda ile değil, anlamla da yaşar.

Bu noktada Blaise Pascal'ın şu sözü dikkat çekicidir:

"Kalbin, aklın bilmediği sebepleri vardır."

Modern insan çoğu zaman mantıklı seçimler yapar; fakat ruhunu ihmal eder. Daha fazla kazanmak için çalışır, fakat neden yaşadığını düşünmeye vakit bulamaz. Daha iyi görünmeye uğraşır, fakat daha iyi bir insan olmaya yeterince zaman ayırmaz.

Oysa insanın içindeki çatışmalar bastırıldıkça insan ortadan kalkmaz. Derinlere iner ve görünmez hâle gelir.

Bu durumu Carl Jung şu sözle ifade eder:

"Bilinçdışını bilinçli hâle getirmedikçe, o hayatını yönetecek ve sen buna kader diyeceksin."

Ne kadar tanıdık bir durumdur bu. Aynı hataları tekrar eden insanlar... Sürekli benzer kırgınlıkları yaşayanlar... Her seferinde farklı sebepler gösterseler de aynı çıkmazlara düşerler...

İnsanlar çoğu zaman bunun bir kader olduğunu düşünürler. Oysa bazen mesele kader değil, insanın kendi içinde yüzleşmediği korkularıdır. Çünkü her insan kendi kaderini kendi yazar.

Arif Altunbaş, Haber7

Yorumlar2

  • Alp asker 3 saat önce Şikayet Et
    Zaman daralır ömür tükenir hikaye yazarak... Gerçekler bedel ister, emeksiz vuslat olmaz, olursa sınav daha büyük olur ...
    Cevapla
  • Ayşe 5 saat önce Şikayet Et
    İnsan kader mahumu değil, kendi nefsinin mahkumudur. Yazarın dedüği gibi herkez kendi kaderini yazar.
    Cevapla Toplam 1 beğeni
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat