Yargıda 2 portre

  • GİRİŞ11.04.2010 08:38
  • GÜNCELLEME11.04.2010 08:38

Artık yargı deyince tüm gözler, ardından da tüm kameralar, iki isme doğruluyor. Biri güzel bir kadın; diğeri yakışıklı bir adam. İkisi de Yargıtay koridorlarında görmeye alışmadığınız ölçüde genç. İkisinin de özgüveni yüksek, seslerinin tınısına yavaş yavaş alışıyor ve bu durumdan hoşlanıyorlar.

Sözünü ettiklerim, “İktidar yargıyı ele geçirmek istiyor” diyen YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan ile Türkiye’de en liberal geçinenlere bile ayar veren, Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can. İşte Türkiye yargı reformu ve anayasa değişikliğini tartışırken, bilinmeyen yönleriyle iki zıt cephenin sözcüleri...

OSMAN CAN

Yargıyı eleştiren isim

Buluştuğumuzda, ilk dikkatimi çeken, cep telefonunun iPhone olması değil, ancak sürekli çalan o iPhone’u ısrarla kulaklıkla cevaplaması oldu. Mehmet Ali Birand dışında iPhone’u o beyaz kablolu kulaklığıyla kullanan başka birini tanımıyorum.

Anayasa Mahkemesi’nin genç raportörü Osman Can’la Ankara’da Filistin Caddesi’nde Kitchenette’de kahve içiyoruz.

Karşımdaki adam, henüz 42 yaşında olmasına karşın raportör olarak hem Anayasa Mahkemesi’nin en ağırlıklı davalarına bakıyor, hem de yargı camiasında yargıyı en yüksek sesle eleştiren isimlerin başında geliyor. Bilerek ve isteyerek, “Türkiye’de örtülü faşizm var” ya da “CHP orduyu milis gücü kullangibi görüyor” gibi “şok etkisi” yaratan kelimeler kullanıyor. YARSAV ve Yüksek Yargı’nın anayasa değişikliği gibi konularda takındığı tutuma o kadar kızgın ki, gidip Demokrat Yargı isimli alternatif bir meslek örgütü kurdu.

O zaman bu zamandır da  kanal kanal dolaşıp derdini anlatıyor. Çarpıcı cümleleriyle tam bir televizyon adamı. En son Habertürk’te Sabih Kanadoğlu ile çapraz ateş formatında, Kanadoğlu’nu önce Nazi Almanya’sında hukuk (Weimar cumhuriyeti doktora konusu), ardından da mevcut Anayasa’daki darbe izleri konusunda hırpaladı. Ancak bunu yaparken de bir ara o kadar saldırgandı ki, bir an televizyon ekranında “Konuşan, insan mı robot mu?” diye merak ettim.

Peki, kim Osman Can? İnsan mı, konuşan bir liberalizm robotu mu? Sağcı mı, solcu mu? Bir yanda devletin yargıçları telekulakla dinlemesini hoş gören, AKP’yi eleştirmekten çekinen bir Osman Can; diğer yanda, homoseksüel hakları ve siyasi meşruiyetten söz eden, muhafazakâr değil gerçek bir liberal gibi konuşan Osman Can...

Osman Can’la ilgili bilmeniz gereken en önemli şey, aslında bir “Almancı” olduğu. Sekiz çocuklu Doğulu bir ailenin en küçüğü. Iğdır’da doğmuş, Almanya’da büyümüş. Şu aralar tamamen Türkiye odaklı yaşasa da, içindeki “ne oralı ne buralı” duygusunu gizlemiyor. “Oraya gidince, oh ne güzel diyorum ama bir zaman sonra burayı arıyorum.”

Sendikacı bir aile. Babası, emekli olduktan sonra Ankara’ya taşınıyor. Eryaman’da ufak bir ev alıyor ve orada yavaş yavaş Kuran okumaya, dini tanımaya, sosyal demokratlığını muhafazakârlıkla bezemeye başlıyor. Osman Can ailenin medar-ı iftiharı.  Gerçek hayatta televizyonda göründüğünden daha sempatik.

Özgüveni o kadar yüksek ki, kendisine yöneltilen “Ak partili” hatta “Fethullahçı” gibi ithamlara gülüp geçiyor. Ak Partili değil ancak şu anda Ak Partililerin hayranlıkla dinlediği bir numaralı isim. Fethullahçı değil ancak üniversite yıllarında cemaat yurtlarında kalmışlığı var. “Ama o zaman bile walkman’imde Duran Duran dinlerdim. Sonra bana göre olmadığını düşündüm ve kendi yolumu çizdim” diyor.

Türkiye’de herkesin sistemden şu ya da bu şekilde şikâyeti var; ancak genç raportörün gördüğü Türkiye tablosu, fazla karanlık, bence fazla 1980’ler kokan bir Türkiye: “Antidemokratik bir darbe sistemi üzerinde tartışıyoruz. Parlamento devlet aygıtına hâkim değil. Örtülü faşizm durumu. Hiçbir şekilde parlamenter müdahaleye izin verilmiyor.”

Can’a göre, her şeyden önce yargı demokratikleştirilmeli, yani mevcut “statükocu” yapı topyekûn değişmeli. Bu olmadıkça geçirilen hiçbir reform paketinin, hiçbir özgürlüğün tutunamayacağını düşünüyor.

“Peki bu anayasa değişikliği daha uzlaşmacı bir üslupla yapılamaz mıydı?” diyorum, Baykal’ın yargıyla ilgili maddeleri ayırıp kalanları elbirliğiyle geçirme teklifini hatırlatıyorum. “Tartışmanın özünde yargı var. Yargıya ilişkin bir konuda Türkiye’de uzlaşma olmaz” diyor.

Bunun için de yargıya “demokratik meşruiyet” getirilmesine, yani seçilmiş parlamento ve yönetimin söz sahibi olması gerektiğine inanıyor. “Egemenlik halka aittir. Yargı yetkisi de bir egemenlik kullanımıdır” diyor.

“Peki, ya ‘sivil dikta’ tartışmaları? Seçilmişlerin her şeye egemen oldukları noktada, özgürlükleri bir bir azaltabilecekleri bir güce erişebilecekleri korkusu?”

Anayasa raportörü, neyse ki bu soruları manasız bulmuyor. Tam tersine, “Bunlar meşru korkular,” diye söze başlıyor. “Ama bu korkular nedeniyle haklı olmayan bir yapıyı muhafaza edemeyiz. Ben de rahatsız oluyorum. Ama entelektüelin kaderi bu. Toplumun çiğliği, örneğin eşcinsellik konusunda problem çıkarabilir. Ama demokraside sorun çıkar diye askeri rejimi mi tercih edeceğiz. Biliyorum ki ordu demokratik kontrol altına alınsa, yargı çeşitlendirilse, ben yine azınlık kalacağım bu toplumda. Ama mevcut durumdan daha kötü olmaz. Buna zaten toplum da izin vermez.”

“Peki, gerçekten Ak Parti’ye güveniyor musunuz, ya da topluma diyelim?”, diye soruyorum:
“AKP yeknesak değil; şemsiye bir parti. Toplumsal eksenle çatışan bir politika güderse çözülür. Ben topluma güveniyorum” diyor.

Yazının devamına bu linkten ulaşabilirsiniz

Aslı AYDINTAŞBAŞ / Milliyet

Yorumlar1

  • serkan aydın 15 yıl önce Şikayet Et
    emine ülker tarhan. bu milletin sevdiği milyonlar vardır bir de sevmediği yüzler. sen sen ol milletin sevdiği milyonlardan ol. ters manyel vermeyi de kesin artık. ne mutlu olurdunuz baykal başta olsa, tek parti olsa, tüm partiler kapatılsa, seçim olmasa, yöneten sınıf chp içinden kendi üyelerini seçse, paradan atatürkün resmi çıkarılıp emine ülker tarhanın resmi konulsa... ne çok isterdiniz.. avrupa halt etmiş ne anlar di mi hukuktan, yargıdan? o yüzden avrupa değil emine ülker tarhan yasaları geçerli olmalı di mi? bırakın ya.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat