TRT'de Kürtçe ve Alevi sohbetlerinin anlamı

  • GİRİŞ03.01.2009 06:49
  • GÜNCELLEME03.01.2009 06:49

Bunlar, Türkiye'nin birliğinin ve dirliğinin korunması yönünde atılmış, ne yazık ki gecikmiş olsa da, çok önemli adımlar. Bu adımlarla Türkiye Cumhuriyeti'nin kimlik politikalarında bir köşe dönülüyor. Türkiye 1990'lara gelinceye kadar inkarda direndiği bir gerçeği, yurttaşları arasında Kürtlerin ve Alevilerin de var olduğunu kabul ediyor. Böylelikle kuruluşundan bu yana ilk kez yurttaşlarının farklı etnik, dilsel ve dinsel kimliklerine saygı duyduğunu resmen ilan ediyor.

Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş döneminde, modernleşmenin ancak aynı dili konuşan, aynı kültüre bağlı, aynı dini inancı paylaşan tektip bir toplumda mümkün olacağı düşüncesiyle, en geniş etnik azınlık olan Kürt yurttaşlarına anadillerini dahi yasakladı; en geniş dinsel azınlık olan Aleviler yok sayıldı; Lozan Antlaşması'nda belirtilen gayrimüslim azınlıklar dışında kalan bütün yurttaşların Diyanet İşleri Başkanlığı'nın temsil ettiği Sünni İslam inancına bağlı oldukları varsayıldı.

Kürtçe üzerindeki yasak ancak 1991'de kalktı. Bu tarihten sonra Kürtçe gazete, dergi, kitap, müzik yayınları, çeşitli güçlüklerle de olsa mümkün hale geldi. Daha sonra 2002 - 2004 arasında, AB'ye katılım süreci bağlamında yapılan reformlarla, uygulamada çok çeşitli kısıtlamalarla karşılaşılmasına rağmen, Kürtçe eğitim, radyo - televizyon yayını ve çocuklara Kürtçe isim verme yasakları son buldu. Türkiye Kürtlerinin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne gönülden bağlanmalarını sağlamak için atılacak, kuşkusuz daha çok adım var. TESEV'in hazırladığı "Kürt Sorununun Çözümüne Dair Bir Yol Haritası: Bölgeden Hükümete Öneriler" (Aralık 2008) başlıklı rapor, bunları tek tek sıralıyor. Hükümet bu adımları bir bir hayata geçirmeli. Türkiye Kürtlerinin dil ve kültürlerini serbestçe yaşamaları ve geliştirmeleri, şiddet içermediği sürece kendilerine özgü dertlerini ifade etmelerinin önündeki bütün engeller kalkmalı.

Türkiye Alevileri, çoğunluk tahakkümüne karşı kendilerine koruma sağladığı düşüncesiyle 1990'lara gelinceye kadar varlıklarını ve kimliklerini inkar eden otoriter laiklik politikalarına itiraz etmediler. Toplumda "yokmuş gibi" yaptılar... Nihayet 1990'lardan itibaren "biz de varız" demeye, cemevlerini kurmaya, zorunlu din derslerine ve diğer dayatmalara karşı seslerini yükselttiler. Eğer Türkiye Cumhuriyeti bütün inançlardan yurttaşlarının gönülden bağlılığını kazanmak istiyor ise Sünni, Alevi ya da Şii, Müslüman ya da gayrimüslim, inanan veya inanmayan bütün yurttaşlarının, temel hak ve özgürlüklerle, insan haklarıyla çelişmediği sürece inançlarını ya da inançsızlıklarını serbestçe yaşamalarının, özgürce ifade edebilmelerinin önündeki bütün engeller kalkmalı.

TRT - Şeş'in "etnik azınlıklara bireysel haklar tanınabileceği, fakat grup hakları tanınamayacağı" şeklindeki tartışmalar açısından da bir anlamı var. Kanadalı siyaset bilimci Will Kymlicka, grup haklarını şu şekilde sınıflayıp tanımlıyor:

1) Kültürel haklar:
Farklı kimliklerinin resmen tanınmasını isteyen azınlık gruplarına, başta anadillerini kullanmaları ve geliştirmeleri için kamu kaynaklarından mali destek sağlanması.

2) Özel temsil hakları:
Temsil organlarında, yani ulusal ya da yerel meclislerde, kotalar ayrılması.

3) Özyönetim hakları:
Grubun yoğunlukla yaşadığı bölgeye devolüsyon yapılması (yani merkezin yetkilerinin bir bölümünün devredilmesi) ya da federalizme geçiş. (Multicultural Citizenship, Oxford, 1995, s. 26 - 33.) TRT - Şeş ile birlikte Türkiye, Kürt yurttaşlarına grup temelli kültürel haklar tanıma yolunda bir adım atıyor.

TRT'de Kürtçe kanal ve Alevi inancı üzerine sohbetlerin belki en çok vurgulanması gereken yönü ise Türkiye'nin giderek genişleyen demokrasisi sayesinde, büyük acılar ve güçlükler pahasına da olsa, kendini yenilemeyi başarabildiğine dair güçlü bir işaret vermesi.

Şahin ALPAY / Zaman
 
s.alpay@zaman.com.tr

Bu yazıya ilk yorum yapan sen ol

Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat