Hayatı film olacak insanlar

  • GİRİŞ10.12.2009 09:15
  • GÜNCELLEME10.12.2009 09:15

Bir süre önce beni hayli sarsan bir dokümanter izlemiştim. Konu, ABD'nin Afganistan ve Irak gibi yerlerde kullandığı insansız uçaklarla ilgiliydi. İnsansız uçaklar yerdeki savaşan birliklerin en büyük yardımcıları. Çünkü düşmanı onlar tespit edip vuruyor ve koruma görevi onlarda... Teknoloji harikaları ama işi ilginç kılan nokta, bunları kullanan pilotların bu işi binlerce kilometre öteden, ABD'den yapmaları.

Şimdi düşünebiliyor musunuz; Las Vegas'ta bir eviniz var. Aileniz tipik. İki çocuk, bir köpek ve karınız. Sabah kalktığınızda işe gitmeden önce kahvaltınızı ailece ediyorsunuz. Belki köpeği de dışarıda gezdiriyorsunuz. Karınız dönerken almanız için size alışveriş listesi veriyor, onu öpüp çocukları okullarına bırakıyorsunuz.

Sonra da sevdiğiniz radyo istasyonunu dinleyerek 'İşyerinize' gidiyorsunuz. İşiniz şehrin 50 kilometre dışında bir askeri merkez. Geliyorsunuz, sabah kahvenizi içiyorsunuz. Sonra 'Mesai saati' başlıyor. Barakalarda oluşturulmuş bir pilot alanına giriyorsunuz ve düğmeye basıyorsunuz. En azından 20 bin kilometre uzakta bir yerde öldürücü silahlarla yüklü uçağınız havalanıyor. Kameralarla verilen görüntü de mükemmel. Yerde kendi askerleriniz ve arkadan onları kuşatmak için yaklaşmakta olan düşman güçleri görüyorsunuz. İnsansız uçağınızı onların tepesine dikiyorsunuz.

Yerdekiler uçağı ne duyabiliyor ne de görebiliyorlar. Siz Las Vegas'taki çölün ortasında bulunan çalışma yerinizde kahvenizden bir yudum alıp bir başka düğmeye basıyorsunuz. Ekranda yerde bir patlama oluyor ve düşman birliği artık yok. Onlarca insanın ve onlarla birlikte onları evde beklemekte olan eşlerinin hayatları mahvolmuş durumda. Bu arada sizin büronuzda bir radyodan popüler bir şarkı çalıyor.

Ve tüm gün mesainiz bu şekilde uzaktan öldürerek ve savaşarak geçiyor. Sizin için hiçbir risk yok ama 20 bin kilometre ötede hayatlar daima tehlikede. Bunun psikolojik baskısı da var üstünüzde.

En sonunda mesai bitiyor, masadan ayrılmadan bir ev de bombalıyorsunuz. Bu da bitince arabanıza atlayıp karınızın sabah verdiği listedeki alışverişi yapıyorsunuz. Evde karınız kapıda sizi öpücükle karşılıyor. 'İş günün nasıl geçti?' diye soruyor, siz 'Rutindi, önemli bir olay yoktu' diyorsunuz. Çocuklar koşuyor, size sarılıyor ve bir biradan sonra hep birlikte televizyon seyrediliyor. Ertesi sabah bütün korkunç döngü yeniden başlıyor.

Bu anlattıklarımın hepsi gerçek. Amerikan CBS televizyonunda '60 minutes' adlı bir haber programı var. Orada seyrettim bu dokümanteri ben.

Yaşanan savaş, ölümler filan değil ama bu uzaktan kumandalı pilotların garip yaşamları bana dehşet verici geldi. Bir yanda normali yaşamaya çalışırken bir yandan da müthiş bir anormalliğin içinde bulunuyorsunuz her gün. Bu insanlar hakkında usta bir direktör film yapsa ve adım adım psikolojik çöküşün sürecini anlatsa, örneğin bir Robert de Niro oynasa uzaktan kumanda pilotu olarak, müthiş bir dramatik film olurdu diye düşünüyorum.

***
Hayatı rahatlıkla film yapılabilecek bir başka insan James Jesus Angleton. Meraklısı dışında bu adı bilen pek çıkmaz sanıyorum. James Angleton, 'Soğuk Savaş' döneminde CIA'in karşı casusluk biriminin başındaydı. Yani müthiş güçlü olan KGB'nin Amerikan istihbaratına sızmasını önlemek ve karşı tarafa casus sokmak gibi zor işin başındaydı bu Angleton.

Bir süredir büyük merakla hayatını inceliyorum onun. KGB o kadar saldırgandı ki; o dönemde Angleton işinin doğası gereği paranoyak olmuştu, herkesten Sovyet ajanıdır diye şüpheleniyordu. Aile yakınları, arkadaşları, işteki diğer casuslar onun şüpheyle yaklaşımından kurtulamadılar, herkesi takibe aldı.

Onun sorgulamalarından herkes korkardı. Çünkü çok acımasızdı. Birçok insanın hayatını mahvetti, intiharlara yol açtı. Sadece bir insana güveniyordu. İngiltere'de çalışırken yakın arkadaşlık kurduğu bir İngiliz casusuydu o. Şimdi de bir süreliğine İngiliz ile Amerikan casus örgütleri arasında işbirliğini koordine etmek amacıyla geçici olarak  CIA merkezinde çalışan bir kişiydi bu. Angleton hayatta bir tek ona bildiği her şeyi anlatıyordu. Çünkü iş gereği hem anlatmak zorundaydı hem de eski arkadaşlık nedeniyle ona güveniyordu.

Hayatta herkesten, her şeyden, annesinden bile şüphelenen Angleton'un bu yakın çalışma arkadaşı ve sırdaşının adı Kim Philby'di. Yani KGB'nin İngiliz servisine yerleştirdiği en yüksek düzeydeki casustu o. Yıllarca hem CIA'in hem de MI5'in bütün sırlarını KGB'ye aktardıktan sonra kaçtığı Sovyetler Birliği'nde Philby'ye general rütbesi verildi.
Bana çok dramatik geliyor bu gerçekten yaşanmış hikaye. Angleton'un yaşamı da mükemmel bir film olurdu. Buna eminim.Hatta Philby rolünü de Sir Alec Guinness oynardı herhalde...

Yazının orjinal halini görmek için tıklayınız!

Yorumlar1

  • mehmet tokat 16 yıl önce Şikayet Et
    İŞKENCELERİN ARDINDA DARWİNİST MANTIK VAR. kendi klanı hariç tüm insanları aşağı ırk olarak görenler, insanlara yapılan işkenceyi bi ağacın yaprağını koparmakla bir tutuyorlar. işte pkknın fikri yapısı da bu. siz bu fikri yapıyı yok edici yazılar yazın sayın serdar turgut, sizin de filminiz yapılır, iyi hatırlanırsınız, ahirette de faydası olur belki Allah bilir.
    Cevapla
Haber7 Mobil Sayfa Banner'ı Kapat