İlk kurşun
- GİRİŞ17.05.2026 09:15
- GÜNCELLEME17.05.2026 09:15
Adı Hasan Tahsin’di. 1883 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Binbaşı Seyit Beyin de teşvikiyle Harbiye Mektebine girdi. Mezuniyetinin ardından önce Van’a atandı, sonrasında Kuleli Askeri Lisesinde öğretmenlik yaptı, ardından Mülazım-ı Evvel (üsteğmen) rütbesiyle merkezi Selanik’te bulunan 3. Orduda görevlendirildi. Bu görevi esnasında İttihatçı subaylarla tanışıp teşkilatın silahşorlarından biri haline geldi. Çeşitli eylemlere karıştı. Meşrutiyet sonrası 31 Mart hadisesine müdahale etmek için İstanbul’a gelen “Hareket Ordusu”na katıldı. Ardından tekrar Selanik’e döndü. Meşrutiyetin birinci senesinde “Silah” adında askeri nitelikli bir dergi çıkarmaya başladı. İlk sayısı 23 Temmuz 1909’da yayınlanan dergiyi bir yıl süreyle haftalık olarak yayınladı. Tanınıp şöhret bulmasında askerliğinden ziyade bu yönü ağır bastı. Kendisine “Silahçı Tahsin” denilmeye başlandı.
Bu esnada silahşor subayların faaliyetleri kamuoyunda tepki çekmeye başlamıştı. Tepkiler karşısında zora düşen hükümet ani bir kararla bu subayların ordudan uzaklaştırılarak sivil hayata geçirilmesine karar verdi. Bu karar sonrası Yakup Cemil, Sapancalı Hakkı gibi isimlerle birlikte Hasan Tahsin de ordudan ayrılmak zorunda kaldı. Sonrasında kendini gazeteciliğe verdi. Silah Dergisinin formatını değiştirerek siyasi bir gazeteye dönüştürdü. Silahıyla savunduğu teşkilatına bu defa gazetesiyle siper oldu. II. Meşrutiyet döneminin en tartışmalı gazeteciliğini yaptı. İttihatçı politikaları cansiperane savunurken ateşli, provokatif, tehditkar ve birbirinden sert yazılar yazdı.
“Son günlerde İttihatçı karşıtı paçavralar o kadar çoğaldı ve adileşti ki, memleketimizde ne kadar çok namert, ne kadar çok kahpe, rezil ve ahlaksız varmış diye eseflendim. Bu tehditleri savuran rezil ve kahpelere cevap vermeye değil, hoşt demeye mecbur kaldım.”
Bu satırlar dil ve üslubunu gösteren örneklerden biriydi. Kültürel derinlikten uzak, küfür ve hakaret yüklü ifadeler kimilerinin hoşuna gitse de kısa zamanda bazı hükümet mensuplarını bile rahatsız etmeye başladı. Hükümet sözcüsü gibi hareket etmesi, üstelik kalemini sadece muhalefete değil pasif gördüğü devlet yöneticilerine de yöneltmesi rahatsızlığı artırdı. Selanik Valisi Hüseyin Kazım Kadri gibi kimi yöneticiler “şu baş belası, sarhoş ve edepsiz herifi durdurun” demek zorunda kaldılar.
Onların bu feveranı mıdır yoksa Hasan Tahsin’in hızını artırarak hükümet politikalarını da eleştirmeye başlaması mıdır bilinmez gazetesi kapatıldı. Takibata uğrayıp çeşitli cezalar aldı. Kapatılan gazeteyi “salah” ve “Bomba” adlarıyla tekrar yayınlasa da takibattan kurtulamadı. Gazeteciliği bıraktı, Selanik’i terk edip İstanbul’a döndü.
İstanbul’a dönüşünden sonra İttihat ve Terakkinin istihbarat ve fedai yapılanması olan Teşkilat-ı Mahsusa bünyesine alındı. 1918 yılıydı. Dünya Harbinin olanca şiddetiyle sürdüğü günlerdi. Pervasızlığı ve cesareti de dikkate alınarak Trakya ve Makedonya cephelerinde çete teşkilatı kurmakla görevlendirildi.
Ancak bekleneni veremedi. Üstelik bu işin kendisine göre olmadığını söyleyerek kimseye haber vermeden İstanbul’a döndü. Bu dönüş sonu oldu. Zira görevde laubalilik ve emre itaatsizlik Teşkilat-ı Mahsusa’nın asla affetmeyeceği ağır bir suçtu. Bir akşam teşkilatın merkez-i umumi binasına çağrıldı. Ertesi gün Edirnekapı Mezarlığında cesedi bulundu.
İple boğularak infaz yöntemi teşkilatta bilinen bir mesajdı.
.....................
Adı Osman Nevres’ti.
Hasan Tahsin’den beş yaş küçüktü. 1888 yılında Selanik’te doğdu. Sabatayist kökenli bir ailenin çocuğuydu. İlkokula Şemsi Efendi Mektebinde başladı ardından Feyziye Mektebine girdi. Daha sonraları İttihat ve Terakki Hükümetlerinde Maliyi Nazırlığı yapacak olan Cavit Bey, okulun müdürüydü. Zekası ve çalışkanlığıyla dikkatini çeken bu genci himayesine aldı.
Okul yıllarında babası Recep Ağa malını mülkünü satarak ticaretle uğraşmak için İstanbul’a taşınmış ancak Osman Nevres onlarla gelmemişti. Feyziye Mektebini bitirinceye kadar Cavit Beyin gözetimi altında Selanik’te kaldı. Onun da etkisiyle rejim sorunlarıyla ilgilenmeye, mason localarıyla, gizli örgütlerle, komitacılarla ilişki kurmaya başladı. 1910 yılında Cavit Beyin İttihatçılardan sağladığı bursla Sorbonne Üniversitesinde siyasal bilimler eğitimi görmek üzere Paris’e gitti. Burada İttihatçıların Paris kanadından isimlerle tanıştı.
Kısa zamanda sıkı bir İttihatçı oldu. Zaten heyecanlı ve maceraperest bir yapısı vardı. Bir anda parlar, hiç düşünmeden ortaya atılırdı. Daha öğrenciyken yaşadığı “sinema olayı” bunun en canlı örneğiydi.
1911 yılında İtalyanlar Trablusgarp’a saldırmış, bu saldırıyı meşru gösteren belgesel bir film hazırlanmış sinemalarda gösterilmeye başlanmıştı. Filmin Paris’te Olimpia Sinemasındaki gösterimi esnasında kendini tutamayarak sahneye fırladı, perdeyi kurşun yağmuruna tutarak filmi protesto etti.
Tutuklanıp gözaltına alınsa da; bu olaydan sonra müthiş bir şöhrete kavuştu. Paris’ten İstanbul’a kadar her tarafta onun adı konuşuldu. Gazeteler günlerce ondan bahsettiler.
1913 yılının sonlarında İstanbul’a döndü. Balkan Savaşlarının bitip Dünya Harbine doğru koşar adım gidildiği günlerdi. Saflar belli olmuş, paktlar kurulmuştu. Osmanlı Devletinin ittifak devletleri safında yer alacağı neredeyse kesin gibiydi. Almanya ve Bulgaristan ile gizli anlaşmalar yapılmış, savaşın gidişatı üzerine planlar hazırlanmıştı.
Tam da bu günlerde Buxton Kardeşler krizi patladı.
Noel Buxton ve Leland Buxton adında iki İngiliz milletvekili, Balkan Komitesi adına bölgedeki devletleri dolaşıyor, onları İngiltere safına çekmeye çalışıyordu. Özellikle Romanya’nın durumu kritikti. Bu ülkenin İngiltere safında savaşa girmesi demek, dört ittifak devletinin birbirleriyle bağlantılarının kopması demekti.
İttihat ve Terakki yönetimi, çareyi Buxton Kardeşlerin ortadan kaldırılmasında buldu.
Görev, Teşkilat-ı Mahsusa’ya verildi.
Teşkilat Başkanı Kuşçubaşı Eşref Beyin aklına ilk onun adı geldi. Sinema Olayının ateşli gencini yanına çağırdı.
“Sana Bükreş yolu gözüktü. Balkan ülkelerini bize karşı kışkırtan bu iki belayı bir biçimde zararsız hale getireceksin” dedi.
Görevi tereddütsüz kabul etti. Kendisi için hazırlanan sahte bir pasaportla Romanya’ya gitti. Pasaportundaki bilgilere göre mesleği gazeteci, adı Hasan Tahsin’di.
İttihatçılar, emre itaatsizlikten infaz ettikleri İstanbullu fedainin adını Selanikli yeni fedailerine vermiş, yine Balkanlar üzerinde tarihi bir göreve göndermişlerdi.
2 Ekim 1914 günü Buxton Kardeşlerin konuşmacı olarak katıldıkları toplantıya girmeyi başardı. Tabancasını çekip peşpeşe tetiğe bastı. Leland Buxton’un yaralandığı saldırıdan Noel Buxton yara almadan kurtuldu.
Suikast sonrası yakalanıp mahkemeye çıkarıldı. Beş yıl hapis cezasıyla Bükreş’te bir hapishaneye konuldu.
Bu arada, başarısızlıkla sonuçlanan suikast sonrası Buxton Kardeşler çalışmalarına ve temaslarına devam edecek, Londra’ya döndüklerinde İzmir’in Yunanlılara verilmesini teklif edeceklerdi. Romanya, İtilaf Devletleri safında savaşa girecek, İttifak kuvvetleri ilk ağızda Romanya’ya saldırıp başkent Bükreş’i ele geçireceklerdi.
8 Aralık 1916 günü iki yıl kaldığı Bükreş Cezaevinden çıkarılan Osman Nevres, önce İstanbul’a getirildi ardından tedavi için İsviçre’ye gönderildi. Bir yıl sonra da İttihat ve Terakki muhalifi olarak ülkeye dönüp sessizce İzmir’e yerleşti.
Bu arada yeni kimliğini fazlasıyla benimsemiş, kendini Hasan Tahsin olarak tanıtıp bu isimle kartvizit bastırmış, Dr. Avni Muhittin beyle bir şirket kurup ticarete soyunmuş, “Hukuk-u Beşer” adıyla bir gazete yayınlamaya başlamıştı.
Sessizliğe gömülen hayatı Mondros Mütarekesinden sonra yeniden hareketlendi. İzmir’in Yunanlılara verildiği haberleri üzerine oluşturulan “Redd-i İlhak Heyet-i Milliyesi” derneğinin kurucuları arasında yer aldı. İşgalden bir gün önce Maşatlık’ta yapılan protesto gösterilerini organize etti. Belediye başkanı Hacı Hasan Paşadan sonra Hukuk-u Beşer Gazetesi başyazarı olarak ateşli bir konuşma yaptı. Halkı direnişe çağırdı.
15 Mayıs 1919 sabahı, Yunan savaş gemileri İzmir’e çıkartma yaptılar. İzmir Metropoliti Hrisostomos gelenleri takdis etti. İşgal askerleri yerli Rumların alkış ve tezahüratları arasında iskeleden Konak Meydanına ilerledi. Saat Kulesini geçip Kemeraltı girişine gelindiğinde art arda silah sesleri patladı. Efzun Alayının başındaki bayraktar vurularak yere düştü.
Tetiğe basan Hasan Tahsin miydi? Beş yıl önce Buxton Kardeşleri öldüremeyen genç gazeteci, onların teklifiyle işgale gelen Yunan ordusuna ilk kurşunu atarak tarihi bir mesaj mı vermişti?
Bu konu muallakta kaldı. “İlk Kurşun” meselesi İstiklal Savaşı tarihimizin en önemli olaylarından biri olarak gündemden hiç düşmese de ilk kurşunu kimin attığıyla ilgili tartışmalar yıllarca sürdü. Dönemin hükümet raporlarında ve yazışmalarda Hasan Tahsin veya Osman Nevres ismi geçmedi. Ancak günün gazetelerinde Hukuk-u Beşer Gazetesi başyazarının Yunanlılar tarafından katledildiğiyle ilgili çok sayıda haber ve makale yayınlandı.
1942 yılında emekli subay Rahmi Apak’ın kaleme aldığı “İstiklal Harbinde Garp Cephesi Nasıl Kuruldu?” isimli eserde ilk kez yağız bir delikanlıdan bahsedildi. Onu Yusuf Ziya Ortaç takip etti. Çınaraltı dergisinde Efzun Alayı bayraktarını yere seren yağız delikanlının Hasan Tahsin olduğunu, ilk kurşunu onun attığını yazdı. 1960’lardan sonra Şevket Süreyya Aydemir’den Fahri Can’a, Cemal Kutay’dan Samim Karagöz’e, Ömer Sami Coşar’dan Hasan İzzettin Dinamo’ya kadar birçok tarihçi, Hasan Tahsin üzerinde mutabakata vardı. 1970’li yılların başında, Atina’ya Metropolit Hrisostomos’un heykelinin dikilmesi, konuyu iyice alevlendirdi. İzmir Gazeteciler Cemiyeti tarafından “İlk Kurşun Anıtı”nın dikilmesi için ülke genelinde kampanya başlatıldı. Kıbrıs davası nedeniyle Türk-Yunan ilişkilerinin iyice gerginleştiği o günlerde Kampanyaya her kesimden geniş katılım oldu. Konak Meydanında elbirliğiyle yapılan “Hasan Tahsin İlk Kurşun Anıtı” 15 Mayıs 1975 günü Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından açıldı.
Böylece ilk dönemlerde dile getirilen farklı görüş ve anlatıların üzerine kalınca bir çizgi çekilmiş oldu. İlk kurşunun Hasan Tahsin tarafından atılarak İstiklal Harbinin başlatıldığı tezi tarihi bir bilgi olarak kabul edildi.
Zekeriya Yıldız / Haber7
Yorumlar8
-
Cihad
45 dakika önce
Şikayet Et
Yani bize şimdi tarih diye anlatılanların alayı bir esatiri evvel oluyor... Evvelkilerin masalları uydurmaları... Gerçek tarih ne zaman anlatılacak bir ortam kurulacakta hakiki benliğimize döneceğiz.. Kaleminize sağlık...
Beğen
Cevapla
-
kaya karabulut
45 dakika önce
Şikayet Et
dönemin ingiliz muhibleri cemiyeti izmir şube kurucu başkanı kimdi? tabiki hasan tahsin. hem nalında var hemde mıqında
Beğen
Cevapla
-
Taner Saydan
1 saat önce
Şikayet Et
Film izler gibi okudum. Ellerinize sağlık
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
Yalçın
1 saat önce
Şikayet Et
Gercek tarihi bilgileri bizenaktardığınız için rabbim razı olsun sizden..sağolun varolun...
Beğen
Cevapla
Toplam 2 beğeni
-
Son
1 saat önce
Şikayet Et
Belediyebadkanlari araclarinin arkasına isimyazdirmaktan baz geçsinler özellikle Mersin belediyeleri baskanlaroı belediye naskanı oldunuz biseymi oldunuz ozelliginiz e reklamdan başka hizmet yok calin çırpın
Beğen
Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle