Dedikodu ihtiyacı
- GİRİŞ09.06.2009 09:54
- GÜNCELLEME09.06.2009 09:54
Günümüzün genç bir yazarının aklına Tolstoy’u Çehov’u, Shakespeare’i kıskanmak gelmez. Nasıl ki genç bir müzisyen Mozart’ı, Beethoven’i kıskanmazsa, edebiyatçı da bu büyük isimleri bırakır, kendi kuşağına, kendi ülkesine bakar.
Rekabet içinde olacağı, koşulları kendisine benzeyen kişileri kıskanır insan.
Bir Türk genci, dünyayı kavramaya başladığı zaman zaten “zengin” ya da “ünlü” olarak tanıdığı aileleri kıskanmaz. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı aileleri... Bunları kıskanmak, niye servetleri var diye düşünmek kimsenin aklına gelmez.
Ama kendi ömür dilimi içinde yarışa giren ve merdivenleri hızla tırmananlara karşı ölümcül bir nefret duyar.
Giderek zenginleşenleri, ünlü olanları sevmez. Çünkü onların varlığı ve başarısı, kendisine sürekli olarak başarısızlığını, beceriksizliğini hatırlatmaktadır.
O “başarılı” akranlarından, meslektaşlarından söz edildiği zaman, yargılanıyormuş gibi bir duyguya kapılır.
Bu yüzden de elindeki tek silahı işletmeye başlar: Dedikodu.
“İyi ama biliyor musunuz ki o pek beğendiğiniz beyefendi yalancının biridir, o başarılı yazarın romanlarını başkası yazar, o hanım kleptomandır vs. vs.”
Böylece o başarılı kişilerden hem intikamını almakta, hem de kendini rahatlatmaktadır.
Bu açıdan dedikodunun bir çeşit tedavi olduğunu düşünüyorum ben.
Dünyada herkesin az ya da çok ama mutlaka başvurduğu, nevrozlarını giderdiği, kendisini haklı çıkardığı bir ruhsal tedavi.
Mahallelerde kadınlar komşularını çekiştirir, başkasını değil.
Dizide gördüğü zengine hayran olur, onun milyon dolarlık yeni otomobilini alkışlar ama komşusu elden düşme bir külüstür almayagörsün; hemen kaplan kesilir, “Ben onun o arabayı nasıl aldığını bilirim” diye bilgiç bilgiç fısıldar. “Ayol adam düpedüz rüşvetçi. Hem o kız da her sabah üniversiteye gidiyorum diye evden çıkıp kimbilir nerelerde sürtüyor. Yok, yok kardeş, azıcık aşım kaygısız başım. Böyle servet olmaz olsun.”
Milyonlarca insan her gün böyle konuşur. Dedikodu, toplumu bir örümcek ağı gibi sarar.
Gazete köşelerinde de rastlayabilirsiniz bu ihtiyacın karşılanışına, akademik dünyada da, sanatçılar arasında da.
Dedikodu yapanın da o anda dedikodusu yapılmaktadır. O da bunu bilir ama düzen böyledir. Herkes birbiri aleyhinde fısıldaşmak ihtiyacı içindedir.
Böylece toplum bir dedikodu cennetine ve cehennemine sürüklenir.
Bu yüzden dedikodu insanoğlu için ekmek kadar, su kadar vazgeçilmez bir şey.
Hz. Muhammed “Bir insanın arkasından dedikodusunu yapmak, onun ölü etini yemek gibidir” demişti ama medya egemenliği çağında “ölü eti” çok lezzetli bir yiyeceğe dönüşmüş durumda.
Zülfü Livaneli - Vatan
zlivaneli@gazetevatan.com
Yorumlar5