Sunay Akın: En büyük ihanet bizim

Orhan Pamuk'un aldığı ödülle ilgili haberleri, diğer ödüllerle kıyaslayan ünlü şair Sunay Akın, ' Asıl ihanet bu... Bizim kendimize yaptığımız ihaneti, hiç kimse bize yapmamıştır' dedi.

Sunay Akın: En büyük ihanet bizim
Sunay Akın: En büyük ihanet bizim
GİRİŞ 19.02.2007 14:30 GÜNCELLEME 19.02.2007 14:30

Solmaz Akça'nın röportajı 


Şiirleriyle ve hayata bakışıyla farklılığını ortaya koyan, oyuncakların kralı olan bir adam... Sunay Akın... Hayata gamzelerine düşmüş tatlı bir tebessümle bakıyor ve İstanbul'un gizli tarihine bekçilik edip, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini masal tadında bizlerle paylaşıyor. Bizde bu masalın bir yerinden daldık içeri ve masal tadında bir röportaj gerçekleştirdik. Buyrun siz de sislerin arasından dalın içeri, bilmediğiniz bir ufak geçmiş karşılayacak ilerleyen satırlarda sizi...

* Öncelikle Orhan Pamuk'a verilen nobel edebiyat ödülü ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Orhan Kemal adınada konulan bir edebiyat ödülü var. Haldun Taner adınada konulan bir edebiyat ödülü var. Daha pek çok edebiyatçılarımız adına konulan edebiyat ödülleri var. Bunlar çok değerli ödüllerdir. Ve onlarla ilgili gazetelerin bırakın ön sayfalarında, içlerinde bile en ufak bir haber göremezsiniz. Ve televizyon bırakın birinci haber yapmayı, onlardan hiç söz etmez. Şunu soruyorum; Orhan Pamuk, Türklüğe hakaretten yargılandı. Peki Türk edebiyatçıların adına konulan ödülleri görmemezlikten gelen bu yapı mıdır? Türklüğe hakaret eden, yoksa diğerleri mi? Edebiyat yine popüler kültürün bir parçası olarak algılandı bu ödül sonrasında da... Yani bizim edebiyat ödüllerimizin, Türk edebiyat ödüllerinin hiç anılmaması, haber olmamasının nedeni adlarına ödül konulan o değerli yazarlarımızın ve onları kazananların Türk oluşundan başka nedir? Asıl Türklüğe hakaret bu! Hiç kimse kusura bakmasın. Ben herkesin baktığı pencereden bakmam hayata. Çünkü orada bir koyun bakışı var, başka bir şey yok. At gözlükleriyle bakmak var. Ben Orhan Pamuk ödülü alınca bütün o haber, bütün o yaygarayı böyle değerlendiriyorum. Peki neden Orhan Kemal edebiyat ödüllerine aynı ilgiyi göstermiyoruz? Bizim kendimize yaptığımız ihaneti, hiç kimse bize yapmamıştır. Biz yapıdan söz ediyoruz. Yoksa Orhan Pamuk'un edebiyat ödülü almasına her kitapsever sevinir. Sevinemeyen ancak kitapsevmeyenlerdir. Büyük bir olaydır. Orhan Pamuk'un slogonist söylemleri son derece sığdır! Onların hiçbirine katılmıyorum. Fakat şunu da biliyorum ki; bu ülkeyi sevdiğini söyleyen, bu ülkenin değerlerinden yıllarca söz edip bu ülkeye ihanet edenler kadar ihanet etmemiştir Orhan Pamuk. Bu ülkeyi sevdiğini söyleyip, bu ülkenin tarihi değerlerine sahip çıktığını söyleyip, bu ülkenin tarihini, doğasını katleden, tarihi eserlerini yıkan, kirleten midir, Türklüğe hakaret edenler yoksa Orhan Pamuk mu? Orhan Pamuk'a sıra gelmez o sıralamada ona bakarsak. Ve üstelik, bütün dünyanın ışıklarını Türk edebiyatına tutturduğu için bu ödül sayesinde ona teşekkür edelim. Orhan Pamuk bizim Orhan Pamuk'umuzdur. Söylediği abuk sabuk sözler her zaman tartışılır. Her zaman kendi içimizde hallederiz. Bu bizim sorunumuzdur.

BECERİKSİZ

Kabuğunu koparmadan
ne bir elmayı soyabildim
ne de iyileştirebildim bir yaramı
ama karşıma çıkınca
kızmadım hiç elma kurduna
bendim çünkü bıçağı saplayan
onun yurduna

Sunay Akın


* Tarihimize ve güzelliklerimize sahip çıkamadığımızı söylediniz. Yıllar önce İstanbul'un taşı, toprağı altınmış. Altınlarını bozdura bozdura elimizde şimdi taşla, toprak kaldı. İstanbul kültür mirası listesinden çıkarılmakla yüz yüze geldi. Sizce İstanbul'u kurtarmak için ne yapmalıyız?

Ne güzel işte. Hemen bu anlattıklarımın arkasından gelen çok güzel bir soru. Yani İstanbul'a bütün bu kötülüğü kendi Türk tarihimize, Türk kültürümüze Orhan Pamuk mu yaptı bunları? Orhan Pamuk'un dediği içi boş bir laf. Tarihin gerçekleri arasında yok olmaya mahkum bir laftır. Eee kız kulesini müze yerine, lokanta yapan kim? Orhan Pamuk mu? Atatürk, Dolmabahçe sarayında ölmemiş olsaydı orayıda müze değil otel yapardık biz. Yalan mı? Eee hangisi hakaret bu millete, bu kültüre? Demokrasinin, aydınlanmanın yolu müzelerden geçer. Öteki olanı, farklı olanı algılamanın yeri müzelerdir. Bugün Amerika tankıyla, topuyla, tüfeğiyle ayakta durmuyor. Binlerce müzesi var. Biz ayakta duramıyoruz. Ölüp parçalanma tehlikesi altındayız. Neden? Çünkü müzelerimiz yok! Çünkü çevreyi koruma anlayışı müzelerden geçer. Siz eğer bir toplumun müzelerini oluşturur ve o toplum müzelerden geçerse o zaman o toplum geleceğini, yarınını, kültürünü korursunuz. Çünkü o müzelerden geçen nesiller tarihi eserleri yakıp, yıkmaz. Korur... Müze, sözcük olarak ilham perisi demektir. Eğer biz geleceğimize güvenle bakamayan bir toplumsak, yaşama sevincini giderek kaybediyorsak, bu ilham perimizin olmamasındandır. Yani müzelerimiz yok. Bu kadar önemlidir. Daha millet bunu anlamadı. Yani Avrupa birliğine üye ülkeler önce zengin olup (bizdeki adıyla parayı bulup) o paralarla mı müzeleri kurdular yoksa müzeleri açıp oradan geçerek mi bugünkü konuma geldiler? Tabiki doğru yol ikincisi. Önce müzeleri kurdular. Eee hani nerde bizim müzelerimiz? Haydarpaşa garı boşaltılıyor. Otel yapmak istiyorlar. Haydarpaşa garını müze yapalım diyenler ciddiye alınmıyor. Paris'te orsay garı vardır. Orsay garı boşaltılınca müze oldu. Şu anda müze. Biz Haydarpaşa garını müze yapacak düşünceyi, bu kültür politikalarını üretmezsek neyin birliğine üye alıcaklar bizi? Avrupa birliğine giden yol nerden geçer biz daha bunu anlayamadık, kavrayamadık. İşte ben bunları anlatmaya çalışıyorum, çabalıyorum. Diyorum ki; 'ey millet, yanlış yola götürülüyorsunuz. Bu tarafa gelin.' İstanbul oyuncak müzesi bu samimiyetimin, bu inancımın yoludur. İspatıdır, kanıtıdır. Dedim ya balık hafızası bir toplumuz, her şeyi kolay unutuyoruz. Evet, çünkü müzelerimiz yok. Müzeleri olan bir toplum unutmaz. Müzeler bir toplumun belleğidir, hafızasıdır.

* Peki İstanbul oyuncak müzesinde durumlar nasıl? Oyuncaklar bekledikleri ilgiyi görüyorlar mı?

Çok... Bizim insanımız çok güzel. Özellikle öğretmenler, okullar akın akın geliyor. Sonra hafta sonları anneler, babalar. Şu anda içindeyiz, görüyorsunuz. Çocuklarını alıp geliyorlar. Burada bu kapıdan içeri giren bir anne ya da baba kapıdan girerken bir eliyle çocuğunun elini tutuyor, geziyor. Ayrılırkende öteki elinden kendi çocukluğu tutuyor. Burada çocuklar anne ve babalarının çocukluklarıyla tanışıp arkadaş oluyor. İnsanımız çok duyarlı, çok ilgili. İlgisiz olan ne yazık ki devletimiz! Ne yazık ki yönetimler. Bu arada Kadıköy belediyesini ayrı tutuyorum. Çok büyük katkısı var Kadıköy belediyesinin. Sokağı baştan aşağı güzelleştiriyorlar. Eski Kadıköy sokağına dönüştürüyor. Selami Öztürk'le, fen işleri müdürü Düzgün Meriç hep buradalar. Biz ne yaparız diye çırpınıyorlar. Çok mutlu ediyor beni. Umarım bu devam eder ve devletin , yönetimin diğer kademelerinde de aynı ilgiyi görürüz. Ama öyle değil! Onun dışında ilgi gösteren yok! Şu anda çok ağır vergiler ödüyoruz. Çünkü müzeciliğin kuruluşu, statüsü belli değil. Bizde ya devlet müze kuruyor ya da holding vakıfları. Yani bugün bir Koç'un , Sabancı'nın, Eczacıbaşı'nın açtığı o müzeler -hepsi çok değerli, hepsini çok seviyorum- aslında vakıf hizmeti, vakıfçılık yapıyorlar. Müzeciliğin yapısı yok. Olmadığı içinde yapamıyorlar. Fakat ben, ben müze olarak kuruluşun devlet tarafından tanınmasını istiyorum. Onun sıkıntısını çekiyorum. Bu tarihi köşk benim, bende burayı yıkıp apartman yapmayı bilirdim. Ya da bu tarihi köşk haliyle kiraya verip ayda binlerce dolar almayı bilirdim. Hepsinden feragat ediyorsunuz ve içine çok değerli bu oyuncakları koyup, dünyanın en iyi oyuncak müzesini kuruyorsunuz. Ama buraya ben her ay kira stopaj vergisi ödüyorum. Devlet benden kira stopaj vergisi bile alıyor. Yer benim! Bu ne utançtır. Bilir misiniz dünyada hiçbir müze kar etmez. Dünyada kar eden müze yoktur. Kaldı ki zaten müzeler kar etmek amacıyla da kurulmazlar. Ve her müzeye devlet yardım eder. Sponsorları vardır, yardım ederler. Devleti bırakın yardımı, sırtımda bir kambur, bir yük gibi taşıyorum. Ağır vergiler alıyorlar benden. Lafta takdir ediliyor. Ama sırtımı dönünce, bıçak saplanıyor. Bu da çok ağrıma gidiyor. Ha ben bu yola çıkarken bunları biliyordum. İşte bu özel, sivil müzeciliğin sırtındaki bıçaklar çıkarılmalı. Ki yeni müzelerimiz olsun. Aydınlanmaya giden yol müzelerden başlar. Peki kim kuracak o müzeleri? Yeni bir müzemizin olması için yeni duyarlı bir holdingimizin olmasını mı bekleyeceğiz? Yoksa Türkiye'de çok güzel kolleksiyonerler var. Devletin elinde, vakıflarda yıkılcak, yıkılmak üzere olan, altından geçerken başıma taş düşecek, diye korktuğumuz çok güzel tarihi binalar biliyorum. Yok mu Beyoğlu'nda? Bir yığın... Eee bunlar neden o kolleksiyonerlere verilmez ve başına kültür sponsorluğu yasası çıkarılarak, bir firmada kapital olarak katkıda bulunmasına karar verilmez. Bu ülkede iş yapan çok yükselme grupları var. Tutacaksın kolundan getireceksin oraya sponsor yapacaksın onları. Bunun yasalarını çıkarmak gerekiyor. Kültür politikası nedir? Ne iş yapılır kültür alanında? Asıl olan budur arkadaşlar. Gelişmiş ülkeler kültür politikalarıyla ayakta duruyor. Ekonomi politikalarıyla değil! Çünkü para hep aynı paradır. Önemli olan para kimin elinde? Para kültürlü insanın elindeyse korkma. O ülke kalkınır. Eğer para kültürsüz bir insanın elindeyse işte bugünkü Türkiyeolur. Açı; aç, yoksulu daha yoksul, kentler, tarih her şey yok olup gider...


İnsan yorucu geçen bir günün ardından gider duş alıp, bedenini yıkar. Ya ruhu? İşte insanlarda burada temizlenir, ruhunu arındırır.


* Müzenizin adı 'İstanbul Oyuncak Müzesi' İstanbul'un en çok hoşunuza giden, sizi en çok etkileyen yeri neresidir peki?

Burası... İstanbul'da buradan daha güzel bir yer yok. Çünkü burada düşlerin, hayallerin tarihi var. İstanbul Oyuncak Müzesi zaten bizim ülkemizde bir ilk... Ama dünyadaki benzerleri arasında da en güzeli. Sahne tasarım sanatçısı 'Ayhan Doğan' tasarladı burayı. Burada her oda bir tiyatro sahnesi gibidir. Oyuncak ve düşlerin tarihinde birbirinden değerli oyuncaklar var burada. Burası büyülü bir yer. Buraya çok sık aralıklarla gelenler var. Bir ziyaretçi dedi ki; 'Sunay bey, burada ruhumu yıkıyorum.' Ne güzel... İnsan yorucu geçen bir günün ardından gider duş alıp, bedenini yıkar. Ya ruhu? İşte insanlarda burada temizlenir, ruhunu arındırır. İnanın bana İstanbul Oyuncak Müzesi, İstanbul'un tarihinde bir milat. Herkes İstanbul'u yıkıp, yakıp İstanbul'dan para kazanma derdindeyken, ben tarihi köşkümü İstanbul'a açtım. Ona armağan ettim. Önemli olan İstanbul'dan bir şey almak değil. İstanbul'a bir şeyler sunabilmektir. Ben burada bunu yaptım. Sözde yıkarak, birileri daha çok para kazansın diye, sözüm ona düzenlemeler yapmak hiçbiri İstanbul'a hizmet değildir. İstanbul'da bunu yutmuyor zaten. İnsanları kandırabilirsiniz ama İstanbul'u kandıramazsınız. Bu bahsettiğim yasalar çıkarılmalı. İstanbul'a birbirinden güzel müzeler kazandırılmalı. O zaman İstanbul hakettiği ilgiyi görecektir dünyadan. O zaman İstanbul kültür mirası listesinden çıkarılmalı gibi bir tehlike yaşamayacaktır. Budur Türklüğe hakaret asıl! Ben insanıma bunları değer görüyorum. Değer görmeyen, bunları yapanlarda işte onlardır. Batının karşısında böyle mahcup duruma düşürenler, ben onlara kızıyorum. Ermeni yasa tasarısı meclisten geçti. Ben onlara kızmıyorum. Onların karşısındayım ama asıl sorun içimizde bunu anlatmaya çalışıyorum. Öz eleştiri yapmalıyız. Bizi tüketen biziz...

* İstanbul'un keşfedilmemiş, bizim bilmediğimiz ama sizin bildiğiniz birçok hikayesi vardır. Bu hikayelerden birini okurlarımız için bizimle paylaşır mısınız?

Çanakkale geçilmedi, diyoruz ya... 1915 yıllında elbetteki orada çok büyük bir direniş gösterdik. Ama Çanakkale aslında düşman güçler tarafından geçildi. 18 Mart'ta denizüstü harekatını durdurduk sonra kara harekatına başlandı. İşgal güçleri onları orada da durdurduk. Fakat AE2 kodlu bir Avusturalya denizaltısı Çanakkale Boğazı'nı geçti. Ve boğazda onun açtığı yolu izleyen dokuz İngiliz, bir Fransız denizaltısı da Marmara'ya çıktı. Ve Marmara'da pek çok gemiyi batırdı. Bu bilinmez. Dahası E11 kodlu denizaltı İstanbul'a geldi, kız kulesinin açıklarına. O sırada Tophane'de bir gemi cephane yüklenip Çanakkale'ye götürülecek ve o İngiliz denizaltısı o gemiyi torpilledi. İngiltere bu olayı gazetelerinde İstanbul'u vurduk diye yansıttı. Oysa savaşlarda sivil halkın yaşadığı yer askeri hedef değildir, torpillenemez. Bu ne büyük bir soykırımdır. Anlıyor musun? Dostum bu bir satranç oyunu. Bilmeyenler çeksinler ellerini... Biliyor gibi davranıp bizi daha da köşeye sıkıştırmasınlar. Kendi insanlarımızdan bahsediyorum. Karşı tarafa değil. sorun sensin. Sen bu oyunu bilmiyorsun. Bu taşları göremiyorsun. Seni kim yönetiyor? Karanlık yönetiyor. Durum böyle olunca o yıllarda müttefiğimiz olan Almanya, İstanbul'u korumak üzere bir denizaltı gönderdi. O21 kodlu denizaltı İstanbul 'a geldiğinde o sırada İstanbul'da bulunan Hegel adlı alman denizaltının kaptanıyla görüştü. Çünkü bu Hegel bir arkeolog. İstanbul'u korumakla görevli denizaltının kaptanına dedi ki Hegel; senin geminde bir kayık var mı? Alman kaptan şaşırdı. 'Yok! Ne yapacaksın kayığı?' 'Ben arkeoloğum, dedi. Bir yeri araştırıyorum, planını çıkaracağım bana bir kayık lazım. Ama Türkler kayıklarını vermiyor. Çünkü çalışma yapacağım yerde cinler varmış, uğursuzmuş orası.' Alman denizaltının kaptanı diyor ki; (bu konuşmalar İstanbul'da oluyor bak o sırada 1915'te) ya diyor, benim denizaltımda bir şişme bot var. İşine yarar mı? 'Yarar,' diyor. Ve Hegel adlı arkeolog Çanakkale savaşının yaşanıldığı günlerde İstanbul'da, İstanbul'u korumakla görevlendirilen o alman denizaltındaki şişme botu alıyor. Ve böylelikle Yerebatan Sarnıcı'nın ilk planı çıkıyor. İşte hiç bilinmeyen , çok diplerde bir İstanbul hikayesi....

* Hayata sanki gamzelerinize düşmüş bir tatlı huzurla bakıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?

Bunun sırrı Charlie Chaplen yani Şarlo'dur. Şarlo'yu çok seviyorum. O benim hayattaki en büyük öğretmenimdir. Ondan öğrendim. Tüm zorlukların üstesinden gelecek güç insanların gülümsemesinde vardır. En zor an da bile , en karanlık gecede bile başını kaldırıp gökyüzünde yıldız arayacaksın. Şarlo, budur. Hayat bir okul. Okullardan daha büyük, daha güzel bir okuldur hayat. Sinema, kitaplar, heykeller, tiyatro, müzik bütün o sanat eserlerini üretenler öğretmenlerimizdir. Ben bütün o sanat eserlerini üretenleri öğretmen belledim. Onlar hep yanımda. Onların öğretisi ile onların yolundan yürürsen hep gülersin. Geleceğe, aydınlık günlere olan inancını kaybetmemek bunun sırrı.

GİDERKEN

Bilerek mi yanına
almadın giderken
başının yastıkta
bıraktığı
çukuru
Güveniyordum
oysa ben sevgimize
vapur iskelesi
ya da tren istasyonundaki
saatin doğruluğu kadar
Beni senin gibi
bir de annem terketmişti
ki göbeğimde durur
onun yokluğundan
bana kalan
çukur

Sunay AKIN

* Yazmak isteyen gençlere yazma önerileriniz nelerdir?

Yazsınlar, yazsınlar, yazsınlar... Ama şunu bilsinler ki beyinlerinde taşıdıkları sözcük sayısı kadar yazarlar. Daha verimli yazı yazmak istiyorlarsa çok okumaları gerekiyor. Gençlerimizde gördüğüm eksik yeterli okumaları yapmadan yazma eylemine geçiyorlar. Ve okuma oranı ne yazık ki çok düşük. Sizde bir şeyler birikir, bunlar yazı olup taşar. Ama siz kabınızı çok geniş tutmalısınız. Kabınızı genişletmelisiniz. Bu da okuyarak olur. Hayat akıp gidiyor. Herkesin elinde bir kap vardır. Herkes bu kabı kadar su dolduruyor hayattan. Kimisi koskoca bir kovayla geliyor, kimisi annesinin koca çamaşır leğeniyle, kimisi de fincan tutuyor. İşte çoğaltmalıyız, çoğaltmalılar bunu. Çok okumalıyız, çok okumalılar. Ve dünyayla ilişki içinde olmalılar. Sanat etkinliklerini takip etmeliler. Haritaya bakmayı unutmamalılar. Bu gezegende yalnız değiliz...

YÜREĞİM

Yüreğim
Islaktır benim
Kuytularda ağlamaktan
Ve hafif uçuktur rengi
Kurusun
Diye kaç kez
Güneşe asılmaktan...

Sunay Akın

* Siz yazarken neler yaparsınız? Bir ritüeliniz var mı?

Ben taşıran damlaya inanırım. Benim için yazmak taşan damladır. Önce kabımı doldururum. Ama damla damla doldururum. Çok okur, çok araştırır, çok düşünürüm. Ben bu işin hakkını verdiğimi düşünüyorum. Çünkü bir yerde bir bilgi, bir metin, bir kitap var deseler kalkıp kilometrelerce yol gidiyorum, dolaşıyorum. Ve bütün bunları yaparken amacım karanlıktaki insanlara ışık taşımak. Yazarlar ve sanatçılar ışık taşıyıcılardır. Bir ışık aydınlıkta değil, karanlıkta daha güzel ve anlamlıdır.

* Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.

akca@medyyakulisi.com              


(Medya Kulisi)

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Çevreyi kirletmeden bir kez daha düşünün! Bakanlıktan milyarlık ceza
Haluk Levent'in kripto para vurgunu da ortaya çıktı! Binlerce kişinin parası buhar olmuş