MİT ajanı simitçi gördüklerini anlattı

Artık bir efsane haline gelen simitçi kılığındaki ajan ortaya çıktı. 24 yıllık MİT görevlisi Yılmaz Tekin, yaşadıklarını ve simit parasını nereden bulduğunu anlattı.

MİT ajanı simitçi gördüklerini anlattı
MİT ajanı simitçi gördüklerini anlattı
GİRİŞ 05.10.2005 07:26 GÜNCELLEME 05.10.2005 07:26

Üniversite kampuslarında simit ve kokoreç satan ‘kamu görevlileri’ öğrenciler arasında yıllarca espri konusu oldu. Sivil polis veya istihbaratçı olduğundan kimsenin kuşku duymadığı bu görevlilerden biri ilk kez Aksiyon’a konuştu. 24 yıllık MİT görevlisi Yılmaz Tekin, simitçi olarak yaşadıklarını ve simit parasını nereden bulduğunu anlattı.

Üniversite yıllarının değişmeyen sohbet konuları arasında “sivil polis veya MİT’çi simitçi” özel bir yere sahipti. İstanbul Üniversitesi’nde başörtülü ve top sakallı öğrencilerin takip edildiği bir dönemde, kampusun ortasında kurduğu tezgahta simit satmaya çalışan kamu görevlisine yaklaşan öğrencilerin “Memur bey tazesinden bir simit alayım.” dediğine birçok kişi şahit oldu. 1960’ların başında hız kazanan öğrenci eylemlerine karşı kimi zaman devletin gövde gösterisi kimi zaman da basit bir istihbarat yönetimi olarak kullanılan ‘simitçilik’, sahadan istihbarat toplamanın önemli bir ayağı oldu. Yıllardır bir dizi tartışmaya da sebep olan ‘simitçilik’ kamuflajı bugüne kadar devletin resmî görevlileri tarafından ne doğrulandı ne de yalanlandı. Ancak geçtiğimiz aylarda ilk kez bir istihbarat görevlisi ‘simit’ olayını doğrulayan bir kitap yayımladı. Emekli MİT görevlisi Yılmaz Tekin, görevi sırasında yaşadıklarını mizahi bir dille anlatan “Simitçi mi? MİT’çi mi?” kitabında bu tartışmalara açıklık getirdi. Millî İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) 24 yıl çalışan görev yapan Yılmaz Tekin, görev icabı birkaç kez simitçi olduğunu itiraf ediyor. Ünlü bir kaçakçıyı izlemek için simitçi kılığına giren Tekin, istihbarat terminolojisinde ‘de-maske’ faaliyeti olarak tanımlanan kimlik gizlemenin yollarından biri olarak değerlendirdiği simitçiliğin zor olduğunu dile getiriyor. Ona göre simitçilik için gereken sermaye Başbakanlık örtülü ödeneğinden MİT’e tahsis edilen paradan karşılanıyor. Tekin’le, simitçilikten MİT’in yapısına kadar uzanan geniş bir görüşme yaptık.

-Öncelikle soralım, Yılmaz Tekin kimdir?

Yılmaz Tekin 1948’de Erzurum’da dünyaya gelmiş ve 1978 yılında kendi isteği ile MİT’e intisap etmiş eski bir devlet görevlisi. 24 yıl ülkenin değişik bölgelerinde istihbaratçı olarak görev yaptıktan sonra 1998’de teşkilattan emekli oldu.


- ‘Simitçi mi? MİT çi mi?’ isimli bir anı kitabı yayımladınız. Bir MİT mensubunun işiyle ilgili yazı yazması yasak değil mi?
Gerek MİT Kanunu’yla gerekse ayrılırken imzaladığımız bir belgeyle, ile kurum ve yaşadıklarımızla ilgili yazı yazmamız yasaklanmıştır. Fakat, servisten ayrılan bazı generallerin ve Mehmet Eymür’ün kitap yazması; ayrıca teşkilatın mensubu olmayan, ancak teşkilatın bile dile getirmekten çekindiği birçok olayı da Tuncay Özkan, Soner Yalçın gibi isimlerin zaten yazmış olması beni cesaretlendirdi. Ben de bundan cesaret alarak yazmaya karar verdim.

-Üniversite gençliği arasında uzun yıllar espri konusu olan “köşedeki si-MİT’çi” esprisinin kitabınızın başlığıyla örtüştüğü görülüyor. Simitçi MİT’çiler hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Değişik kimliklerle faaliyet gösterme hemen hemen tüm güvenlik örgütlerinde rastlanan bir uygulamadır. Takip ve izleme yapan tüm istihbaratçılar hedef kişileri daha rahat izleyebilmek için zaman zaman de-maske olurlar, yani kılık değiştirirler. Simitçilik sizin de bahsettiğiniz gibi uzun yıllardır ülkemiz kamuoyunda espri mevzuu haline gelmiş bir maskeleme faaliyetidir. Dolayısıyla ben de ilgi çekeceğini düşünerek kitabıma bu adı verdim.

-Siz simitçilik yaptınız mı?

Evet, Güneydoğu Anadolu’da görev yaptığım yıllarda yabancı uyruklu bir şahsı simitçi kılığına girerek takip ettim. Buna o zaman mecburduk çünkü şahsın gümrük muhafaza teşkilatı ile arası çok iyiydi. Resmî kurumlardan istediğimiz yardımı alamayınca iş başa düştü ve sıcağın altında simit satarak izlemeyi yaptım.

-Simit için gereken sermayeyi nasıl temin ettiniz?

Biliyorsunuz Başbakanlık her sene MİT’e bir ödenek tahsis eder. Bu para ekipman alımı, bina yapılması veya personel giderleri için ayrılan paradır. 200 milyon dolar olarak açıklanan bu ödeneğin dışında teşkilat operasyon giderlerini yani kapalı istihbarat faaliyetleri için gereken harcamaları Başbakanlık örtülü ödeneğinden karşılar. Bizim simitlerin parası da buradan geliyordu.

-Bu parayı ne yapardınız?

Ertesi gün için sermaye yapardık.

-Hâlâ simitçilik yapan MİT’çiler var mı?

Günümüzün ileri teknolojisi ve değişen istihbarat faaliyetlerini düşününce ben hiçbir MİT’çinin simitçilik yapacağını sanmıyorum. Lakin Emniyet ve Jandarma istihbaratının hâlâ bu tür maskeleme faaliyetlerine başvurduğuna şahit oluyoruz. Ama dediğim gibi MİT artık bu tür bir izleme yöntemi kullanmıyor.

-MİT’e verilen bütçenin yeterli olmadığına dair görüşleri paylaşıyor musunuz?

Parasız istihbarat olmaz sözünü boşuna söylemiyorum. Bugün tahsis edilen 300 milyon dolarlık ödenek; bina, kira ve personel giderleri ile araç parkurunun yenilenmesi gibi gündelik harcamalara gider. Teşkilatın operasyonal giderleri Başbakanlık örtülü ödeneğinden karşılanır. Dönem dönem siyasi iktidarlar değişir ve başbakanların kuruma ayırdıkları ödenekler de değişir.

-Sizin yazdığınız kitabı kimi çevreler MİT’in son yıllarda başlattığı şeffaflaşma faaliyetinin bir uzantısı olarak değerlendirdi. Siz bunun tam tersi olduğunu mu söylüyorsunuz?

MİT mensupları çok uzun yıllar, kötü ve alçakça işler yapan insanlar olarak kamuoyuna lanse edildi. Ben bu kitabı biraz da bu havanın değişmesi ve bu kurumda çalışan insanların diğer güvenlik birimlerinde çalışan insanlardan farkı olmadığını anlatmak ve insanî yönlerini ortaya koymak için kaleme aldım. Kurumun dediğiniz gibi son on yılda bir dışa açılma çabası var. Bu bağlamda bazı önemli gazetecilere de kitaplar filan yazdırıldı; ancak kurum kadar burada çalışan insanların da önemli olduğunu düşünüyorum.

-MİT’in halktan kopuk bir istihbarat birimi olduğu yıllardır söylenir.

MİT mensupları dediğiniz gibi oldukça izole bir hayat yaşarlar. Dolayısıyla onların toplumdan, toplumun da onların sıkıntılarından haberleri olmaz.

Yurtdışında da Türkler izleniyor

-Dünya süratle değişiyor. Buna karşın MİT’in hâlâ iç istihbarata odaklanması ve Türkiye’nin önünü açacak güvenlik politikaları üretememesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

MİT, 6 bini aşan çalışanı, 100’e yakın sabit noktası ve yaygın haberalma ağı ile çok iyi bir ‘iç polis’ konumundadır. Buna karşın kurumun yurtdışı istihbaratı yok denecek kadar azdır. Olan faaliyetler de Türklerin yoğun olarak yaşadığı ülkelerdeki hedef kişileri yani yine Türkleri izlemek üzerine yoğunlaşmıştır. Belçika ve Fransa’da aşırı sol terör grupları ile Almanya’da İslamcı ve bölücü grupların izlenmesi gibi çalışmalar yurtdışı faaliyetlerinin esasını oluşturur. Bu anlamda, yurtdışı operasyonlarda, çoğu zaman iç güvenliği ilgilendiren çalışmaların yurtdışındaki devamı olarak sürdürülür. Bunun dışında kurumun dış istihbarat faaliyetleri genelde görev yapılan ülkenin basın organlarından derlenen bilgilerin bazı yorumlar eklenerek merkeze bildirilmesinden ibarettir. Bugün ben oturduğum yerden interneti, uydu kanallarını ve bazı önemli köşe yazarlarını takip ederek çok daha fazla bilgi toplayabilirim. Ama yurtdışındaki görevlilerimiz maalesef dış istihbarat odaklı ve adam kazanmaya yönelik bir zihniyetle eğitilmediği için bugün servis stratejik istihbarat üretememektedir.

-Hiram Abas’tan kitabınızda övgü ile söz ediyorsunuz. Kendisini tanıyor muydunuz?

Hiram beyi tanıyordum. Uzmanlık kurslarını kendisinden almıştık. Yine Şanlıurfa’da görev yaptığım dönemde bölgemizi ziyaret etmişti. Kendisi çok büyük bir istihbaratçı ve silahşordu. Onun için 1990 yılında şehit edildiği olay, benim için her zaman bir soru işareti oldu. Büyük ihtimalle, tanıdığı birisini gördüğü için silahlarına sarılmadı. Aksi takdirde onu kolay kolay öldüremezlerdi.

-Hiram Abas servis içindeki bir kliğin ve zihniyetin de temsilcisiydi. Servisin Batılı gizli servisler gibi aktif ve yurtdışında operasyon yapabilen bir yapıya kavuşması için çabaladığı söylenir.
Hiram Abas teşkilatta sivil kadrolarla askerler arasındaki çatışmada sivil personelin öncülüğünü yapan, aynı zamanda MİT içinde Doğu Emniyeti olarak tabir edilen bir ekibin kurucuları arasında yer alıyordu.

-’Doğu Emniyeti’ ne anlama geliyor?

Doğu Emniyeti, MİT’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki istasyonlarında görev yapan kişilerin hukuk kurallarına riayet etmeksizin birtakım kişileri götürmesi, sorgulaması ve bunları daha sonra hapsetmesi gibi faaliyetlerin geneli için kullanılan bir tanımdır. Halk üzerinde korku ve endişe yaratarak Sovyetler Birliği’nin bu bölgede casusluk faaliyetleri yürütmesi engellenmeye çalışılmıştır. Ama bu faaliyetler korku ve endişe kadar toplumda gizli servise ve devlete karşı bir kırgınlık yarattı. Hiram bey bu zihniyetin yanlış olduğunu bir süre sonra anladı. O kurumun iç istihbarat konusuna eğilmekten ziyade CIA, KGB, MOSSAD gibi dış istihbarat kabiliyeti kazanması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için teşkilatta sivillerin sayısının artması ve iyi üniversitelerden mezun gençlerin kuruma kazandırılması gerektiğini vurguluyordu. Daire ve bölge başkanlarının muhakkak surette yine sivillerden oluşması için çabalıyordu.

Asker müsteşarlardan bilgi sakladı

-Kurumun uzun yıllar asker müsteşarlar tarafından yönetilmesi, bugün yaşadığı sorunlarda ne kadar etkilidir?

Teşkilat içerisinde askerlerle siviller arasında çok uzun yıllar bir çatışma yaşandı. Ancak MİT’in tarihine baktığımız zaman kurumun yükselmesini ve etkinliğini artırmasını sağlayan bir dizi kararın da yine Fuat Doğu gibi asker kökenli bir müsteşar tarafından alındığını unutmamak gerekir. Teşkilatın özellikle teknik personeli ister istemez askerlerden oluşuyordu; çünkü teknik izleme ve takip gibi işlerden anlayan sivil personel yoktu o tarihte. TSK’nın muhabere personelinin bir bölümü sayesinde MİT bugünkü altyapısını kurdu. Fakat kurumun iç güvenliğe yoğunlaşmasında askerlerin ciddi etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak teşkilatın başına atanan kişilerin geçici olduğu düşünülerek kendileriyle her bilgi paylaşılmazdı.

-Yani MİT, asker müsteşarlardan veya bölge başkanlarından bilgi saklar mıydı?

Elbette gerektiği zaman bilgi verilmezdi. Yani başındaki müsteşardan imtina edilirdi. Kitabımda anlattığım gibi dönemin MİT Müsteşar Yardımcısı Tümgeneral Recep Ergun bir gün bizim bölgemize geldi. Kaçakçılık faaliyetleri hakkında yapılan bir sunumda sınır bölgesinde görev yapan bir jandarma yüzbaşının da kaçakçılarla birlikte hareket ettiği söylenince Paşa ayağa kalktı: “Topunuzu bir Yüzbaşıya değişmem.” dedi. Tabii orada canı burnunda görev yapan herkes yıkıldı. MİT Müsteşar Yardımcısı kalkmış tanımadığı üstelik Jandarma tarafından da soruşturulan bir ordu mensubunu savunuyor! Olacak iş değil tabii… Bu olay Ankara’ya kadar gitti ve kurumda herkes Paşa’yı ayıpladı. Bunun dışında daha neler yaşandı… Siz böyle bir Müsteşara veya müsteşar yardımcısına bir daha neden bilgi vereceksiniz?

-1984 yılında kabul edilen MİT kanunu bugünün şartları düşünüldüğü zaman ne kadar yeterli kalmaktadır?

1984 kanunu sadece özlük haklarıyla ilgili bir düzenlemedir. Görevler ve yetkilerle ilgili 644 sayılı kanunun devamı niteliğindedir. Değişen dünya koşulları özellikle terörün tüm insanlığı tehdit eden boyutlara ulaşması, sermaye hareketleri ve küreselleşmenin beraberinde getirdiği sorunlar karşısında MİT hâlâ geniş bir alanda istihbarat toplamak zorunda bırakılmasının sıkıntılarını yaşıyor. Teşkilatın yurtiçinde ciddi bir bilgi birikimi ve tesiri vardır ancak bugün yurtdışı kaynaklı olaylar karşısında kurum etkisiz kalmaktadır. Yasal düzenlemeler yeniden gözden geçirilmeli ve MİT’in görev sahası yeniden tanımlanmalıdır.

-Batılı gizli servislerin işleyişlerine baktığımız zaman istihbarat camiası ile akademik dünyanın oldukça yakın işbirliği içinde olduğunu görüyoruz. Türkiye’de servisin akademik camia ile ilişkisi ne düzeydedir?

Akademik camia ile teşkilatın arası çok uzun süre iyi oldu. Ancak akademisyenlerin sürekli kaypak bir tutum izlemesi ve askerlere yakın bir tavır alması güvenilirliklerinin sorgulanmasına neden oldu. 27 Mayıs ihtilali öncesi özgürlük ve sivil toplumdan bahseden insanların 12 Eylül anayasası gibi son derece sıkıntılı bir metni de kaleme alan insanlar olması korkunç bir olaydır. Yoruma açık tahlilleri ve dünyadan uzak analizleri nedeniyle kurumun bu camiaya yaklaşımı zaman içinde değişti.

YAZDIR
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Volkan Bozkır BM kürsüsünde ilk kez konuştu! Trump'tan da açıklama
Trabzonspor, Sörloth'u KAP'a bildirdi