Haber 7 Yazarı Özcan Ünlü'den 'Biz iyiyiz baba' kitabı
Vefatının ardından babasına yazdığı mektuplarla acısını sağaltmaya çalışan Haber 7 Yazarı Özcan Ünlü, o mektupları ‘biz iyiyiz baba' başlığıyla kitaplaştırdı.
Bir evlat neden okuyamayacağını bildiği halde artık hayatta olmayan babasına mektuplar yazar? Sorunun cevabını şair Özcan Ünlü, "biz iyiyiz baba" kitabıyla veriyor kendince. Babasını kaybettiği gün mektuplar yazmaya başlamış ona. Yapıp ettiği her hareketiyle, davranışıyla, duygusuyla bir insan inşa eden adamın hatırasını canlı tutmak istemiş bir bakıma. Çocukluk kahramanına dair zihninde kalanlar sıcak bir yuvanın buğulu camından dışarıya yansıyan fotoğraf kareleri gibi...
Boğazında yumru olan bir acıyla baş edebilmek, yıllarca usul usul sızlayan o yaranın kabuğunu koparmadan iyileştirmek kelimelerle mümkün demek ki... Boşuna yazmak sağaltır demiyor bilenler. Özcan Ünlü de öyle yapmış. Onun babasına dair cümlelerini okurken bütün toplumdan giderek silinen o baba figürüne de hayıflanıyoruz. Çünkü her kuşakta biraz daha azalıyor baba kimliği. Ailesini bir çınar gibi gölgeleyen, kendini hiçleştirdikçe eşini, çocuklarını yeşerten babaların yerini konfor alanını genişletip, mutluluğunu önceleyen, varlığı ailenin üstüne kabus gibi çöken babalar türedi.
'YORULDUM' DEMEKTEN AR EDEN O ADAMLAR NEREDE?
O yüzden Ünlü'nün babasına mektuplarını okurken herkes biraz da kendi babasını hatırlıyor. Bir çocuğun zihnine kazınan hayat bilgisinin kaynağına da işaret ediyor Ünlü; "Sen gitmedin aslında baba. Kendi sessizliğini, o kimseye minnet etmeyen duruşunu içime bir temel taşı gibi koyup öyle çekildin perdenin arkasına. Şimdi seni hatırlamak, kitapların yazdığı soğuk doğruları bir kenara bırakıp, köyümüzün toprak yollarında elinden tuttuğum o küçük çocuğun hafızasını yeniden temize çekmek gibi..."
Yeşilçam filmlerinde Sadri Alışık'la, Münir Özkul'la hayat bulan onurlu, çalışkan babalar çok da uzakta değilmiş diyor insan bu mektupları okurken... Çok tanıdık geldiği için hayranlık duyardık belki de beyazperdede gördüğümüz saçları kırlaşmış o adamlara.
Ünlü, babasında gördüğü o duruşu şu cümlelerle tarif ediyor:
"Şimdiki aklımla geriye dönüp baktığımda en çok neye hayret ediyorum biliyor musun? Senin o sessiz çalışkanlığına. Hayatın yükü ne kadar ağır olursa olsun, tek bir gün bile şikâyet ettiğini, 'yoruldum' dediğini duymadım. Yorulmayı bile bir edep gibi yaşardın sen. Bir su nasıl kendi yatağında akmaktan usanmazsa, sen de üretmekten, alın teri dökmekten öylece vazgeçmezdin." Ve devam ediyor: "Biz bu şehirlerde en küçük haksızlıkta sesimizi yükseltmeyi, kırıp dökmeyi güç sanıyoruz. Oysa sen gücün ne kadar yumuşak ve vakur bir şey olduğunu gösterdin bana. Ömrün boyunca kimsenin onurunu zedelemedin. Bir insanın kalbini kırmaktansa kendi hakkından vazgeçecek kadar geniş bir gönlün vardı. Bu dünyada ezilmeden ama kimseyi de ezmeden yaşamanın sırrını o atölyenin tozlu eşiğinde verdin sen bize."
BETON BİNALARA SIĞMAYAN BABALAR
Babaların hayat ile kurduğu bağ da çocukların eşyaya bakışını belirler. O koca adamın gözündeki parıltının sebebi, yetişkin olduğunda evladın 'mutluluğu' nerede araması gerektiğini tarif eder. Özcan Ünlü de doğanın içinde kendini bulan babasını şu cümlelerle anlatıyor:
"Sonbahar gelip fındık işleri bittiğinde ormanlara çekilirdin. Elinde eski bir hasır sepet, sabahın seherinde kimse uyanmadan ormanın kuytularına vururdun kendini. Kestane toplamak, çürümüş kütüklerin ya da fındık ocaklarının diplerinde biten tırmıtları (kirmitleri) aramak senin için sadece bir yiyecek telâşı değildi; bir çeşit arınmaydı.
Ağaçların yapraklarını döktüğü, toprağın kışa hazırlandığı o puslu günlerde ormanın diliyle konuşurdun. Hangi mantarın zehirli olduğunu, kestanenin en dolgununun hangi yamaçta bulunacağını adın gibi bilirdin.
Dağdan dönüşünde sepeti sofranın ortasına boşaltırken yüzünde açan o çocuksu aydınlık, dünyadaki bütün sofralardan daha zengindi.
O orman kokusu senin üstüne sinerdi.
Sen şehre, beton binalara hiç sığmadın baba.
Senin evin o rüzgârlı yamaçlar, o ulu kestanelerin altıydı."
Öyle bir babadır ki şairin hasretini çektiği 12 Eylül'ün karanlık günlerinde insanların korkudan çamurlu dere yataklarına atılan kitapları 'yazıktır, çocuk okur' diye ceketinin altında saklayıp eve getirir. Okuma-yazması olmayan, yasaklı, sakıncalı ne demek bilmeyen 'başkalarının korkudan sokağa attığı kelimeleri canı pahasına koruyan' baba, bu suçundan dolayı işkence görür. Yıllar sonra o kelimelerden yol alan şair "Dünyanın hangi kütüphanesi ceketinin altında saklayıp okuyayım diyerek bana getirdiğin üç-beş kitabın şerefini taşıyabilir ki!" diyecektir.
Çıra Edebiyat serisinden çıkan 'biz iyiyiz baba' Özcan Ünlü'nün kendi babasına yazdığı ama hepimizin özlediği o babalara yazılmış mektuplar. Gidenlerin ruhu şâd, hayatta olanların gölgesi evlatlarının üzerinde daim olsun...