Muhammed Esed'in Türkiye günleri - Galeri

İstanbul için hem "Bu şehirden sıcaklık yayılmıyor; insanlar Avrupa şehirlerinde olduğu gibi koşuşturmacalı bir varoluş mücadelesinin aygıtları olmuş" diyor Muhammed Esed hem de büyük geleceği görüyor...

Muhammed Esed'in Türkiye günleri - Galeri
Muhammed Esed'in Türkiye günleri - Galeri
GİRİŞ 25.05.2010 15:50 GÜNCELLEME 25.05.2010 15:50

Muhammed Esed (Leopold Weiss) 20. yüzyılın başında, dünyada imparatorlukların yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde; 2 Temmuz 1900'de Avusturya - Macaristan imparator­luğunun lvow şehrinde (bugünkü Ukrayna'da) Yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası avu­kat, dedesi hahamdı. Ailenin geleneklerine göre özel öğretmenlerinden İbrani dili ve kültürü üzerine eğitim aldı. 1918-1920 yıllarında Viyana Üniversitesinde sanat tarihi ve felsefe okudu.

Prag ve Berlin'e gidip entelektüel çevrelerle tanıştı. Bir süre sinema ve tiyat­ro ile uğraştı. Gazetecilik kariyerine 1921 yılında gizli­ce Berlin'e gelen Maxim Gorki'nin eşi Madam Gorki ile röportaj yaparak başladı. 1922'de Frankfurter Allgemeine Zeitung'un özel muhabiri olarak Kudüs'e gitti. Kudüs'te kaldığı sürede birçok görüşme gerçek­leştirdi. Bir ara Siyonizm'in lideri ve 1949'da kurula­cak olan İsrail devletinin ilk cumhurbaşkanı olan Chaim Weizmann'la Siyonizm'i tartıştı. Siyonist ideal­leri, temelsiz ve gayri ahlaki buluyordu. Yazarımız kabına sığmayan biri olduğu için gittiği her yerde li­derler ve ünlü kişilerle görüşme yapıyordu. Bunlar arasında Emir Abdullah ve onun danışmanı Filozof Rıza Tevfik de vardı.

Doğunun Romantik Olmayan Yüzü

YAZARIN SUNUŞU'NDAN

"Bir Avrupalı herhangi bir Avrupa ülkesinde seyahat ederken, örneğin Fransa, İtalya veya Macaristan'da; genişleyen ufkuna rağmen yine de kendini evinde hisseder ve burada eski ve yeni arasındaki farklılıklar göz ardı edilebilir.

Avrupa'nın ruhu tekdüzedir; az ya da çok alışılmış ilişkilerin fasit dairesinde yaşarız. Sanki tanzim edilmiş ortak bir dil kullanıyormuş gibi kolektif kişiliğimizi tanırız. Bu ortak kültürdür. Ancak aynı zamanda ruhsal bir tembelliktir.

Bir noktaya kadar rahat hareket edebiliriz, ama bu bir dezavantaja da dönüşebilir. Sanki değişik şekillere girebilen pufidikmişiz gibi bu yekpare ruh hali içinde teskin olabiliriz. Geçmişte ip üstünde nasıl yürüdüğümüzü, kavranması zor, belki de o zamanlar ulaşılmaz denilen gerçekleri anlamaya nasıl istek duyduğumuzu unutmuşuzdur. Ancak bu, daima yalnızca bireysel bir uğraştı. Şu anda da kendi yaşantımızı arama¬nın peşindeyiz. Lakin daha bulmadan ona sahip olmak istiyoruz. Sının geçtiğimiz hususunda kuşku duyuyoruz. Pek dile getirilmiyor, ama bugün pek çok Avrupalı bunu bilinçaltında his¬setmektedir: Denemenin müthiş güvensizliği.
Bir gezintiye çıkıyorum. Bizimkiyle olan farklılıkları göz ardı edilemeyecek bir bölgeye gitmek üzere Avrupa'dan dışarı adım atmaktayım. Çok az şeyin garip olduğu ve hiçbir şeyin şaşırtıcı olmadığı tekdüzeliğimizin güvenli ortamından çıkıp bizimki olmayan, "öteki"nin yabancılık deryasına dalmak istiyoruz. Aramızdaki mesafenin aşılmaz olduğu, tuhaf, tecavüzkâr bir yabancılığa ve de kendine kapanmışlığa.

(...)

Bu yabancı dünya, bizim kendi yurdumuzda bildiğimizden çok farklı olduğu ve çok farklı yönler arz ettiği için, dikkat edersek uzun süredir vakıf olunan aşinalıklar ve ayrıca yaşantımızın kavranamaz gerçekliğinde unutulmuş olan her şeyin, şimşek gibi çakan bir ayırdına varmayla, silik kokusunu seçmenin eşiğine gelmiş oluruz. Böylesine galebe çalan bir olay pek nadir yaşanmıştır ve belki de onun içinde yatan güç ve tahakküm değildir, onun içinde yatan tüm seyahatlerin özüdür: Tüm dünyanın yabancılığını coşturmak, onu kavramak ve böylece kendi unutulmuş gerçekliklerimizi uyandırmak.

Yazar, bu dönemden hemen sonra 1924 yılının mart ayında gazeteci olarak yeniden orta Doğuya gi­der. Kudüs, Mısır, Ürdün Suriye, Lübnan, İstanbul, Malta gibi yerlere seyahat eder. Bu seyahat esnasında kaleme aldığı gezi notlan elinizdeki kitabı oluştur­maktadır. Bu kitap yazanınızın ilk kitabıdır. Yazan­ınız bu eserini İslam'a girmeden önce, henüz genç diyebileceğimiz yaşta kaleme almıştır.

Bu seyahatinden hemen sonra Kahire'ye yeniden gittiğinde Muhammed Abduh'un öğrencilerinden Ezher şeyhi Muhammed Mustafa el-Meraği ile tanışır ve Ezher'de Arapça öğrenir. 1926 yılında da eşiyle birlikte İslam'ı kabul eder ve Muhammed Esed adını alır; ertesi yıl da eşiyle birlikte hacca gider. Yaklaşık altı yıl Arabistan'da yaşar; bu sırada Islami bilgilerini geliştirir. Bundan sonraki hayatının çoğunu İslam ülkelerinde farklı görevler üstlenerek geçirir. En son kaldığı Pakistan'dan siyasi karışıklıklar yüzünden ayrılarak hayatının kalan kısmım İsviçre, Fas, Porte­kiz ve ispanya'da ilmi çalışmalarla geçirir.

Muhammed Esed'in, İslamiyeti seçişinden önceki yıl­arının öyküsü bir sığınmk arayışı içinde olan; mace­racı bir seyahat arzusu tarafından kuşatılmış ve İs­lam'ı benimseyene kadar huzursuz ruhunu teskin edememiş bir adamın ruhsal serüvenini yansıtır. İs­lam'ı kabulünden sonra da ruhun derinliklerinden aklın genişliğine bir yol açmış, düşünen Müslümanla­rın hem vicdanı hem de iz'anı olmuştur.

Muhammed Esed, bir gazeteci, yazar, gezgin, dip­lomat, Müslüman düşünür, Kur'an-ı Kerim'i meallendiren, otobiyografisini en iyi yazan kişi olduğu gibi gittiği her yerde iz bırakan, girdiği her toplumda kabul gören ve hayatında hep yüksek hareketlilik gösteren bir mütefekkir olmuştur.

Muhammed Esed ilmi araştırmalar için kaldığı İs­panya'nın Gıranada şehrinde 20 Şubat 1992 yılında vefat etmiştir.

Yazarın En meşhur eseri Mekke'ye Giden Yol'dur ve tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de onlarca baskı yapmış ve yüzbinlerce okur tarafından sevilmiştir.

Yolların Ayrılış Noktasında İslam, Sahihi Buhari: İslam'ın ilk yıllan,  İslam'da Yönetim Biçimi, Kur'an Mesajı: Meal ve Tef­sir adlı eserlerinin yanı sıra henüz Türkçe'ye çevrilmemiş olan, makale ve radyo konuşmalanndan oluşan "This law of ours and other essays" (Bu bizim yasamız ve diğer makaleler) eserleri vardır.

Doğunun Roman­tik olmayan yüzü, yazarın Mana yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan en son eseri oldu. Eseri Türkçeleştiren isim İlhami Gümüş oldu.

Doğu'nun Romantik olmayan Yüzü, yazarın Türkiye'de dahil Hidayetine erişinden kısa bir süre önce seyahat ettiği yerlerde tuttuğu günlüklerden oluşuyor. Bu açıdan günlükler büyük dönüşüm önceki ruh halini yansıtması bakımından özellikle ilginç.

MUHAMMED ESED'İN İSTANBUL GÜNLERİNDEN

Biz bu eserden sizlere göz kirası olarak Türkiye'de geçen günlerden kısa bir kaç alıntı seçtik.

İşte Muhammed Esed'in Türkiye izlenimlerimlerinden kısa bir bölüm:

... Ancak bugün serin güz havası hoşuma gidiyor. Beyazıt Camii de hoşuma gidiyor.

Esas itibariyle önündeki birkaç sandalye ve tahta kanatlardan yapılmış bir tezgâhtan oluşan bir Türk kahvehanesi görkemli büyük taş yapının yanlarından birine doğru dayanmıştı. Vurulan bir el davulunun sesi ve bir uzun hava içeriden duyulabiliyordu. Melodinin yorgun bir havası var ve beni etkilemiyor. Çoğu beyaz sarıklı bir­kaç yaşlı erkek kahvehanenin önündeki sandal­yelerde kaftanlarına sarılmış oturuyorlar. Gün­lerden Cuma.

Cuma İstanbul'un sokaklarının içine kendini yaşlı bir adam gibi çekiyor.

Kahire'yi düşünüyorum ve Şam'ı düşünüyo­rum. Evet, hatta beni öfkelendiren ve tatmin etmeyen Şam'ı düşünüyorum. Ancak buna rağmen, bulutlu bir duman gibi ve bir insanlık hayali değil miydi? Oh, Arap halkı...

30 Eylül

İstanbul'da herkes iş peşinde. Ancak ne yap­tıklarını tam olarak asla söylemeyeceğiniz tüm Arap kentlerinde karşılaşacağınız cezbedici tarzdaki gibi iddialı görünmüyor. Bu "nitelendi­rilemez" halkın arasında bile, bir şehrin nitelik­leri pek belli değil.

1 Ekim

Bugün yine bir çeşit ulusal ya da dinsel tatil vardı. Türk ruh hali müttefik askerlerin kaçı­nılmaz geri çekilişleriyle ilgili neşeyi yansıtıyor. Uzun süredir beklediği hediyeye nihayet kavu­şan ancak bunu şaşkınlıkla karşılayan bir ço­cuğun doğum gününde yaşadığı sevinç. Bayrak sallayan bir mutluluğun gururu. Bayraklar ve flamalar tüm binaları, caddeleri ve köprüleri aydınlatıyor.

Akşam gün boyu canlılığın eksik olmadığı Galata'daki büyük caddede yürüyorum. Şu an dükkânlar kapalı ve insanlar başka bir yerde yaşıyor. Terkedilmiş bir şehirdeymiş gibi akşam esintisinde boş meydanda bayraklar çarpıyor ve bir süredir yüksek duvarları aydınlatan lamba­ların ışığında hayalet dansı yapıyorlar. Bir so­kağın köşesinde on beş yaşında her geçene elini uzatarak dilenen bir kız fark ettim. Eşsiz bir varlığın yüzü, cesur ve çekingen. Koyu köpeksi gözleri olan yüzü bana güzel görünüyor ve ken­dimi onun kadar mütevazı hissediyorum.

2 Ekim

Dönen dervişler. Onlan kayıp dergâhlarında ziyaret etmek ve insan kaynayan Galata Köprü­sünün üzerinden yürüyüp İstanbul'a geçmek istiyorum. Öğleden sonra saat üç. Bir zamanlar Bizans'a ait olan şehrin bu uzayıp giden kısmı­nın üzerine doğrudan güneş vuruyor. Güçlü güneş ışıklan, çatı tepelerinin altın siluetlerine, haşmetli kubbeler ve minarelere altuni bir arka fon veriyor, aynen eski Bizans resimlerinde ol­duğu gibi.

Artistik bir dökme demir ızgara dergâhı çev­relemekte. Dar geçitten geçerek avluya çıkıyor­sunuz ve daha sonra uzun bir duvar boyunca taş bir patikadan yürümeye devam ediyorsu­nuz. Kınk bir pervazdan içeri göz attım, loş ışık­ta uzun bir taş sanduka dizisi seçebildim. Bu­rada şeyhler yani kurucular yüzyıllardır yat­makta. Arkadaki taş sanduka sadece daha düz,

165 ufalanan taş blokları, silinmiş kitabeler ve unu­tulmuş isimler.

Dergâh caminin içi sekizgen bir tasarıma sahip, havası serin, Kuran'dan ayetlerin olduğu yuvarlak levhalar duvara asılı, arkada yüksek kandillerden ışıklar yayılıyor. Bütün alan aşağı­da yer alan ahşap bir kafesle ikiye ayrılmış. Da­ha büyük olan kısım biraz yüksekte olup ince açık kahverengi devetüyü bir halıyla kaplı, daha küçük olan alan ise ziyaretçilere ayrılmış. Kan­dillerin altında oldukça uzaktaki bir köşede dervişler bir kilimin üstüne sıkı bir halka oluş­turacak şekilde besbelli şeyhleri olan uzun sa­kallı yaşlıca birinin etrafına çömelmişler. Hepsi siyah cübbelere bürünmüş ve oldukça uzun kahverengi fesler giymişler. Ayaklan çıplak. Yumuşak bir şekilde zikir ediyorlar, görünme­den ve kesintisiz bir şekilde, yakındaki bir oda­dan monoton bir ney ve kanundan melodi yayı­lıyor. İlk başta sanki çok uzak bir yerden geli­yormuş gibi geliyor, daha sonra musiki yavaşça yükseliyor, yaklaşıyor, artıyor, yine de sürekli olarak sükûnetini koruyan düzgün ve düzenli yekpare bir bütünlüğe ulaşıyor. Aniden hepsi ayaklanıyor, cübbelerini fırlatıyor, uzun hafif entarilerle ve kısa gömleklerle kalıyorlar. Yaşlı olan ileri doğru adım atıyor, diğer dervişler onu aynen takip ediyorlar ve odanın etrafını üç defa tavaf ediyorlar. Kısa bir nida: Ayaklanıyorlar, birbirinin etraflarında dönüyorlar, böylece sı­rayla birbirleriyle yüz yüze geliyorlar ve sonra kollar göğüslerin üstünde çapraz bağlanmış şekilde karşılıklı olarak birbirlerini derinden selamlıyorlar. Bu bana eski saray dansını hatır­latıyor ve süslü bir şekilde kuşanmış şövalyele­rin nasıl da matmazellerin önünde eğildiklerini hatırlatıyor; biçim olarak ne kadar da benziyor ancak içerik olarak da o kadar farklı. Yine baş­ka bir seslenme. Bir komando gibi şeyh yerine dönüyor ve sunumun sonuna kadar kiliminin üstünde hareketsiz kalıyor, açıkçası sessiz bir zikre dalmış bir vaziyette, ara ara da bir çığlık koyuvererekten. Görülmeyen musiki kesintisiz bir şekilde daha yükseklere tırmanırken, derviş­ler ayak parmaklarının uçlarında dönmeye baş­lıyorlar, kollar yanlara doğru açılmış ve kafa geriye doğru düşmüş bir şekilde, önce yavaştan, daha sonra hızlanaraktan ve savrularaktan, gözlerini kapatıyorlar ve sonsuz dairesel hare­ketlerinde dönmeye başlıyorlar, saatlerce, dur­maksızın, kendilerinden geçmiş bir şekilde; bu dans Tanrı'ya övgü için yapılan çok değişik ve muhteşem bir ilahi adeta... Ve izleyeni sarmalı­yor, kanına işliyor, el etek çekme ve özveri için yapılan gizli bir ayin ve açıkçası kendilerinden geçmiş bir şekilde, dünya unutulmuş, cennetin bütün coşkusu ileri doğru uzatılan açık ellerle kavranıyor.

Eve doğru yürüyor ve peygamberlerin sözle­rini düşünüyorum, "bedenin, el ve kolların di­siplini ruhun disiplinine yol açar..."

İstanbul'a geldiğimden beri, bu ilk coşku do­lu deneyimim oldu.

3 Kasım

Akşam. Büyük Galata Köprüsü'nün üzerin­de duruyor ve limanın faaliyetlerini izliyorum, mavna ve tekneleri görüyor, binlerce sesi duyabiliyorum. Önümde Haliç'in suları, sağa doğru Galata, tepeye doğru Pera ve sola doğru ise mavimsi bir İstanbul halesi. Bu şehirden sıcaklık yayılmıyor; insanlar burada aynen Avrupa şehirlerinde olduğu gibi koşuşturmacalı bir varoluş mücadelesinin aygıtları olmuş. Bu onların hatası mı yoksa bu şehir yeni bir ruh kamçılamayacak kadar eskimiş ya da yayılmış mı?

**

4. Kasım

(...).. Burada büyük bir gelecek var; ama ya şimdi?

(...)

Kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz

KAYNAK: HABER7
YORUMLAR 13
  • abdulkadir hira 15 yıl önce Şikayet Et
    nasıl davranmalı. kimsenin kımseyı yaftalama gib ibir hakkı yok bu doğru lakin akademik çerçeve içerisinde ortaya koyulan eserler gözden geçirilir ve onunla ilgili bir araştırma ortaya koylur bu da makuldur olagelen birşeydir. esedin mezkur eserine baktıgımız da özellikle deyim ve mecaz anlamların ifade edilmesi, birçok kaynaktan yararlnması dikkat çekıyorlakin mucivezi/irrasyonel ve uhrevi ifadeler ne yazıkkı sınıfta kalmıştır bunlarda batını/ismailiyye izleri açıkça görünmektedir şimdilik araştırmamda bunları gördüm,,
    Cevapla
  • kerem74 15 yıl önce Şikayet Et
    İLİM ERBABI GÖZÜYLE MUHAMMET ESED. Ali İmran Suresi 85. ayetin manası (Kim İslamdan başka din ararsa, bu kendisinden asla kabul edilmeyecek....) şeklinde olduğu halde M.Eset (Allaha teslimiyetten başka bir din ararsa) şeklinde mana veriyor. Adı Allaha teslimiyet olan bir din mi var? Bay yazarımız Bakara Suresi 62. ayetin dipnotunda imanın 6 şartını 3 şarta bağlıyor. Allaha iman, hesap gününe iman, hayatta doğru ve yararlı şeyler yapmak. Yazarımıza göre cennete girmek için müslüman olmaya gerek yok. Hikmet kardeş oku okuda UYANNN
    Cevapla
  • kerem74 15 yıl önce Şikayet Et
    Hikmet Basiret Denilen Zata. Bak güzel kardeşim şunları ben değil ilim erbabı bir hocaefendi konuşuyor. Muhammet ESED Bakara Suresi 43.Ayete Mana verirken, ( hem zekatı verin) emrini (Karşılıksız yardımda bulunun) şeklinde kafasına göre değiştirmiş. Yazar hangi ayette İslam kelimesi görse hemen tekayyuza geçmekte ve ahiret kurtuluşuna erenlerin sadece müslümanlar olmadığını ispat için adeta çırpınmaktadır. Örn. Ali İmran Suresi 19. ayetine Esedin verdiği mana (Allah nezdinde hak din, insanın ona teslimiyetidir) diyor islam demiyo
    Cevapla
  • mustafa bozacı 15 yıl önce Şikayet Et
    had. karalamak ne kadar kolay... şimdi necip fazıl için söylenenler diye mi söze başlamalıydım... siz söze baksanıza...hani namazda gözü olmayanın ezanda kulağı olmazmış ya..müslüman sözü dinleyen en güzeline uyan değil midir...
    Cevapla
  • Habip Yılmaz 15 yıl önce Şikayet Et
    Necip Fazılın bu adam halkkındaki fikirleri. İslam coğrafyasında ve Anadoluda bunca değerli alim varken, bunca meal ve tefsir varken neden şaibeli bir insanın mealini okuyoruz. Bu konuda ayrıntılı bilgi almak isteyen Necip Fazıl Kısaküreğin bu adam hakkındaki yorumlarının okusun.
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
DİĞER HABERLER
ABD'den son dakika açıklama: Gazze ateşkesinde 2. aşama başladı
Hakimi vuran savcı tutuklandı: Saldırının nedeni de sevk yazısında açıklandı