Görüntü çağında anne-baba ol(ama)mak

Sosyolog aynı zamanda yazar İsmail Öz, TÜGVA Fikirname Dergisinin 26. sayısında kaleme aldığı "Görüntü çağında anne-baba ol(ama)mak" adlı makalesinde, teknoloji çağında anne ve babaya düşen sorumlulukları ve zorlukları kaleme aldı.

Görüntü çağında anne-baba ol(ama)mak
Görüntü çağında anne-baba ol(ama)mak
GİRİŞ 15.07.2021 16:50 GÜNCELLEME 15.07.2021 16:50

Anne-baba olmanın tarihi, hilkatten -Hz. Âdem ile Hz. Hava- buyana ne büyük değişimler geçirdi. Hem çağına şekil verdi hem de şekil verdiği çağdan aldıklarıyla şekillenip durdu hep. Bilinçli ya da bilinçsiz evlatlarına verdikleriyle, kendinden sonraki nesillerin dini, siyasi ahlaki birçok yanını şekillendirdi...

Her döneme mührünü vuran insan, biryandan da mühürlenmekten kaçamadı. Sınırlara, kimliklere hapsolmayı ve dâhil olduğu sınırlarda kendini güvende hissetmeyi arzulayan insan, bu çabasında gerçekten başarılı olabildi mi?

“İnsanın özgür olabilmesi için en az iki kişiye ihtiyaç vardır” hakikati, gerçek özgürlüğün, tek başına mağaraya çekilerek elde edileceğini iddia edenleri oldukça ütopik bir marja sürüklüyor. Çünkü tek başına kalabilmenin, insan için oldukça dramatik sonuçlarının olduğu/olacağı çok açıktır ve ispat peşinde olanlar bu gerçeği net olarak göstermiştir...

Avcı-toplayıcı, feodal, sanayi, post-sanayi, modern gibi pek çok döneme tekabül eden hem fırsat hem de tehditlerle mücadele etmiş bir anne-babalık, bugün de post-modern-dijital çağın getirdiği çok daha sofistike sorunlarla meşgul. Anne-baba için içeriyi güvenli hale getirmenin yolu artık sadece kapıyı arkadan sürgülemenin çok ötesine geçmiş durumda. Evlerin içerisine giren ve dünyanın her yerinden ailenin en güvenli limanına her türlü mesajı taşıyan ekranlar, aileyi tarihte hiç olmadığı kadar tehdit altına almış durumda. Üstelik ekran, bir yandan aile üyelerini bütün dünya ile entegre ederken bir yandan da maddi olmanın çok daha ötesine geçen, aileyi parçalayarak asimile eden bir dış saldırıya tekabül ediyor. Ekran çağı ebeveyni, her geçen gün acılık dozu biraz daha artan hayatında; "Dünya evimizdeyse evimiz nerede?" tarzı sorularla, ekranlardaki kayboluşunun hesabını, kendisinin de içinde bulunduğu ve neredeyse “toplum” olma vasfını yitirmek üzere olan parçalanmış bir “kitle”ye soruyor; sorudan daha acı bir “yitim duygusu”yla...

Evet, aile toplumun temeli olarak insana kendi katılaştırdığı tutumlarıyla bir form vermeye çalışırken, okumadan daha çok izlemeye odaklanmış “ekran çağı”nın çocukları hatta anne-babaları, her gün değişen hatta aynı anda birden çok kimliğe bürünen hallerini, tüketmeye zorlandıklarına razı edilerek sıvılaştırıyorlar. "Kısaca post-modern dünya, bütün kimliklerin suya düştüğü akışkan bir kimlik nehridir" sözünü haklı çıkarma yarışındaki bir anne-babalığın, Baudrillard’ın işaret ettiği, "Bana fırlatıp attığın şeyi söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!" savrukluğundan bir an evvel kurtulması gerekir. “Biz gerçekten de, hayatın TV içinde ve TV’nin hayat içinde kaybolduğu bir çağda mı yaşıyoruz?” sorusunun artık sadece TV ile sınırlanamayacağını ya da karşımızdaki “sınırsızlığın” TV ile sınırlanmasının imkânsızlığını konuşurken, anne-baba olmanın hem kendileri hem de evlatları için gittikçe zorlaştığının farkında olmak gerek. En azından gafillere göre bir avantaj elde edebilmek adına...

Bu yoğun tüketim sonucunda “çöp sepeti uygarlığı”nı kurmak üzere olan insan, kendisini sürekli tüketmeye zorlayanlar tarafından “sen çıplaksın” propagandasına maruz bırakılıyor. Çünkü kendisini “çıplak” hisseden insan giyinmek için daha çok çaba sarf eder; üstelik giyinik haldeyken hissettirilen bu “zihinsel çıplaklık” bir türlü giyinik hale gelmeyi başaramayan ve madden yetişilmesi zor bir çıplaklıktır...

Karşımızda duran bizim muhatap alabileceğimiz bir öznesinin olmadığı dijital dünyadan ahlak beklemek beyhude bir çabadır; çünkü bir yerde ‘özne’ yoksa ahlâktan bahsedilemez. İnsanı adeta bir “alışveriş mabedi”ne hapseden ve dini, fondan bile kaldıranlar, Dostoyevski’yi, “Eğer Tanrı yoksa her şey mubahtır” sözüyle haklı çıkarmıyorlar mı?

“İstenmeyenin ortadan kaldırılmasına ‘temizlik’ diyoruz.” Bu, öznesi olmadığı için ahlakı da olmayan sanal dünya, neyin ortadan kaldırılması gerektiğine de moda ile karar veriyor ve aslında nelerin “çöp” olduğunu bize sürekli reklam ve imajlarla hatırlatıyor. Bir ailede gelir-gider belli iken, neyin “çöp” olduğuna başkalarının karar vermesi ve ortaya çıkan “yeni” ihtiyacın anne-baba ile çocukları sürekli karşı karşıya getirmesi evdeki bitmeyen çatışmanın da fitilini ateşliyor...

Bauman, bir aileye nereden saldırılacağını iyi bilen kapitalistleri sadece çok güzel deşifre etmekle kalmıyor, aynı zamanda çözüme de katkı sunuyor; “Bir köprünün taşıma kapasitesi en zayıf ayağının gücüyle ölçülür. Bir toplumun insan kalitesinin, en zayıf üyelerinin hayat kalitesiyle ölçülmesi gerekir. Ve ahlâkın özü, insanların, başkalarının insanlığı için üstlendikleri sorumluluk olduğu için bu, toplumun etik standardının da ölçüsüdür..."

Post-modern entelektüelin evi olan “siber mekân” parçalara ayırmaktan beslenir ve parçalara ayırmayı ilerletir, bu onun hem ürünü hem de başlıca etkin nedenidir. Bu düsturu kendisine rehber edinen Büyük Friedrich; “Kim ne derse desin bir insan, yeryüzündeki bütün ananaslardan daha değerlidir. İnsan, yetiştirmemiz gereken bir bitkidir, her türlü zahmetimize ve özenimize lâyıktır. Çünkü insan, Vatanımızın övünç kaynağı ve şerefidir” sözüyle sanki bugünün işaretlerini yıllar öncesinden veriyordu; insanı bu denli alçaltma alçaklığı ile...

Aile içi yabancılaşmanın ve şiddetin arttığı bir dönemde şu alıntıya da dikkat çekeyim; “Dokunduğumuz bir kişiye zarar vermemiz zordur. Yalnızca uzaktan gördüğümüz bir kişiye acı çektirmemiz biraz daha kolaydır. O insanın yalnızca sesini duyduğumuzda bu daha da kolaydır. Ne gördüğümüz ne de sesini duyduğumuz bir kişiye karşı zalim olmak ise çok daha kolaydır. Bu, bizim en çok gözlerimizle hissettiğimizi gösterir. Kurbandan fiziksel ve psikolojik uzaklık artıkça zalimleşmek daha kolay hale geliyordu” diyenlere inat anne-babaların evlatlarına daha fazla yaklaşması, göz temasından kaçmaması gereken bir çağdayız.

Aksi halde bizim evladımıza veremediğimiz kimliği bıkmadan ve her gün yenileyerek vermeye çabalayan gözü dünmüş bir kimlik pazarı ve pazarcıları pusuda beklemeye devam ediyorlar. Birçok konuda haklı çıkan Bauman’ı en azından, “Kontrol artık hiç kimsenin elinde değilmiş gibi görünüyor” sözünde yanıltalım...

İyi bir Müslüman anne-baba için “ne” ve “nasıl” sorularının cevabı müphem değildir...

İsmail ÖZ

YAZDIR
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Türk 'Iron Man'den bir çılgınlık daha! Derisinin altına yerleştirdi
Tarif etmekte bile zorlandılar! Millet İttifakı'nda adaylık konusunda kafalar fena karışık