Erdoğan-Gülen ilişkisinin dünü, bugünü, yarını

Ruşen Çakır, savcıların MİT mensuplarını ifadeye çağırması ile başlayan krizden yola çıkarak medyada tartışılan hükümet-cemaat ilişkisini 5 günlük bir yazı dizisiyle kaleme aldı. Yazı dizisinin tamamı:

Erdoğan-Gülen ilişkisinin dünü, bugünü, yarını
Erdoğan-Gülen ilişkisinin dünü, bugünü, yarını
GİRİŞ 22.02.2012 12:07 GÜNCELLEME 22.02.2012 12:07
Bu Habere 4 Yorum Yapılmış

Vatan Gazetesi yazarı Ruşen Çakır, savcıların MİT mensuplarını ifadeye çağırması ile başlayan krizden yola çıkarak medyada tartışılan hükümet-cemaat ilişkisini 5 günlük bir yazı dizisiyle kaleme aldı.

Çakır'ın kaleminden Erdoğan-Gülen ilişkisinin dünü, bugünü, yarını...

Kökleri derinlerde olan bir rekabet...

Erdoğan-Gülen ilişkisi dün/bugün/yarın-1

BAŞLARKEN...

Bu dizide MİT krizini daha iyi anlamakta yardımcı olabileceğini düşündüğümüz bazı bilgi ve yorumları üç gün boyunca okurlara sunmak istiyoruz. Dizimizin başlığına Recep Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen’i çıkarmış olmamız tabii ki bu iki şahsiyet arasındaki kişisel ilişkileri masaya yatıracağımız anlamına gelmiyor. Zaten bu ikilinin yanyana olduğu bir fotoğraf bile bulmak zor. Buna karşılık her ikisinin liderliğini yaptıkları hareketler (her ne kadar biri esas olarak siyasal, diğeri esas olarak toplumsal olsa da) özellikle son 5 yılda sık sık yan yana geldi, birlikte hareket etti ve Türkiye’yi birlikte dönüştürdü. Fakat bir süredir bu ittifakın çatırdamakta olduğuna dair söylenti ve iddialar güç kazanmaya başladı ve MİT kriziyle birlikte bu konu tüm ülkemin gündeminin merkezine yerleşti. Başlığında da anlaşılacağı gibi bu dizide önce “dün”e bakacak, bu amaçla 1970, 80 ve 90’lı yılları hatırlayacağız. “Bugün” bölümündeyse, özellikle 2007 seçimleriyle birlikte ortaya çıkan ittifakın MİT krizine kadarki serüvenini tartışacağız. Sonuncu “yarın” bölümünde de MİT krizinin ve buna bağlı olarak Erdoğan ve Gülen hareketleri arasındaki ilişkilerin geleceği hakkında bazı değerlendirmeler yapmak istiyoruz.

En büyük yol ayrımı

28 Şubat sürecinde yaşandı, 10 yıl sonra da TSK yüzünden birleşti... Erdoğan liderliğindeki AKP ile Gülen’in öncülüğündeki hareket Türkiye’ye damga vuracak bir işbirliğini hayata geçirdi. Temelleri AKP’nin iktidara gelmesiyle atılmış olan ama 27 Nisan 2007 muhtırasının tetiklemesiyle netlik kazanan bu ittifakın öyküsünü birkaç gün masaya yatıracağız...

Fethullah Gülen Recep Tayyip Erdoğan’dan 11 yaş büyük. Gülen 1960 sonları ve 1970 başlarında İzmir’i merkez alarak Nurculuk kökenli yeni bir İslami hareketin temellerini atarken Erdoğan bir İmam Hatip Lisesi öğrencisi olarak Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Milli Görüş hareketiyle irtibatlıydı. Dolayısıyla Gülen ile Erdoğan arasındaki ilişkiyi anlamak için öncelikle Erbakan ile Gülen arasındaki ilişkiyi irdelemek lazım.

Öncelikle Erbakan’ın siyasete hep sıcak bakmış olan Nakşibendilikten, Gülen’in de siyasete mesafeli olmaya çalışmış Nurculuktan geliyor olmalarını akılda tutalım. Öyle ki Gülen’in Nurcu hareketin gövdesinden kopmasında, bu hareketin Adalet Partisi’nin peşinde aşırı politize olması hayli etkili olmuştur. Hatta sırf bu nedenle Gülen ve onu izleyen gençlerin ilk yıllarda AP yerine Erbakan’ın liderliğindeki Milli Nizam Partisi-Milli Selamet Partisi’ne daha fazla sempati duymuş oldukları söylenir. Fakat bu durum çok belirleyici olmadı, zaten uzun da sürmedi. 1970’lerin ortasından itibaren Gülen hem kendisini, hem takipçilerini siyasetten tamamen koparıp başta eğitim olmak üzere toplumsal alanlarda hummalı bir kurumsallaşmaya yöneldi.

Bu faaliyetler kısa sürede meyvesini vermeye başlayınca Gülen ve cemaati İslami kesim içinde hızla ünlendi; kimi zaman ilgi ve merak, kimi zaman da endişe ve kuşku konusu oldu. Örneğin İran devrimiyle özellikle gençlerde yaşanan radikalleşme geleneksel İslami yapıları da bir şekilde etkisi altına almaya başladığında, bu gelişmenin önüne çıkan engellerden biri de Gülen cemaati oldu. Gülen’in “devrimci İslam”a karşı iç ve dış odaklar tarafından kayırıldığı yolundaki sayısız komplo teorisinin herhangi bir değeri bulunmuyor. Buna karşılık Gülen’in nerdeyse yoktan var ettiği hareket, içinden çıktığı geleneksel Nurculuk’tan ziyade Milli Görüş’ün, Gülen’in kendisi de bir nevi Erbakan’ın alternatifi olarak öne çıktı, en azından böyle bir algı oluştu.

Bir süre İslamcıların iç meselesi muamelesi gören ve fazla merak uyandırmayan bu (en hafif deyimiyle) “rekabet”, 1994 yerel seçimlerinde Refah Partisi’nin (RP) elde ettiği zaferle birlikte tüm Türkiye’nin ilgisini çekmeye başladı. Şöyle ki RP’nin siyasi yükselişine neredeyse paralel olarak Gülen hareketi de toplumsal, ekonomik ve kültürel alanlardaki “sessiz ve derinden” gelişimini belli bir noktaya getirmişti ve artık aleni bir şekilde kamuoyunun karşısına çıkmaya hazırdı. Sonuçta RP’nin siyasi yükselişini durdurma karşısında giderek daha da çaresizleşen iç ve dış odakların büyük bölümü Gülen hareketine, bir nevi “can simidi”ymiş gibi sarıldı. Gülen’i RP ve Erbakan’ın temsil ettiğini düşündükleri “radikal İslamcılık”ın bir tür “panzehiri” olarak gördüler ve onun “ılımlı” yorumlarının egemen olması için ellerinden geleni yaptılar.

Böylesi bir atmosferde Gülen’in fahri başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın peşpeşe gelen faaliyetlerine medya, iş, sanat, kültür dünyasından birbirinden ilginç isimler katılırken diğer İslami çevrelerin bir bölümü bunları belli bir mesafeden ve kuşkuyla izlemeyi tercih etti. Gülen’in diğer dinlerle başlattığı ve Papa ziyaretiyle taçlanan diyalog faaliyetleriyse genel İslami camiada tam bir kırılma yarattı.

Cemaat kendini ısrarla “siyasetler üstü” olarak tarif ediyor ve yurtiçi ve dışındaki okullarını öne çıkarıyordu ancak Gülen’in kendisi Bülent Ecevit, Tansu Çiller, Alparslan Türkeş gibi dönemin önde gelen siyasetçilerle düzenli görüşmekten geri kalmıyordu, fakat Erbakan ile hiç biraraya gelmedi.

Ama en büyük yol ayrımının 28 Şubat sürecinde yaşandığı açıktır. TSK’nin post-modern darbesini olabildiğince az zararla atlatmak isteyen Gülen, ilk darbeyi yiyen RP ve bazı İslami oluşumlarla dayanışma içine girmek yerine kendisinin onlardan tamamen farklı olduğunu vurgulamayı (daha doğrusu vurgulamaya çalışmayı) tercih etti ancak sonunda sıra kendisine ve hareketine de geldi. Hatta yıllar sonra dönüp bakıldığında 28 Şubatçıların RP kadar, hatta belki de RP’den daha fazla Gülen cemaatini kendilerine düşman belledikleri, belki de bu yüzden onu sona saklamış oldukları anlaşılıyor.

28 Şubat süreci zaten birbirlerine fazla güvenmeyen Milli Görüş ile Gülen hareketlerinin aralarının daha da açılmasına neden oldu. Fakat yaklaşık 10 yıl sonra, yine TSK yüzünden yollar birleşti; Milli Görüş gömleğini çıkartmış olduğunu söyleyen Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP ile Gülen’in öncülüğündeki hareket Türkiye’ye damga vuracak bir işbirliğini hayata geçirdi.

Yollarını 27 Nisan gecesi Yaşar Büyükanıt birleştirdi SAYFA 2'de

Yollarını 27 Nisan gecesi Yaşar Büyükanıt birleştirdi

Erdoğan - Gülen ilişkisi: Dün/Bugün/Yarın-2

27 Nisan olayı AKP hükümetine TSK ile doğrudan hesaplaşmayı daha uzun süre erteleyemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Artık, bu konuda çok uzun bir süredir hazırlıklar yapmış olan Gülen hareketiyle iş ve güç birliğine gitmeleri kaçınılmazdı ve öyle oldu

28 Şubat süreci hem Milli Görüş, hem de Gülen hareketine çok ağır darbeler indirdi. Fakat bu darbelerin söz konusu hareketlerin kaderlerine farklı etkileri oldu. Şöyle ki, Milli Görüş bölündü: RP’den sonra Fazilet Partisi’nin de kapatılmasıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ın başını çektiği “yenilikçi” kanat ayrılıp AKP’yi kurdu. Gülen hareketiyse, tam tersine “ricat” (geri çekilme) halinde olmasına rağmen birlik ve beraberliğini daha da güçlendirdi.

Dünkü yazımızda sözünü ettiğimiz Erbakan-Gülen rekabeti bağlamında konuşacak olursak; 28 Şubat’ın kaybedeni Erbakan, kazananıysa Gülen oldu. Fakat Erbakan’ın kaybetmesi Milli Görüş’ün toptan kaybetmesi anlamına gelmiyor. Çünkü her ne kadar eski gömleklerini çıkardıklarını söyleseler de AKP’lilerin yıllardır ülkeyi tek başına yönetiyor olmaları 28 Şubatçıların hezimeti, Milli Görüş’ün de bir bakıma zaferidir.

Türkiye son beş yıldır, 28 Şubat’ta çile çekmiş olan bu iki kesimin (AKP ve Gülen hareketi) güçlerini birleştirip geçmişin hesabını sormalarına tanık oluyor. Tabii ki bu süreçte yalnız değiller. İçerde ve dışarda çok sayıda kişi, çevre, grup, cemaat... kimi zaman farklı, kimi zaman ortak saiklerle bu sürece dahil oldular. Sonuçta, ilk bakışta AKP hükümetiyle Gülen hareketinin bir ittifakı olarak görünen şey aslında çok daha geniş çaplı bir koalisyondur.

Ama öncelikle neden geç kalındığı, adına ister ittifak, ister koalisyon, ister işbirliği, ister başka bir şey deyin, sözünü ettiğimiz birlikteliği neden AKP iktidarının ilk yıllarında çıplak gözle gözlemediğimiz sorusunu sormamız gerekiyor. Benim bu soruya cevabım iki şıklı olacak: 1) Geçmişten gelen ve 28 Şubat’ta perçinlenen rekabet ve karşılıklı güven eksikliği; 2) Askerin ve kendilerinin gücünü tam olarak kestirememek.

Daha açık söylemek gerekirse, tıpkı içerde ve dışardaki birçok kişi gibi hem AKP, hem de Gülen cemaati de TSK’nın demokratik sürece müdahale edip etmeyeceğini; ederse başarılı olup olmayacağını kestiremiyordu. (Daha sonra ortaya çıkarılan darbe girişimleri de bu kaygıların hiç de boşuna olmadığını gösterdi.) Dolayısıyla söz konusu iki taraf da TSK’yı gereksiz yere ürkütüp tahrik etmemek için son derece dikkatli adımlar atıyordu. Ne var ki AKP hükümeti ile Gülen cemaati arasındaki ilişkilerin normalin altında bir düzeyde seyrediyor olması, her iki hareketin de ayrı ayrı güçlenmesine engel olmadı; hatta tam tersine güçlenmelerini kolaylaştırdığını da düşünebiliriz.

Sonuçta, 2007 Nisan ayının başında, yani bundan yaklaşık beş yıl önce, yine Vatan Gazetesi’nde yazmış olduğum gibi, Türkiye’de iktidar çekişmenin iki değil üç ana aktörü olduğu ortaya çıktı. Bu yeni durumu AKP hükümeti, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Fethullah Gülen cemaati üçgeni olarak tarif etmiştim.

MİT krizinin, bu üçgenin unsurlarından birinin, yani TSK’nın iyice devre dışı kalmış olmasının doğal ama yine de beklenmedik bir sonucu olduğu kanısındayım. Fakat şimdilik bu konuyu bir kenara bırakıp beş yıl öncesine ve o dönemin ana akötlerine dönelim.

1) AKP tabii ki Gülen cemaatine daha yakındı. Ancak onunla özdeşleşerek TSK ile fazladan sorun çıkarmak istemiyordu.

2) Gülen cemaati de AKP hükümetinin geleceği belirsiz olduğu için “partilerüstü” konumunu korumaya çalışıyor, kendi bağımsız gündemine uygun strateji ve taktikler geliştiriyordu.

3) TSK üst kademelerinin düşman algısında Gülen cemaati, AKP ve diğer İslami yapıları, hatta PKK’yı da sollayarak en üst sırada yer alıyordu. Kulislerde TSK’nın Gülen hareketine yönelik topyekûn bir harekat planladığı konuşuluyordu.

Ama sonunda ava giden avlandı. TSK Gülen cemaatini etkisizleştirecek herhangi bir güçlü hamle yapamadan, bu hareketin alabildiğine aktif bir şekilde yer aldığı bir süreçle iktidar mücadelesinde devre dışı kaldı, tasfiye edildi. Burada dönüm noktası Şemdinli Davası olabilirdi, fakat hükümet ürkek davranınca yaklaşık bir buçuk yıl, yani 27 Nisan 2007 gecesi Genelkurmay Başkanlığı sitesine o meşhur muhtıranın konulmasını beklemek gerekecekti.

27 Nisan olayı AKP hükümetine TSK ile doğrudan hesaplaşmayı daha uzun süre erteleyemeyeceğini açık bir şekilde gösterdi. Artık, bu konuda çok uzun bir süredir hazırlıklar yapmış olan Gülen hareketiyle iş ve güçbirliğine gitmeleri kaçınılmazdı ve öyle oldu. Yani Erdoğan ile Gülen’in yollarını kesin bir şekilde yeniden birleştiren kişi dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt’tan başkası değildi.

İş ve güçbirliği derken tarafların masa başında müzakereler yapmasını, protokoller imzalamasını kastetmiyorum. Zaten bu iki hareket doğalarının farklı olması, yani birinin siyasi bir parti, diğerinin toplumsal bir hareket olması nedeniyle bu türden bildik bir ittifak teknik olarak da mümkün değildi. Sonuçta ortaya çıkan “kendiliğinden ittifak”ta esas olarak Gülen hareketinin medya kuruluşlarıyla oralarda görev yapan bazı kişilerin bir tür kolaylaştırıcı işlevi görmüş olduklarını söyleyebiliriz.

Bu işbirliği ilk meyvesini 2007 genel seçimlerinde verdi. AKP’nin yüzde 47 gibi yüksek bir oy oranına ulaşmasında, yıllarca epey işlerine yaramış olan “partilerüstü” imajlarını açıkça riske atan Gülen hareketinin katkısı hayli yüksekti. Ama hareketin siyasi tarafını en bariz biçimde belli etmesi 12 Eylül referandumunda olmuştur. Referandumda elde edilen başarı da her iki tarafta da yaptıklarının doğru olduğu düşüncesini güçlendirdi.

Referandumdan kısa bir süre sonra yapılan genel seçimlerde AKP’nin yüzde 50’yi aşmasını, ülkede askeri vesayetin ölüm ilanı olarak nitelemek yanlış olmayacaktır. Ne var ki bu büyük seçim zaferinden kısa bir süre sonra yeni iktidar bloğunun iki ana bileşeni, AKP ile Gülen hareketi arasında sorunlar çıktığı söylentileri ortalığı kapladı. Taraflar daha bunları yalanlamaya fırsat bulamadan MİT krizinin patlak vermesiyle iddialar yepyeni boyutlar kazandı.

Bunları yarınki bölümde ele alalım.

Erbakan-Gülen buluşması

Yazı dizimizin ilk bölümünde “Gülen Erbakan ile hiç biraraya gelmedi” diye yazmıştık, ancak bir okurumuz ikilinin 21 Nisan 1996 günü, yani Erbakan’ın başbakan olmasından birkaç ay önce Özel Samanyolu Liseleri tarafından düzenlenen 1. Ulusal Matematik Olimpiyatı ödül töreninde bir araya geldiklerini hatırlattı. Ankara’da Yükseliş Koleji Spor Salonu’nda gerçekleştirilen törende Erbakan, “Fethullah Gülen Hocama teşekkür ediyorum. Sadece Türkiye’de değil, Müslüman Türk devletlerinin evlatlarının da inançlı yetişmesi konusunda büyük çaba sarf ediyor. Bu toplantıyı düzenleyenlerden Allah razı olsun” diye konuşmuş. Düzeltir, özür dilerim. (İlgililer şu bağlantıdan detayları öğrenebilir: http://tr.fgulen.com/content/view/46/11/)

‘Yeni tür iktidar savaşları’nın ilk çarpıcı örneği SAYFA 3'de

‘Yeni tür iktidar savaşları’nın ilk çarpıcı örneği

Erdoğan-Gülen ilişkisi: DÜN/BUGÜN/YARIN-3

Ergenekon sürecinde yaşanan kimi kırılmaların bu ittifaka gölge düşürdüğünü biliyoruz. Prof. Türkan Saylan olayı bunlara bir örnektir ama

hükümeti en çok zorlayan gelişmenin Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmaları olduğu açıktır

Özel yetkili savcı Sadrettin Sarıkaya’nın başta Müsteşar Hakan Fidan olmak üzere eski ve yeni 5 MİT yöneticisini “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağırmasıyla patlak veren krizle birlikte, kimi zaman açık ama genellikle üstü örtülü bir şekilde dile getirilen, Gülen cemaatinin devlet içinde güçlü bir şekilde örgütlenmiş olduğu iddialarını yeniden tartışmaya başladık. Yıllardır ülkenin gündeminde olan bu iddiaların AKP iktidarıyla birlikte daha da arttığını biliyoruz ama bu sefer yeni bir durumla karşı karşıyayız: İktidar partisi çevreleri, daha önce yaşandığı gibi bu tür iddiaları yalanlama yarışına girmiyor; hatta bazen örtük, bazen aleni bir şekilde Gülen hareketinin devlet içindeki unsurları aracılığıyla hükümete politika dayatmak istediğinden şikayet ediyorlar.

Aslında yazı dizimizin dünkü bölümünde izah etmeye çalıştığımız AKP hükümetiyle Gülen hareketi arasındaki “kendiliğinden ittifak”ta ilk kez sorun yaşanmıyor. Yani MİT krizi bir bakıma, Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu’nun saptadığı gibi “bardağı taşıran damla” olmuştur. Her ne kadar bu ittifak en çok, askeri vesayeti tasfiyeyi hedefleyen Ergenekon, Balyoz ve benzeri davalarda başarı göstermişse de en ciddi ihtilaflar da aynı süreçlere bağlı olarak yaşandı. Kimisi emekli, kimisi muvazzaf yüksek rütbeli bazı subayların soruşturmalara dahil edilmeleri ve/veya tutuklu yargılanmaları çerçevesinde yürütmeyle yargı arasında zaman zaman çıkan anlaşmazlıkları bu bağlamda değerlendirmek gerekir ki bunların son örneği İlker Başbuğ’un, devletin en tepesinden gelen itirazlara rağmen tutuklu olarak ve Yüce Divan’da değil Özel Yetkili Mahkeme’de yargılanmasıdır.

Ergenekon sürecinde yaşanan kimi kırılmaların da bu ittifaka gölge düşürdüğünü biliyoruz. Prof. Türkan Saylan olayı bunlara bir örnektir ama hükümeti en çok zorlayan gelişmenin Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmaları olduğu açıktır. Konuyla yakından ilgilenen biri olarak, AKP’lilerin ezici bir çoğunun başından itibaren Şık ve Şener olayından ve buna bağlı olarak basılmamış kitapları toplatan ve gazetecileri yargı yoluyla susturmaya çalışan hükümet imajından son derece rahatsız olduklarını biliyorum. Bu imajın, AKP ve Erdoğan’ın Ortadoğu’da “rol model” olma iddialarına ciddi bir şekilde gölge düşürdüğünüyse hep birlikte gözlüyoruz.

Kürt ve PKK sorunlarının nasıl çözülmesi gerektiği konusunda da her iki kanadın, kimi zaman mutlak bir şekilde ortak hareket ediyor görünseler de çok farklı, hatta zıt görüşlere sahip olduklarını da biliyorduk ki son MİT krizi bu farklılıkların ne derece hayati olduğunu kanıtladı. Her ne kadar sonradan, savcının tek amacının KCK’ya sızmış bazı MİT unsurlarının yasadışı faaliyetlerini soruşturmak olduğunda ısrar edilse de MİT’çilerin davetiyle esas olarak hükümetin PKK ve Öcalan’la görüşme politikalarının masaya yatırılmak istendiği açıktır. Bu durum, hükümete yakın bazı kişilerin de vurguladığı gibi siyasetin üzerinde bir “yargı vesayeti” kurma arayışı olarak görülebilir.

MİT krizi olağanüstü bir jeopolitik ortamda patlak verdi: Suriye’de iç savaşın ve buna bağlı olarak dış askeri müdahalelerin eli kulağında; İran nükleer krizi hiç de olumlu seyretmiyor; Irak’ın yeniden kaotik bir ortama sürüklenmesi muhtemel ve genel olarak bakıldığında Ortadoğu’da mezhep temelli yeni çatışmalar yaşanabilir. Ve AKP hükümeti, önceki siyasi iktidarlardan farklı olarak bu gelişmelerin hiçbirine karşı kayıtsız kalmak istemiyor, hatta bunların herbirine müdahil olmak arzusunda. Hal böyle olunca MİT’e son derece kritik görevler düşüyor.

MİT deyince Hakan Fidan için ayrı bir parantez açmak lazım. Bu son kriz de gösterdi ki Fidan, gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerek Başbakan Erdoğan, gerekse Dışişleri Bakanı Davutoğlu için asla vazgeçilmeyecek bir isim. Bunda başta İran sorunu olmak üzere sözünü ettiğimiz konulardaki donanımından ziyade, devletin tepesine vermiş olduğu güven duygusunun belirleyici olduğu açık. Özetle, güvenlik bürokrasisi içinde AKP iktidarının en güvendiği ismin Fidan olduğunu bu kriz bize bir kere daha gösterdi.

Öte yandan Mavi Marmara olayının ardından Erdoğan ile Gülen’in İsrail’e bakışlarında çok önemli farklılıklar olduğunu öğrenmiştik. Ayrıca Gülen cemaatine yakın yayın organlarında son dönemde Suriye ve İran konusunda çıkan haber ve yorumlara baktığımızdaysa hükümetin hayata geçirmeye çalıştığı dengeli politikaların epey uzağında, bu ülkedeki rejimlerin bir an önce alaşağı edilmesine yönelik yaklaşımların öne çıktığını görüyoruz.

Yine de MİT krizinin ardında İsrail ve MOSSAD başta olmak üzere bazı yabancı ülkelerin veya kurumların doğrudan parmağını aramanın doğru olduğu kanısında değilim. Bu yaşanan krizden içerde ve dışarda çok kişi, kurum ve devlet istifade etmiş olabilir ancak buradan hareketle onların parmak izlerini bulmaya çalışmak fazlasıyla komploculuk olacaktır.

Çünkü bu kriz, Türkiye’nin son beş yılına damga vurmuş bir ittifakın çatırdamasının ve buna bağlı olarak yaşamaya başladığımız “yeni tür iktidar savaşları”nın doğal ama yine de şaşırtıcı bir sonucudur.

Üçüncü şahıslar heyecanlanmasın krizin geleceğini iki taraf belirler SAYFA 4'te

Üçüncü şahıslar heyecanlanmasın krizin geleceğini iki taraf belirler

ERDOĞAN-GÜLEN İLİŞKİSİ: DÜN/BUGÜN/YARIN-4

Karşılıklı “aramıza kimse giremez” mesajlarını daha sık işiteceğe benzeriz ama her iki taraftan değişik konularda gelecek adımların gerisinde yatan mesajlar çok daha belirleyici olacak...

Dün Başbakan Erdoğan, MİT olayı hakkında ilk kez konuştu ve “Hiç kimse kriz duasına çıkmasın. Kimse kaos çatışma hayalleri kurmasın. Bu ülkenin tüm kurumları, tarihte hiç görülmedik biçimde uyum ve motivasyon içinde görevlerini yapıyorlar. Ne devletin kurumları arasında ne de bu milletin evlatları arasında bir anlaşmazlık yoktur ve olamaz” dedi. Daha önce de konuyla ilgili görüş bildiren iktidar partisinin tüm sözcüleri bir kriz yaşanmadığının altını çizmişlerdi. Hatta Hüseyin Çelik, Ömer Çelik, Bekir Bozdağ, Yalçın Akdoğan gibi isimler, adını vererek Fethullah Gülen cemaatiyle aralarında herhangi bir sorun olmadığında ısrar ediyorlar ve tam da tarif etmedikleri üçüncü şahısları (odakları) aralarına nifak sokmaya çalışmakla suçluyorlar.

Hükümeti ve/veya Gülen hareketini (içerde ve dışardaki) sevmeyenlerin, hatta onlara düşmanlık besleyenlerin son yaşananlardan ziyadesiyle memnun oldukları, aralarındaki çatlağın daha da büyümesi için ellerinden geleni yapacakları aşikârdır. Lakin, her iki tarafın (AKP ve Gülen cemaati) birden kaybediyor olmasından hareketle sorumluluğu üçüncü şahıslara (MOSSAD, Ergenekon ve diğerleri) atmaya, böylece taraflar arasında herhangi bir anlaşmazlık olmadığını kanıtlamaya çalışmak fazla inandırıcı değil.

Nitekim Erdoğan’ın dünkü konuşmasının en çarpıcı cümlesi olan “Hiçbir zaman seçilmişleri atanmışlara kul etmeyiz” iddiası, kendisinin ortada herhangi bir kriz olmadığı yolundaki sözlerini gölgeliyor. “Atanmışlar” derken savcıları kastettiği açık da “seçilmişler” kim? Tabii ki ne Hakan Fidan, ne de diğer 4 eski ve yeni MİT yöneticisi. Bu sorunun cevabı AKP ve onun kurduğu hükümet, hatta bu partili milletvekillerinin oyuyla seçilmiş Cumhurbaşkanı Gül’dür.

Hatırlayalım, Fidan ve diğerlerinin “şüpheli” sıfatıyla ifadeye çağrıldığı ve kendilerine Öcalan ve PKK ile görüşmelerin de sorulacağı öğrenildiğinde, burada esas hedefin başta Erdoğan olmak üzere AKP hükümeti olduğu şeklinde yorumlar yapılmıştı. Bir süre sonraysa Gülen cemaatine yakın bazı isimler bu iddialara karşı “Ne alakası var. Savcılar KCK içinde karışık işler çeviren MİT elemanlarını soruşturuyor, hükümet politikalarını değil” şeklinde savunmalar geliştirmişti.

Muhtemelen gazetelerin çoğunun bugün başlığa çıkaracağı bu cümleden hareketle, Erdoğan’ın esas hedefin kendisi olduğu şeklindeki yorumları benimsediği sonucuna varabiliriz. Dolayısıyla son günlerde siyasi iktidara yakın olduğunu bildiğimiz bazı isimlerin, “yargı darbesi”, “yargı vesayeti”, “7 Şubat müdahalesi” gibi kavramsallaştırmalara gitmelerinin, hatta bazılarının son krizi TSK’nın 27 Nisan (2007) müdahale girişimiyle kıyaslamasının hiç de boşuna olmadığını anlıyoruz.

Başbakan yaşananları “münferit” olarak tanımlıyor ancak bugüne kadar hiç kimse olup bitenlerden şahsen savcı Sadrettin Sarıkaya’yı sorumlu tutmadı; tutmaya çalışanlar da onu bir şekilde bazı iç ve dış odakların yönlendirmiş olabileceği yolunda komplo teorileri geliştirdi.

Bu krizi hemen hükümet-Gülen hareketi arasındaki çekişmeyle ilişkilendirmek hiç de şaşırtıcı değildi, çünkü uzun süredir, özellikle özel yetkili mahkemeler ekseninde Gülen hareketinin bilgisi dahilinde bir tür polis-savcı-yargıç üçgeni kurulmuş olduğu ve bu durumun giderek hükümeti de rahatsız ettiği olduğu yolunda iddialar vardı. Kriz patlak verir vermez, daha savcıya bir şey olmadan İstanbul’daki üç polis şefinin kızağa alınması (daha sonra devamı da geldi) bu teoriyi güçlendirdi. Daha önemlisi, yakın bir zaman kadar birçok konuda elele hareket etmiş olan bazı medya kuruluşları ve gazeteciler arasında çarpıcı bir bölünme yaşandı. (Meraklısına yakın zamandaki bir yazımı hatırlatırım: http://haber.gazetevatan.com/Haber/424742/1/Gundem )

İktidar partisi sözcülerinin temkinli açıklamalarına ve Fethullah Gülen’in Başbakan’a yolladığı sıcak geçmiş olsun mesajına rağmen, her iki tarafın eli kalem tutanları, sanki uzun bir süredir bu anı bekliyorlarmış gibi yoğun bir savaşa giriştiler. Savcıların (ve onlarla birlikte hareket eden polislerin) tezlerinin ve bazı iddialarının, hiç de adı “cemaatçi”ye çıkmamış anaakım medyanın bazı organları ve bazı popüler gazeteciler tarafından dolaşıma sokulması bu savaşı daha enteresan kıldı.

Dün de yazdığım gibi, Türkiye’nin en azından son beş yılına damga vurmuş olan bir “kendiliğinden ittifak”ın çatırdamasıyla başlayan yeni tür iktidar savaşlarının en çarpıcı örneklerinden birine tanık olmaktayız. Karşılıklı “aramıza kimse giremez” mesajlarını daha sık işiteceğe benzeriz ama her iki taraftan değişik konularda gelecek adımların gerisinde yatan mesajlar çok daha belirleyici olacak.

Gülen hareketi üzerine görüşlerimi yarınki (ve muhtemelen son) yazıya saklıyorum, ancak bugünkü yazıyı bitirirken şunu söylememe izin verin: Üçüncü şahısların fazla heyecanlanmalarının gereği yok, bu krizin geleceğini yine her iki taraf belirleyecektir. Bunu barışarak mı, yoksa savaşarak mı yapacaklarını göreceğiz. Şahsen, gelinen bu noktada Gülen hareketinin geri adım atma ihtimalinin daha yüksek olduğunu düşünüyorum. Ama yıllarca nice emek vererek kazanmış oldukları mevzileri hiçbir şey elde etmeden terk etmelerini beklemek de gerçekçi olmayacaktır.

Evet, yarın devam edelim.

Gülen bu stratejik hatayı telafi edebilir SAYFA 5'te

Gülen bu stratejik hatayı telafi edebilir

ERDOĞAN-GÜLEN İLİŞKİSİ: DÜN/BUGÜN/YARIN-5

Gülen hareketi bir başarı öyküsüdür ama tarihinde başarısızlıklar da vardır. MİT krizinin büyük bir stratejik hata olduğu kanısındayım. Sanıyorum Fethullah Gülen, hareketini kademeli bir şekilde bu çizgiye çekecek ve bu stratejik hatayı telafi edecektir.

Yaklaşık bir yıldır, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmalarına doğrudan orantılı bir şekilde, yabancıların (gazeteciler, diplomatlar, akademisyenler ve diğerleri) Fethullah Gülen cemaati (isterseniz “hareketi” veya yeni önermeyle “camiası” da diyebilirsiniz, fark etmez) hakkında sorularına muhatap oldum ve bunların hiçbirini cevaplandırmadım. Herhalde korktuğumu düşünmüşlerdir; nitekim bir Fransız gazeteci bunu yüzüme de söyledi. Ahmet’in o veciz sözünün (“Dokunan yanar arkadaşlar”) yanlış olduğunu ileri sürecek değilim, çünkü en azından Ahmet ile Nedim’in durumları ortada. Ama şahsen yanmaktan değil yanlış yapmaktan korktuğum için o soruları cevapsız bıraktım. Çünkü Gülen cemaati hakkında “kötü” şeyler duymak istedikleri her hallerinden belli olan bu soru sahiplerinin büyük bölümünün, çok yakın zamana kadar bu oluşum hakkında “aşırı olumlu” görüşleri, hatta onunla çok sıcak ilişkileri olduğunu biliyordum. En azından ortada ciddi bir samimiyet sorunu vardı. Daha önemlisi, gazeteciliğe başladığımdan beri, yani 27 yıldır, bu hareketi dışardan yüklenmeye çalışılan “aşırı olumlu” ve “aşırı olumsuz” anlamların ötesinde anlamaya ve anlatmaya ve özellikle bu hareket üzerine çeşitli hesaplar yapan odaklardan uzak durmaya çalışıyorum. Bu, sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Hele başta da söylediğim gibi bazı etkili kişi, kurum ve odakların Gülen cemaatine bakışlarının çeşitli nedenlerle sürekli değiştiği düşünülürse. Örneğin meslek hayatımın ilk yıllarında Gülen’in “Amerikancı ılımlı İslam’ın Türkiye şubesi” olduğuna beni ikna etmeye çalışan İslamcılardan ya da sırf bu konu üzerine yazdığım için beni medyadan, solculuktan ve/veya laiklikten aforoz etmeye kalkan meslektaşlarımdan bazılarının ne zamandır bu camiaya sığınmış olduklarını görüyorum.

Bu uzun girişten sonra konumuza dönelim: Fethullah Gülen, 20. yüzyılın son çeyreğinde Türkiye’ye damgasını vurmakla kalmadı küresel bir hareketi yoktan var etti. Bu hareketin, Müslüman Kardeşler, Rabıta, Tebliğ Cemaati gibi diğer uluslarötesi İslami yapılanmalardan en önemli farkı, dini değil eğitimi ön plana çıkarması; böylece sadece Müslümanlara değil her inançtan insanlara seslenebilmesidir. Bu hareketin 21. yüzyılda da etkisini kaybetmemesi, tam tersine sürekli güçlenmesine bakarak tam bir başarı öyküsüyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Kuşkusuz bu başarı kolay elde edilmemiştir ve ana öznesi Fethullah Gülen’in kendisidir. Onun ilk günden itibaren her adımını özenle attığını, her öğrencisini bizzat yakından kontrol ettiğini biliyoruz. Bu vesileyle “Hocaefendi iyi ama çevresinde kötü unsurlar olabilir” şeklindeki akıl yürütmelerin pek fazla geçerli olduğunu düşünmediğimi belirteyim. Hiç kuşkusuz her geçen gün daha da büyüyen bu yapı içinde çok ciddi hatalar yapan kişiler olmuştur, olacaktır, ama kimsenin tüm camiayı zan altında ve zor durumda bırakacak yanlışlar yapma hak ve imkanları olduğu kanısında değilim.

Yalnız şu noktanın altını çizmeliyiz: Yer kürenin dört bir tarafına dağılmış ve medya, eğitim, sağlık, ticaret, bürokrasi gibi birbirinden farklı alanlarda çalışan isimler harekete ne kadar bağlı olsalar, merkezi disipline sonuna kadar riayet etseler de aralarında görüş ve bakış ayrılığı olması son derece doğaldır. Güncel bir örnek verelim: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yeni anayasada Kürtçe eğitime kapı aralanmasını savunurken, güvenlik bürokrasisinde yer alan veya onlara yakın olan bazı isimler “hangi Kürtçe?” gibi artık anlamı kalmamış bir soruya sırtlarını dayayıp bu tür önerilere bir tür bölücülük muamelesi yapabiliyor. Yine sözünü ettiğimiz vakıf gayrımüslimlerle olabildiğince diyalog geliştirmeye çalışırken, başkaları hoşlarına gitmeyen insanları “kripto Ermeni” veya “kripto Yahudi” gibi ayrımcı sıfatlarla yaftalayabiliyorlar.

Gülen hareketi bir başarı öyküsüdür ama tarihinde başarısızlıklar da vardır. Bana göre bunların en çarpıcılarından biri 28 Şubat sürecinin başlarında geliştirilen, ama bir süre sonra sıra kendilerine gelince yanlış olduğu anlaşılan, diğer İslami yapıların uğradığı mağduriyetlere kayıtsız kalma stratejisidir. Son MİT krizininse çok daha büyük bir stratejik hata olduğu kanısındayım. “Gülen hareketini, belki de tarihindeki en büyük hataya ne sevk etmiş olabilir?” diye sorulacak olursa öncelikle AKP hükümetinin ve tabii ki Erdoğan’ın gücünü yanlış hesapladıklarını; buna bağlı olarak AKP’nin kendi desteklerini asla riske atmak istemeyeceğini düşünmüş olduklarını söyleyebilirim.

Ancak esas sorun, AKP ile Gülen hareketinin Türkiye’ye bakışlarında ciddi bir kopuş yaşanması ve cemaatin de bu kopuşu kabullenmeye yanaşmamasından kaynaklanıyor. Şöyle ki askeri vesayetin tasfiyesi için polis-özel yetkili mahkemeler işbirliğiyle yürütülen operasyonlar hep birlikte öne çıkarıldı. Ama belli bir aşamadan sonra hükümetin ülkeyi “normalleştirmek” istediğini, ama diğer tarafın operasyonları sonlandırmak bir yana hayatın her alanına el atmaya giriştiklerini gördük. Şike soruşturması bunun en açık örneğidir.

Polis-savcı-yargıç üçgeninde kotarılan operasyonların giderek yeni tür bir toplum mühendisliğine dönüştüğü imajı ve bunun içerde ve dışarda doğurduğu tepkiler hükümeti bir süredir rahatsız ediyordu ki MİT krizi bardağı taşıran damla oldu. (Bu süreçte epey fonksiyonel olan, medyaya iliştirilmiş bazı isimlerin son günlerde Ergenekon vb. yapılardan çok AKP hükümetini hedef tahtasına oturtuyor olmaları hiç şaşırtıcı olmasa gerek. İçlerinden bazılarının Erdoğan’a nasıl siyaset yapması gerektiği konusunda şantajvari tavsiyelerde bulunmaları en hafif deyimle, insanı gülümsetiyor.)

Birileri çoktan “yiyorlar birbirlerini” diye ellerini oğuşturuyor olabilir ama AKP hükümetiyle Gülen hareketinin bu krizin kronikleşmesinin önünü birlikte almaları imkansız değil. Bu da ancak, devlet içindeki Gülen camiasına mensup etkili isimlerin artık devrin değiştiğini kabul etmeleri, ülkenin normalleşmesini engellemekten vazgeçmeleriyle olacağa benzer. Sanıyorum Fethullah Gülen, hareketini kademeli bir şekilde bu çizgiye çekecek ve bu stratejik hatayı telafi edecektir.

Daha söylenecek çok şey var ancak bu diziyi bir yerde bitirmemiz lazım. Son olarak yıllardır dile getirdiğim çağrıyı tekrarlamak istiyorum: Gülen hareketi bir an önce şeffaflaşmalıdır. Bu yaşanmaksızın Türkiye’nin normalleşmesi mümkün olacağa benzemiyor.

rcakir@gazetevatan.com

VATAN

YORUMLAR 4
  • burak şişman 10 yıl önce Şikayet Et
    !!!. sayın erbakan hocamla görüşmek her adama nasip olmaz.burdan anlayamıyolar kimin neye hizmet ettiğini ne diyim
    Cevapla
  • ali ateş 10 yıl önce Şikayet Et
    elbette anlaşacaklar. aksi takdirde ikiside birbirini harap edebilecek güce sahip ve ikiside bunu bilecek kadar akıllı ve ikisininde ulaşmaları gereken hedefleri hala var.anlaşmak zorundalar ve anlaşacaklar aksi takdirde bugün başkalarına yapılan polis-savcı eksenli operasyonlar kendilerini hedef tahtasına oturtacak.ve şike davasını bir şekilde çözmek durumundalar.fb camiasını parçalamayı başaramazlarsa büyük oyun ortaya bütün çıplaklığıyla dökülecek ve herşey berbat olacaktır.
    Cevapla
  • mert 10 yıl önce Şikayet Et
    mecburlar. ikiside (Ak partisi ve Gülen cemaati) birlikte olmak zorundalar cünkü ikisininde ABD ile SIKIFIKI isbirliginde oldugunu görüyoruz. Kücük simarik kardesine laf söyletmeyen ABD bir tarafdan Ak parti ile stratejik ortaklik yolunda devam ediyor diger yandan simarik kücük kardesini otorite olarak gören bir cemaat lideri var. Bildigim kadariyla bundan dolayi özür bile dilemedi cemaat lideri. 9 vatandisimiz katledilmis kimin umrunda? Böyle devam ederse Allah'dan baska güvendigim kimse olmayacak. Diger tarafda kuzey irakda baska bir devlet kuruldu. bu ne kadar haberlere yansimasada isbirligi ortaminda o devletin ADI bahsediliyor yillardan beri. SANIRIM zamanlamasini bekliyorlar.
    Cevapla
  • yaşar Gürakan 10 yıl önce Şikayet Et
    devam eder. paylaşacak pasta oldukça bu ortaklık devam eder!Şimdilik var zaten al gülüm ver gülüm devam ediyor.Sonrası için bir şey diyemem....
    Cevapla
DİĞER HABERLER
Rusya nüfus azalmasına karşı kesenin ağzını açtı: 10 çocuk yapana 16 bin 500 dolar
TFF'den tarihi karar! Hakem kararları TV'ye taşınıyor