Taşrayı dışarıdan gelenler anlattı

Yozgat’ta yaşayan Mustafa Çiftci, kitaplarının başarısı sayesinde Necip Fazıl Ödülü’ne layık görüldü.

Taşrayı dışarıdan gelenler anlattı
Taşrayı dışarıdan gelenler anlattı
GİRİŞ 11.01.2017 16:09 GÜNCELLEME 11.01.2017 16:09

Sabahattin Ali’yi örnek göstererek taşraya misafir olarak gelen isimlerin taşra hakkında karanlık şeyler yazdığını belirten Çiftci, “Taşraya dışardan gelenin canı sıkılır. Taşrayı taşralılar değil dışarıdan gelen kalem erbabı anlattı” diyor.

Yeteneği olan, az çok tekniğe kafa yoran, kelimelerle arası iyi olan herkes yazar. Kimi şiir, kimi roman, hikaye... ama samimiyetle ve kalbe değen bir gerçeklikle yazanlar okur için bambaşka bir yerdedir. Mustafa Çiftci o yazarlardan biri. 2016 yılında “Bozkırda Altmışaltı” ve “Adem'in Kekliği ve Chopin” eserleriyle Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü'ne layık görülen Çiftci ile edebiyat yolculuğunu ve taşrada yazar olmayı konuştuk.

Kitaplarınız büyük ilgi gördü. Edebiyat ve sanat dünyasında bir kliğe ait olmadan var olmak çok kolay değil. Okur ve yayıncı ile buluşmanız nasıl gerçekleşti?

Teşekkür ederim kitaplarıma gösterdiğiniz ilgiye. Sadece siz değil okurlarıma da müteşekkirim. Benim ağlayarak yazdığım ve her bir kahramanım için “keşke sağ olsanız, yanımda olsanız” dediğim hikayelerime gösterilen alaka için. Her kitabın bir kaderi varmış derlerdi de çok anlamazdım. Yaşayarak anladım. Hakikaten kitapların da bir yazgısı var. Bu açıdan mesela Bozkırda Altmışaltı'm güzel insanlarla karşılaştı. Yayınlanma aşamasında da aynı şey oldu. Sadece yayınlanmak açısından değil okur olarak da vefalı, kıymet bilir okurlara kavuştu. “Handan Yeşili” diye bir yeşil tonu var mıdır? Varsa ne tonda bir yeşildir diye merak edenler var. Uzaklarda çok uzaklarda bir kişi sizin yazdıklarınızı görüyor ve “hah işte bu” diyor. Bu hem ilginç hem güzel bir şey.

ÜÇ MASTIR PROGRAMINI BIRAKTIM

Edebiyatın ve sanatın merkezi İstanbul gibi bir algı var. Siz Yozgat'ta yaşıyorsunuz, edebi kamuyla ilişkiniz nasıl?

Uzakta olmak hem fırsat hem tehdit benim için. Fırsat çünkü “yazar siyaseti “yapabilecek bir yapım yok. İstanbul'da olsaydım belki “profesyonel” olmam beklenecekti. Profesyonel olmak her şeye biraz rezerv koymaktır. Daha “akıllı” hareket etmeniz gerekir. Ben hareketlerimi akıl ile yönlendirseydim “Annemi özlüyorum” diye biri yurt dışında ikisi yurt içinde üç mastır programını bırakır memlekete döner miydim? Hâl böyle olunca benim edebi kamudan uzak olmam bir imkândır. Tehdit kısmı ise benim gidişattan haberimin olmamasıdır. O konuda da artık iletişim imkânlarının artmasına güveniyorum biraz.

Bakalım nasıl olacak, işler nereye varacak?

Büyükşehirlerde zamanın hızı ve akışı ile taşradaki çok farklı. Bu durum yazar olarak sizi etkiliyor mu?

Libya'da iş yapan bir arkadaş zamanın çok yavaş aktığını ve Türkiye'den kat be kat yavaş bir hayatın olduğunu söylemişti: Ve Libya'da en meşhur sözlerden birinin “bukra inşallah” olduğunu eklemişti sözlerine. “Yarın İnşaallah” anlamında işler hep erteleniyormuş. Yani her yerin bir ritmi var. Buradaki ritim yavaş, dolayısıyla daha rahatsınız. Önemli olan bu rahatlığı ne ile doldurduğunuz. Ben okumak yazmak gibi bir meşgale ile dolduruyorum. Umudum ve duam bu dolduruşun bereketli olması. Yoksa Allah muhafaza kitap yüklü merkep olmak gibi bir tehlike taşrada da, merkezde de var.

SIKINTI ENTELEKTÜEL BİR LÜKS DEĞİL

Taşra'dan yazmak ve taşralı bir bakışla yazmak arasındaki farka dair neler söylersiniz?

Sebahattin Ali Yozgat'ta öğretmenlik yaptığı yıllarda yazdığı bir hikâyesinde Yozgat'tan müştekidir, insanlardan, tabiattan müştekidir. Yani taşradan yazmak bazen ıstırap vesilesi de olabilir. Taşradan yazanlar sıkıntılı, karanlık metinler yazmışlar. Taşradan yazmak konusunda şu soruyu soruyorum, “Taşrada kimin canı sıkılır?” Bence taşraya dışardan gelenin canı sıkılır. Taşradakiler için akşamların, gecelerin sıkıcı, yavaş akan zamanın sıkıntı kaynağı olduğuna inanmıyorum. Bence sıkıntıyı yanlış yerde arıyoruz. Sıkıntı entelektüel bir lüks değil. Sıkıntı yoksulluktur, sevdadır, hastalıktır, ayrılıktır. Peki neden hep öyle anlatıldı? Çünkü taşrayı taşralılar değil dışarıdan gelen kalem erbabı anlattı. Onların sıkılması normal ama sıkıntılarını bu kadar sık ve yoğun dile getirmeleri normal mi? Ayrıca dışardan gelen yazarın taşrada yaşadığı bir varlık sancısı mı yoksa taşraya sürgün edilmesinin sıkıntısı mı? Bunlar birbirine geçmiş şeyler. Biliyor musunuz var olmanın ağırlığıyla kıvrandığını ve eserinde bunu yazdığını zannettiğimiz birçok kimse sadece arkadaşını, ailesini, merkezi özlediği için o kadar karanlık şeyler de yazıyor olabilirler. Ve garibim “okur” da demek taşra böyle imiş diye bir can sıkıntısı arar durur taşrada. Bu konuya ciddi eğilmek gerekiyor bence.

Taşrada bir de “dışarıyı” görüp tekrar memlekete dönmüş olanın canı sıkılır. Gurbete gitmişlerin dili, dişi başka tatlar aldığı için taşraya bakışı çok değişir. Bunun komedisi de çok yapılmıştır. Şahsım adına ben sıkılmıyorum. Dışarıyı gördüm, hatta yurtdışında kaldım ama burası benim için sıkıntı olan bir yer değil, nefes aldığım yer. Hemşerilerim de benim için hikaye kahramanı değil komşularım, arkadaşlarım olarak kıymetliler. Tabi insan ilişkileri, karakterler, olaylar olarak benim hikâyelerime giriyor taşra ama bunun için özel çabam yok. Yani ben elinde defter, kalem vatandaşı gözleyen ve bu gözlemden hikâye çıkarmaya çalışan bir adam değilim.

SİYASET MAHALLE SINIRLARINI OLUŞTURUYOR

Edebi kamuda farklı dünya görüşleri ve ideolojik çevreler arasında eskiye nazaran azalsa da geçişkenlik çok sınırlı. Bu anlamda farklı mecralarda üretimlerinizi değerlendirmeniz nasıl karşılanıyor?

Fazla uzun zaman değil bir ay önce sol görüşlü bir babanın oğlu dedi ki abi senin hikâyeleri babam okudu yahu bizi anlatıyor bu çocuk dedi. Bakmayın siz mahalle farkına falan. Hâlâ babaları odaya girdiğinde toparlanan, ekmeksiz öğün olmaz diyen, kıskanması, sevmesi, nefreti, evetleri, hayırları benzer insanlarız. O açıdan her mahalleden aldığım tepki “bizi anlatıyorsun” oluyor. Her mahallede yaşlılar elinin öpülmesinden, hatrının sual edilmesinden mutlu oluyorlar, her mahalle pikniğe gitmeyi abartıyor, her mahallede erkekler bir ayakkabıyı senelerce giyiyor ama kadınlar imkan olsa her hafta bir ayakkabı almak istiyor, her mahallede babalar “bakarız” diyerek geçiştiriyor çocuklarını. Uzatmayalım. Farkımız yüzeyde birliğimiz derinde. Ama iş siyasete dökülünce mahalle sınırları giriyor işin içine. Ama aynı yağmurda ıslanan çocuklar gibiyiz endişeye mahal yok….

Mustafa Çiftçi, kimleri okur, nelerden beslenir, edebi kimliğini şekillendirenler kimlerdir?
İsim vermek istemem. Bu iş düğün davetiyesi dağıtmak gibi kimin ismini ansanız öteki inciniyor. Ben o sebepten her yazarı, şairi masama davet ediyorum. Buyursunlar…

Yozgat son dönemlerde sıkça karşımıza çıkar oldu sanat ürünlerinde. Yozgat neden sinemacıların, yazarların ilgisini çekiyor sizce?

Gerçekten bir ilgi mi var yoksa piyasanın para kazandıran yere bakması gibi planlı bir bakış mı bu kestiremiyorum. Ama kültür endüstrisi bizim kara kaşımıza kara gözümüze hasret değil bundan eminim. Umarım Yozgat'a olan ilgi yüzeysel, tanımlayıcı, indirgeyici olmaz da sadece hava durumlarında adı geçen bir memleketin sevdası, hikayesi, macerası güzel eserlere konu olur.

 

 

Bozkırda Altmışaltı

Mustafa Çiftci

Robert A.Johnson

İletişim Yayınları

2015

160 sayfa

 

 

 

 

Adem'in Kekliği ve Chopin

Mustafa Çiftci

İletişim Yayınları

2015

140 sayfa

KAYNAK: YENİŞAFAK
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Aptal… Şizofreni… İmamoğlu-Kaftancıoğlu savaşı! CHP'ye yakın gazeteciler neden sessiz?
Bakan Soylu duyurdu: Taksim saldırısı sonrası kaçan Bilal Hassan'ın kardeşi yakalandı