Önemli bir Cansever portresi
Akademisyen, düşünür, mimar ve sahih bir aydın olan Turgut Cansever'in söylemini anlayabilmek ve bu söylemin üzerinde düşünebilmek için anlamlı bir portre:
Ercan Yılmaz'ın haberi
İdrak ve inşa arasında bir mimar'ın mimariye bakışı şöyle özetlenebilir: 'Allah'ın yeryüzündeki halifesi' olarak insanın saygınlığını taşıyan her eser kutsaldır. Öyleyse Rilke'nin dediği gibi, “Bütün mekânlar tek bir mekâna açılır; dünyadaki içtenlik mekânı ”
Ne zaman Hacı Bayram-ı Veli'nin “Nâgehân ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm/Ben dahi bile yapıldım, taş ü toprak arasında” mısralarını okusam bilge mimar Turgut Cansever gelir aklıma. Kâinatı ve insanı birlikte ve daima ‘oluş' hâlinde gösteren ve aslolanın insanın inşa süreci olduğuna vurgu yapan bu şiirin mücessem hâli gibi gelir bana Cansever. Bugünlerde onunla ilgili Halil İbrahim Düzenli imzasıyla oldukça titiz bir çalışmanın ürünü, hacimli ve kıymetli bir kitap yayımlandı Klasik Yayınları tarafından:İdrak ve İnşa-Turgut Cansever Mimarlığının İki Düzlemi. Kitap, zengin muhtevasıyla, entelektüel kuşatıcılığıyla, Cansever'in projelerinin çizimleri ve fotoğraflarıyla, proje açıklama tablolarıyla, notlarıyla, kaynakçasıyla dikkat çekiyor ve tarihten felsefeye, estetikten tasavvufa, sosyolojiden bilime uzanan ufuk çizgisiyle gerçek bir entelektüel şölen vaat ediyor okuyucuya.
Kitap, Kınalızâde Ali Çelebi'nin Ahlâk-ı Nâsırî'den aktardığı, “Hikmet eşyâyı lâyık ne ise eyle bilmek ve ef'âli lâyık nice ise eyle kılmaktır.” epigrafıyla açılıyor. ‘Bilen' ve ‘canlı' bir varlık olan insan, kesiflik ve lâtiflik arasında bulunan âlemde idrak seviyesine göre inşa edecektir ancak. Turgut Cansever'i kendince idrak ve yeniden inşa etme uğraşısında olduğunu ifade eden Düzenli, kitabın yeni bir okuma denemesi olduğunun altını çiziyor. Zira sayfalar ilerledikçe Cansever hakkında daha önceden dillendirilmiş birtakım hükümlerin tartışılmaya açıldığını, eleştirildiğini ve yeni yorumların ortaya atıldığını görüyoruz. Kanaatimce kitabın esas kıymeti de burada saklı.
Önemli bir Cansever portresi
Turgut Cansever'in söylemini anlayabilmek ve bu söylemin üzerinde düşünebilmek için, Düzenli'nin akademisyen, düşünür, mimar ve elbette sahih bir aydın olarak sunduğu Cansever portresi önemli: “Yaşam deneyimi: Antalya'da doğmak, Bursa'da büyümek, İstanbul'da Osmanlı'nın son nesli ile ilişki içinde olmak, yabancı hocalar ve insanlarla karşılaşmalar, bu arada Türkiye ve dünyadaki mimarlık birikimi ile karşılaşmalar, ülkenin siyasi atmosferinin dönüşüm sürecine tanıklık etmek. Kitaplardan öğrenilen: 20. yüzyıl başı varlık felsefesi ve Batı felsefe geleneğine yöneltilen eleştiriler, Diez'in İslâm sanatı ile ilgili yazıları, Fusûsü'l-Hikem analizleri, Elmalılı H. Yazır tefsirini incelemek. Eğitim süreci: Galatasaray Lisesi, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Sedat Hakkı Eldem öğrenciliği, Ernst Diez öğrenciliği, Mazhar Şevket İpşiroğlu öğrenciliği, doktora ve doçentlik çalışması.”
Kur'an, hadisler ve İbn Arabî'nin Fusûsü'l-Hikem'inin Cansever'in kimliğinin oluşmasında belirleyici olduğu aşikâr. “Doğu da Allah'ındır Batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz Allah kuşatandır, bilendir.” mealindeki ayet, İslâmî mimarînin ancak tevhid kavramı üzerine inşa edilebileceğinin en açık göstergesidir Cansever'e göre. Cansever'in İslâm'ın bir estetik medeniyeti olduğuna dair gerek söylemleriyle gerekse uygulamalarıyla yapmış olduğu katkılar, onu, Türk kültür tarihinde müstesna bir yere koymaktadır. “Allah güzeldir ve güzeli sever.” ve “Dünyayı güzelleştiriniz.” hadislerinden hareketle Kubbeyi Yere Koymamak'ta şunları söylüyor Cansever: “Dünyanın maddî cephesini günah sayan Hıristiyan tavrı, maddenin madde olarak güzelliğini adeta dışlarken, Allah'ın yarattığı her şeyin güzelliğine inanan Müslüman, bunların tevhidî bir yaklaşımla anlaşılmasını ve tesis ettiği değerler hiyerarşisi içerisinde her şeyi yerli yerine koyarak bir güzelliğe erişilmesini amaç ediniyor. Dolayısıyla İslâm kültürünün meydana getirdiği bütün ürünlerde yaradılışın İlâhî irade ile vücud bulmuş yapısal özelliğini inkâr etmek, değiştirmek, çiğnemek söz konusu değildir.”
Tarih-teori-eleştiri ve eleştirmen-mimar-mimarî ürün birlikteliğini sağlayacak bir yöntem belirlemek, estetik, etik ve bilimsel yargılarının hepsinin birlikteliğinden oluşan bir kavramsal çerçeve kurmak ve Cansever'in söylemiyle eserleri arasında Türkiye'deki tartışma ortamına ilişkin bir şeyler söylemek iddiasındaki kitap, mimarlık alanında önemli bir boşluğu doldurmakla kalmıyor, bir yandan uzun bir süredir karşı karşıya olduğumuz zevk hezimetinin nasıl bir entelektüel arka plânla giderebileceğinin ipuçlarını verirken bir yandan da Nâilî'nin o güzelim “Mestâne nûkûş u sûver-i âleme bakdık/Her birini bir özge temâşâ ile geçdik” mısralarına ve oradan da ebediyete Cansever'in zaviyesinden bakmamıza imkân sağlıyor. Asıl işin kendimizi idrak ve inşa etmek olduğunun imâlarıyla elbette.
(Kitap Zamanı)