Ermeniler TEHCİR değil, İCLA edilmiş!
Tarih araştırmacısı yazar Hasan Basri Bilgin, yine çok tartışılacak bir kitap kaleme aldı ve "Ermeniler tehcir değil iclâ edildi" diye yazdı. Peki, aradaki fark ne? İşte yazarın cevabı:
> Mazideki Adamlar, adeta bir bilgi ve olay bombardumanı. Kitabın içindeki her konu önemli, ancak söyleşimize güncel bir soru ile başlamak istiyorum ben. Kitabınızdan öğrendiğimize göre; 1969 yılında Suriye’deki Hafız Esat darbesinde Türkiye’nin “dolaylı da olsa” bir katkısı var gözüküyor. Şimdilerde tarih tersine mi tekerrür ediyor?
> Mazideki Adamlar’da tüm ayrıntısıyla yazıldığı üzere 1969 daki darbede ve Hafız Esat’ın iş başına getirilmesinde CİA ile birlikte MİT’in katkısı olduğu söylenegeldi. İlerde oğul Esad için yapılan “Yollama” programında da Türkiye’nin parmağı olursa, hiç şaşmam. Çünkü Amerika Ortadoğu’da Türkiyesiz at oynatamaz… Ama, 1969 nasıl yanlış olmuşsa şimdiki de yanlış olur. Çünkü “Arap Baharı” denilen açılımda ölenler hep Müslüman, parsayı toplayan Avrupalı. Ne yazık! Tıpkı Afganistan, Irak, Mısır, Tunus ve Libya’da olduğu gibi…
Bakın, her ülke “iyi yaz da kötü” kendi düzenini kendi kurmalı. Yabancılar tarafından kurgulanan “Demokrasi” atraksiyonları, operasyon yapılan toplumlara çok acı veriyor. Çünkü “cilâlı vaatlerin” altı boş ve süslü tuzak!.. Mazideki Adamlar’da yer aldığı için söylüyorum, örneğin; II. Abdülhamid’i de “dış dünya’nın parasal desteğiyle” sonradan çok rezil olduğu belgelenen bir ihtilâlle “Hürriyet” adına tahttan indirmişti İttihat Terakki… İktidara geldiklerinde ilk iş olarak aydınları ve basını susturdular. İşlerine gelmeyen yazarları ayağına taş bağlayıp boğazın sularına gömdüler. Meşhur yargısız infaz vakası “cumburlop!” onların icadı…
> Kitapta “İklim savaşları”nı dillendiren bir komplo teorisi var ki, okuyunca ürperiyor insanlar. Aslı nedir bu iddianın?
> Komplo ve iddia değil, maalesef gerçek!.. Moskova Devlet MGU Fizik Fakültesi hocalarından Georgiy Vasileyev ile Rus Silahlı Kuvvetleri İklim uzmanı Nikolay Karavayev, ABD’nin, bu asrın başında İklim savaşı başlattığını yadsınamaz deneysel verilerle ortaya koyuyorlar. Onları dinlerken gördüm ki, söz konusu savaşın bizi de yakından ilgilendiren yönleri var. Mazideki Adamlar, gerçeği tüm çıplaklığıyla önümüze seriyor… Garip! Hem de, “Keser döner hesap döner” atasözünün hatırlatışıyla, bu silahın çok kısa zamanda Amerika’ya döneceği anlaşılıyor. Yani kendi icadıyla vurulmak gibi bir şey; başkalarının eli armut devşirmiyor ya!.. Ne diyeyim, bu sürede Allah dostlarımızın şerrinden Türkiye’mizi korusun. Zira dost yarasının tedavisi zordur…
> Kitapta anlatılan Milli Mücadele ve Çanakkale Savaşıyla ilgili donelere ilk kez rastlıyorum. Eli silahlı din görevlileri, “düne kadar irticayla suçladığımız” çağdaş düşünceli ilim adamları… Daha önce neden duymadık o gerçekleri?
> Milli Mücadele’nin başlangıcı çok önemli! Mazideki Adamlar; “Kuvayı Milliye’nin meşalesi, eş zamanlı olarak Isparta ve Denizli’de yandı, Samsun’da kurumsallaştı ve Ankara’da Devlet oldu!” savında… Tarihin akışını, ortaya konan belgeler ışığında iyi süzmek lâzım. Milli Mücadele’ye kimler ne emek harcamış iyi bilinmeli. Yakın tarihimizin gerçeklerini görmekte çok geciktik…
Çanakkale konusuna gelince; bu güne dek ulu destanın gölgesinde hiç görmezden geldiğimiz veya birilerince saklanmış büyük aymazlıklar ve hatta ihanet var.
> Enteresan! Çanakkale ve ihanet nasıl yan yana gelebilmiş ki?
> Okuduğunuz üzere kitapta detaylı anlatılmış. O olayı yazan o günün Fransız gazetesi elimizde ve taraflarca şimdiye dek yalanlanmamış… Gelibolu’daki en kanlı savaşların sürdüğü Ağustos ayının ortasında, yandaşımız Almanya, Rusya’ya “gel benim yanımda yer al, sana İstanbul’u vereyim!” teklifinde bulunuyor. Ah içimizdeki bizden olmayan bizim gafillerimiz, Ah!
> 1944 yılında Rusya tarafından zorunlu göçe tabi tutulmuş, hatta bir bakıma soykırıma uğramış Ahıska Türklerinin sınırdan içeri alınmadığı bir dönemde, İç siyasetimizdeki o meşhur Tabutluklar olayının sebebi ne?
> Bana göre, olayların tek sebebi, Türk Birliğini istemeyen diğer devletlere şirin görünmek veya çekinmek, belki de korkmak!
> Osmanlı’yı dünya tarihinin hiçbir devrinde rastlanmadığı kadar “Hoşgörü” abidesi olarak görüyoruz. Osmanlının bu yapılanmadaki dayanağı ne?
> Tabii ki, öncelikle İslâm inancı!.. Fatih Sultan Mehmet, “İstanbul’u bir inançlar müzesi haline getirdiniz Hünkârım!” diye, şaşkınlığını dile getiren İtalyan ressam Bellini’ye; insanın değeri üzerine bir ayet ve bir hadis okuduktan sonra Yunus Emre’nin şu mısrası ile yanıt veriyor İtalyan konuğuna: “Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü…”
>Selçuklu Hakanı Melikşah’ın Karadeniz ve Akdeniz kıyılarını fethedince, kılıcını denizin sularına batırarak yaptığı hareket enteresan. Neyin peşinde?
> Milletinin O gününe ve özellikle gelecek nesillerine dua ediyor. Yakarışının içeriğine dikkat etmek gerek. O duanın semeresini Çanakkale ve Milli Mücadele’de fazlasıyla gördüğümüzü düşünüyorum.
>“Söz Milletindir” deyişine kolay ulaşmadığımız iddiası var kitapta; bizce de doğru! Biraz açar mısınız konuyu.
>Çok partili hayata geçtiğimiz 1946 seçimlerinde “Açık oy gizli tasnif” kuralı geçerliydi. O gün Demokrat Parti’ye oy verenler Türkiye’nin her yerinde büyük işkenceye uğradı. Ben elimdeki sağlam belgelerle Göller Bölgesi’nde yaşananları anlattım.
Demokrasiyi sindirmek bir hayli zor geldi toplumumuza. Hâlâ da zorluk içindeyiz. Zira demokratlık ileri kültür meselesi…
> “Bir adam için bir ülke yıkılmaz” diyorsunuz. Nasıl oluyor bu?
> “Bir yöneticiyi devreden çıkarmak için koskoca bir Kurumu, bir adamı yıkmak için bir ülkeyi yıkmak” mantıklı ve bilinçli bir şey değil; akıl dışı!.. Selçuklu’da, Osmanlı’da ve yakın tarihimizde çok acı örnekleri var… “Şu adamı ortadan kaldırırsak her şey düzelir!” diyorsunuz, olmuyor… Örneğin, II. Abdülhamid’i tahtan indirince “Hürriyet” gelecek sanıyorsunuz. Oysa düzen bozuk! Sınırsız hürriyeti kim istemez! Dış üflemeli bu tür lâfların ardındaki tuzak başka! Bir bakıyorsunuz Sultan Hamid gitmiş ama daha koyu bir istibdat gelmiş; baskı doğrudan halka inmiş, konuşmak, yazmak külliyen yasak! Üstelik koskoca İmparatorluk, 14 milyon kilometrekareden 8 milyon kilometrekareye iniyor birden… Orada kalsa amenna; aptalca girilen birinci Dünya Savaşında yerledir olup işgale uğruyor ülke… Bir Sultan Hamid’e karşılık koskoca Devlet-i Aliyye… Sahte hürriyet avcıları o yıllarda aslında kimi vurdu, ancak şimdi anlayabiliyoruz.
> “İkinci Abdülhamid” deyince aklıma geldi. Mazideki Adamlar yer yer övgü düzmüş ona. Gerçek ne?
> Büyük Atası Yavuz Sultan Selim gibi, “Yaşamayı İlâhi görev, yaşatmayı farz ibadet kabul eden bir padişah. Değeri yeni yeni anlaşılıyor. Yerliler ona “Ulu Hakan” gözüyle bakarken, Joan Haslip gibi Batılı yazarlar “Tanrı’nın Gölgesi” diyor.
> Size göre İsrail’in tarihten alması gereken ders ne?
> Atalarının yazdığı “İlahi Lütuf” adlı şiiri okuyup, ders alsınlar. Vefa, insanların “en azından” aynı açmaza, aynı felâkete tekrardan düşmesini önler…
> Milletçe başımızı ağrıtan Ermeni Meselesinde “O bir Tehcir değil İclâ” iddiasındasınız, ne demek bu?
> Kitapta savunulduğu gibi, öncelikle 1915 olaylarının isimlendirilmesinde büyük hata var. Tehcir, dinsel inancını korumak ve kişinin bireysel düşüncesi yüzünden tehlikeye düşen canını ve itikadını garantiye almak amacıyla, kişinin “Yandaşlarının yanına göç ettirilmesidir".
Oysa; Kuran’daki, “Dinde zorlama yoktur” , “Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin” ve de “Sizin dininiz size, benimki bana” ayetleri uyarınca, her inanç sahibi Türk toplumunun içinde rahatça yaşayıp inancının gereğini yerine getirdi… Hâl böyle olunca; 1915 olaylarının tek ifadesi İclâ’dır… İclâ’nın kelime anlamına gelince; boşaltmak, güvenlik sevkiyatı, birbiriyle kavga eden iki taraftan en uygun olanını, “Kusura bakma!” mazeretiyle olay yerinden rahat edeceği ortama sevktir…
Artık bize düşen, Mazideki Adamlar’da yeterince yer alan “Ermeni meselesiyle ilgili” belgeleri dünya kamuoyuna duyurup, her yıl “Temcit pilavı” yemekten vazgeçmek… “Elinizden geleni ardınıza koymayın bre!” diye haykıralım gitsin…
> Nasrettin Hoca gerçekten Ispartalı mı?
> Kendisi öyle diyor. Nedeni kitapta…
> Eseri azarken nelere dikkat ettiniz?
> Tahrifat yok, incitici olmamaya özen gösterdim… Kendime yandaş bulma gayreti gütmedim. Olayları olduğu gibi tarafsız yansıttım… Pek sanmıyorum, ama olur ya; yorumlardaki özgün düşüncelerde bir kusur varsa affola! Çünkü kusursuz düşünce ve kusursuz insan yok dünyada!
(Haber 7)