ABD yapmaktan vazgeçtiyse, darbenin modası mı geçti?

ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın "Demokrasiyi askeri müdahale ya da otoriter rejimleri güç kullanarak devirme girişimleri ile yüceltmeye çalışmayacağız." açıklaması ABD’nin istikrarsızlaştırma operasyonlarından vazgeçtiğine ikna etmeye yetecek mi?

ABD yapmaktan vazgeçtiyse, darbenin modası mı geçti?
ABD yapmaktan vazgeçtiyse, darbenin modası mı geçti?
GİRİŞ 09.03.2021 01:11 GÜNCELLEME 09.03.2021 01:11

Uluslararası ilişkilerin fırtınalı deryasında ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ın tarihi bir açıklaması hak ettiği gündemi oluşturamadan dijital arşiv dünyasına karışıp gitti. Herhalde, ABD’nin müdahil olduğu darbelerin, istikrarsızlaştırma projelerinin ve doğrudan askeri müdahalelerin uluslararası toplum tarafından kanıksanmış olması da bunda rol oynadı. Gelelim Blinken’ın söylediklerine. Malum olduğu üzere hırsızın mert olanı yasadışı da olsa “sanatıyla” övünürmüş.

ABD Dışişleri Bakanı’nın açıklaması “2021 Geçici Ulusal Güvenlik Stratejisi El Kitabı”nın kamuoyuna duyurulmasıyla beraber geldi:

“…Ama demokrasiyi, pahalı askeri müdahaleler ya da otoriter rejimleri güç kullanarak devirme girişimleri ile yüceltmeye çalışmayacağız. Bu taktikleri eskiden kullandık. Ancak iyi niyete rağmen başarılı olamadılar. Demokrasinin yüceltilmesi amacına kötü bir anlam yükleyerek Amerikan toplumuna olan güveni zedeledi. Biz işleri artık farklı yapacağız.” [1]

İşte Blinken için küçük ama uluslararası toplum için büyük bir adım. Yirminci yüzyılda eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’a 1973’teki Şili darbesi için bunun yüzde biri düzeyinde bir itiraf cümlesi sarf ettirmek mümkün olmamıştı. Salvador Allende liderliğindeki demokratik yolla iktidara gelmiş Şili hükümetini “virüs” olarak niteleyen Kissinger, bu virüsün yalnızca bölgeyi değil, İtalya’ya kadar tüm dünyayı tehdit ettiğini söylemişti. Darbeci General Pinochet’nin Şili’deki insan hakları ihlallerinden şikâyet eden dönemin Santiago Büyükelçisi David H. Popper’a Kissinger’ın mesajı da şu şekilde olmuştu: “Popper’a söyleyin bize siyaset bilimi dersi vermeyi kessin.”

Görüldüğü üzere Kissinger’ın ABD’sinden Blinken’ın ABD’sine kadar 50 yıllık süreçte kayda değer bir mesafe kat edilmiş. ABD’yi darbecilikten vazgeçiren bu yolculukta hiç şüphesiz Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi de önemli bir kilometre taşı oldu. 2016 yılının Eylül ayında Ankara’yı ziyaret eden Blinken o sırada ABD Dışişleri bakan yardımcılığı görevini yürütmekteydi. Başkente yaptığı ziyarette, ülkesinin ev sahipliği yaptığı terör elebaşlarının talimatlarıyla düzenlenen darbe girişiminin sonuçlarını yerinde görme fırsatı olmuştu. Şüphesiz Washington’ın darbe destekçiliği yapmasındaki hatalara ilişkin açıklamasında geçmişteki görev süresinde elde ettiği bu tecrübenin de sonucu var. Peki bu açıklama ABD’nin darbe ve istikrarsızlaştırma operasyonlarından kesinlikle vazgeçtiğine bizleri ikna etmeye yetecek mi?

ABD’nin tank kullanılan darbelerden vazgeçtiği ancak entelektüel birikime, bilimsel bilgiye ve eğitime dayalı bir yoldan taleplerini dikte etmeye yöneldiğini görebiliriz. Bu unsurları kullanarak tesis edilecek diplomatik baskıya verilecek yanıt da tank üretiminden ziyade yine entelektüel kapasite, bilim üretimi ve eğitimle mümkün olacak.

CIA’IN DARBE GEÇMİŞİ NE OLACAK?

Biden yönetimi Dışişleri Bakanı Blinken’ın ağzından darbe destekçiliğinin yanlış bir politika olduğunu kabul etti. Bu itiraf aşağıdaki ülkeler için bir anlam ifade etmeli mi?

Türkiye, İtalya, Belçika, Polonya Panama, Güney Kore, Çin, Mısır, İran, Küba, Guatemala, Endonezya, Lübnan, Vietnam, Irak, Kongo, Laos, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya, Kamboçya, Şili, Etiyopya, Bolivya, Angola, Zaire, Afganistan, El Salvador, Çad, Nikaragua, Haiti, Venezuela, Honduras, Libya, Yemen.

Yukarıdaki liste açık kaynaklardan ulaşabileceğiniz ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın (CIA) 20. yüzyılda darbe tertip ettiği ya da paravan terör örgütleri ve terör saldırıları yoluyla istikrarsızlaştırma operasyonları yürüttüğü ülkeleri sıralıyor. Bu ülkelerden bazıları, Türkiye gibi, bir defadan fazla olmak üzere ABD’nin desteklediği darbe girişimleri ya da istikrarsızlaştırma operasyonlarına maruz kaldı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından eski Sovyet coğrafyasındaki cumhuriyetlerde ya da Doğu Avrupa’da yürütülen “renkli devrim operasyonları” bu listeye dahil değil. O devrimlerdeki organizasyonlar yer yer çok daha uluslar üstü karmaşık bir yapı içerebiliyor. Buna karşılık bazı Avrupa ülkelerinin, Soğuk Savaş döneminde ve bugün de Pekin ile Moskova’nın hatta İsrail’in çeşitli ülkelerde destekledikleri darbeleri de göz ardı etmek mümkün değil. ABD bu darbecilik organizasyonunda yalnız değildi. Peki ABD’nin, nüfuzunu dört kıtaya yayan bu operasyonlarının bıçak gibi kesilmesi ve denklem dışı bırakılması gerçekten mümkün mü?

Bu sorunun yanıtı herhalde, Blinken’ın konuyla ilgili alıntı yaptığımız açıklamasının son cümlesinde yatıyor: “Bu işleri artık farklı yapacağız.”

Bu sorunun yanıtı Blinken’ın açıklamasının son cümlesinde yatıyor: “Bu işleri artık farklı yapacağız." Görünen o ki "zorlayıcı diplomasi" kapsamında insan hakları meselesi Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı kullanıldığı biçimde bir kez daha silah olarak kullanılmak üzere cepheye sürülüyor. Üstelik bu defa kullanım alanı daha geniş olacak.

ABD’NIN “FARKLI” İŞLERİ

ABD Dışişleri Bakanı Blinken, işleri farklı yapacaklarını söylerken bazı başlıkları sıraladı ve “zorlayıcı diplomasi” metoduyla hangi konularda hem hasımlarını hem müttefiklerini “ikna edeceklerinin” ipuçlarını verdi.

Demokrasi tehdit altında

İklim değişikliği ile mücadele edilecek

Kadın hakları korunacak

İnsan hakları desteklenmeli

LGBTİ hakları korunacak

Diplomasi ve işbirliği artacak

Bunlar Blinken’ın gündeme getirdiği başlıklardan bazıları. Ancak görünen o ki insan hakları meselesi Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye karşı kullanıldığı biçimde bir kez daha silah olarak kullanılmak üzere cepheye sürülüyor. Üstelik bu defa kullanım alanı daha geniş olacak. Hong Kong’dan Moskova’ya, Ortadoğu’dan Latin Amerika’ya kadar her ülke artık iklim değişikliği ile yeterince mücadele etmediği, termik santral işletmeye devam ettiği, kadın haklarına yeterli özen göstermediği ya da LGBTİ haklarında ABD’nin belirlediği standartlara uyum sağlamadığı için Damokles’in Kılıcı’nı tepesinde sallanırken bulacak, yaptırımlardan yaptırım beğenecek. ABD dış politikasının yeni döneminde Rusya’dan silah almak ya da muhalifleri zehirleyerek öldürmeye çalışmak yaptırımların hedefi haline gelmek için yegâne sebepler olmayacak, ABD işleri “farklı yürütürken” yaptırım konularının yelpazesi de genişleyecek.

ABD demokrasinin tanımını yeniden yapacak
Kendi başkentinde Kongre binası eski başkan yanlıları tarafından basılan bir ülkenin tüm dünya için demokrasinin tanımını yeniden yapma fikri ilk bakışta gülünç gelebilir ama ABD darbelerinden kurtulmanın bedeli görünen o ki bu olacak. Batı’nın demokrasiyi ve demokrasinin enstrümanlarını tanımlamadaki çifte standardına dair bir tecrübeyi Türkiye, Lozan Konferansı sırasında edinmişti. Türk heyetinin Musul vilayetinin kaderinin belirlenmesi için (bir tür referandum olan) plebisit önerisine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon şu sözlerle yanıt vermişti: “Halkının çoğunluğu cahil olan, kısmen de göçebe hayatı yaşayan, kuvvetli ırki ve dini inançları bulunan Kürtlerin plebisitin anlamını bile bilmediği bir bölgede bu yapılamaz.”

Doksan dokuz yıl önce İngiltere adına Lord Curzon demokrasinin standartlarını çizmişti. Bugün bu görevi Anthony Blinken yerine getiriyor. Gelecek dört yılımız Washington tarafından belirlenen yeni demokrasi standartlarıyla tanışacağımız bir süreç olacak. Biden yönetiminin hazırladığı “farklı işleri” 1970 ve 80’lerde Jimmy Carter’ın başkanlığı döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı Ekonomik İşler bölümünde görev yapmış Ekonomist ve Büyükelçi Richard N. Cooper şu şekilde tarif ediyor:

“…Tarih boyunca hegemon devletler uluslararası hukukun kurallarını koymuş ve şekillendirmişlerdir. Diğer ülkeler iki, üç büyük devletin kısa süreli uygulamalarını teamül olarak kabul edip, uygulayıp hazmetmişlerdir.”

Prof. Dr. Hasan Köni de 2016 yılında yayımlanan “Kaos: Batı Hakimiyetinin Çöküşü” adlı kitabında bu günleri haber veriyor:

“Uluslararası hukukta ‘Opinio Juris’ denen uluslararası hukuk oluşumunun psikolojik öğesi, yani dünya kamuoyunun bir kuralın uygulanmasının gerekli olduğunu kabul etmesi, bilinçli hatta bilinçaltına yönelik çabalarla oluşturulan bir sosyal yapılanmadır. Bu fikirler Batılı ülkelerin siyasi, hukuki, askeri ve entelektüel liderleri tarafından uluslararası kamuoyuna sunulur. Yaratılan hukuki görüşler küresel olarak bilimsel üstünlükleri kabul görmüş, Oxford, Cambridge, Harvard, Yale gibi Batı’nın büyük üniversitelerinin yayınladıkları hukuk dergileri, kitapları ve tanınmış uluslararası mahkemelerin kararlarıyla yayılırlar… Hukukun fikren bir güç oluşturabilmesi için bu fikri dağıtacak, geniş alana yayacak, kabul ettirecek mekanizmalara gereksinimi vardır. Eğer bu fikrin arkasında dünya çapında kullanılan bir dil, bilgi, eğitim ve son olarak yayılması ile paylaşılmasını sağlayacak araçlar yoksa, bir güç olamaz.”

Blinken’ın 3 Mart’taki açıklamalarını Cooper ve Köni’nin bize temin ettiği mercekten inceleyecek olursak, ABD’nin tank kullanılan darbelerden vazgeçtiği ancak entelektüel birikime, bilimsel bilgiye ve eğitime dayalı bir yoldan taleplerini dikte etmeye yöneldiğini görebiliriz. Bu unsurları kullanarak tesis edilecek diplomatik baskıya verilecek yanıt da tank üretiminden ziyade yine entelektüel kapasite, bilim üretimi ve eğitimle mümkün olacaktır.


 Kendi başkentinde Kongre binası eski başkan yanlıları tarafından basılan bir ülkenin tüm dünya için demokrasinin tanımını yeniden yapma fikri ilk bakışta gülünç gelebilir ama ABD darbelerinden kurtulmanın bedeli görünen o ki bu olacak.

ABD DURSA DÜNYADA DARBELER DURUR MU?

Blinken’ın açıklamalarının ardından gündeme gelen bir başka soru ise ABD’nin klasik anlamda darbe yöntemlerinden vazgeçmesi jeopolitik alandaki hasımlarının ya da Avrupalı bazı müttefiklerinin de bu yöntemden vazgeçmesi anlamına gelecek mi?

1 Şubat’ta ordunun yeniden yönetime el koyduğu Myanmar’da yaşananlar, cevabı zor sorunun yaşayan bir örneği olarak gündemde.

Kimi iddialara göre, darbeci General Min Aung Hlaing Rusya’nın güdümünde ve Moskova, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güneydoğu Asya’daki nüfuzunu sınırlamak için bu darbeyi yaptırdı. Hatta Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun darbeden bir hafta önce Myanmar’a yaptığı ziyaret ve imzalanan silah satış anlaşmaları da bu tezin kaynağı olarak gösteriliyor. Batılı ülkeler cunta üzerinde Çin aracılığıyla baskı kurmaya çalışırken uluslararası basında dikkat çekici bir haber yer aldı. Arakanlı Müslümanların maruz kaldığı zulüm nedeniyle Myanmar’a 2017 yılında yaptırımlar uygulanmaya başlamıştı. ABD ve Batılı ülkelerin yaptırımları delerek Myanmar ordusuna muhalifleri izlemelerini sağlayacak teknoloji temin ettiğine dair haberler darbeyi izleyen günlerde gündeme geldi. Myanmar darbesi etrafında bugün hem bir jeopolitik mücadele hem de müthiş bir enformasyon savaşı yürütülüyor. Bu esnada Yangon başta olmak üzere Myanmar kentlerindeki darbe karşıtı eylemlerde her gün sivillerin kanı akmakta.

Belki de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) daimî üyeleri ya da “Süper Güçler”in, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasına benzer bir mutabakatı darbelere karşı gündemlerine alması gerekiyor. “Darbelerin Önlenmesine Dair Uluslararası Mutabakat” adı altında yapılacak bir anlaşma 20. yüzyılda Washington, Moskova ya da Pekin’e sırtını dayayarak halklarını jeopolitik kumar masalarının pulu haline getirmeyi göze almış muhterislerin bu defa yolunu tıkayarak benzer hataların 21. yüzyılda tekrarlanmasını engeller.

KAYNAK: AA
YAZDIR
YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Kritik toplantı sonrası Başkan Erdoğan'dan son dakika açıklamaları!
Türkiye'de gün gün koronavirüs tablosu vaka ve ölüm sayıları! Son durum