CHP döneminin karanlık sayfaları: Camiler böyle satılmış!
Yeni Şafak yazarı Hayreddin Karaman, CHP'nin 1925 ve 1930'lu yıllardaki karanlık karnesini köşe yazısına taşıdı. Karaman yazısında, Hasip Yılanlıoğlu'nun anılarına yer vererek camilerin o dönemlerde nasıl satıldığını sözler önüne serdi.
- CHP'nin geçmişten günümüze İslam'a yönelik sert uygulamaları, Hasip Yılanlıoğlu'nun anılarıyla yeniden gündeme geldi. Yılanlıoğlu, 1925-1930 yılları arasında din eğitimi ve camilere yönelik uygulamaları anlatarak, o dönemde yaşanan korkunç olayları aktardı.
- Yeni Şafak yazarı Hayreddin Karaman, CHP'nin camilerin satılması, el yazması eserlerin yok edilmesi ve din eğitiminin engellenmesi gibi konulara dikkat çekti. CHP'nin din karşıtı politikaları, geçmişte halk üzerinde büyük bir korku yarattı.
Mutlak butlan kararının ardından 'çift başlı genel başkan' krizine giren ve ardından dağılan CHP'nin karanlık geçmişi yeniden açığa çıktı. CHP'nin geçmişten günümüze İslam'a yönelik sert uygulamaları ve din eğitimine ilişkin karşı mücadelesi Hasip Yılanlıoğlu'nun anılarıyla gazete manşetlerine yeniden gündeme geldi.
Yeni Şafak yazarı Hayreddin Karaman, 'CHP böyle yapar' başlığıyla köşesine taşıdığı yazıda CHP döneminde camilerin satılması, el yazması eserlerin yok edilmesi ve din eğitiminin engellendiğine ilişkin günler ele alındı.
Özel ve İmamoğlu inkar etti! İşte CHP'nin cami gerçeği
CHP'nin ilk yıllarındaki din politikalarını değerlendiren Karaman, Hasip Yılanlıoğlu'nun tanıklıklarına yer verdi. Yılanlıoğlu, "1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!" sözleriyle CHP'nin din karşıtı politikalarını anlattı. Karaman'ın yazısı şu şekilde;
"ALTI OKUN HEDEFİ İSLAM'DIR"
"Cumhuriyeti kuran CHP’nin geçmişten günümüze Türkiye’de İslam’ın güçlenmesine karşı neler yaptıklarını bir seri yazıda hatırlatmak istiyorum.
Benim seçtiğim örnekler din eğitim ve öğretimi ve camilerle ilgili. Aslında Altı Ok ve devrimlerin yıkıcı hedefi İslam’dır ve bizim öz medeniyetimizdir.
CHP’liler ve diğer İslam’a yabancılaşmışlar, İslam’a ve Müslümanlara doğrudan hücum etmeden çekindiklerinde “dini siyasete alet etme”, “din istismarı” paravanlarına sığınır, oradan atış yaparlar.
Eskilere göre yeniler değişmiş olabilir mi?
CHP, ilkelerini değiştirmedikçe olamaz. Nitekim Özgür Özel’in geçmişte (özellikle 2021-2022 yıllarında) okul öncesi 4-6 yaş Kur’an kurslarını “Orta Çağ zihniyeti” olarak nitelendirmesi büyük tepki çekmiş ve bu söylemi siyasette yoğun şekilde eleştirilmiştir.
Şimdi Hasip Yılanlıoğlu’nu dinleyelim:
- (Ahmed Hasib Yılanlıoğlu (1908-1998), Kastamonu’da yaşamış din âlimi ve Kelâmî Dergâhı’nın son şeyhlerinden biridir. Aynı zamanda babası Ahmed Said Efendi’nin vefatıyla boşalan irşad postuna geçmiştir.)
“…O, 1925’li, 1930’lu yıllar korkunç yıllardı. Allah bize bir daha öyle yıllar, öyle günler göstermesin!
1925 yılında ben, 15-16 yaşlarımdaydım. Kur’an’ı çoktan hıfzetmiştim. O yıllarda Kastamonu’da Benli Sultan Şeyhi Nurettin Karasu Efendi vardı. Şeyh Efendi, beni ve hafız-ı kelam olan Ömer Aköz’ü alarak İstanbul’a götürdü. O zamanlar, Kelâmî Dergâhı Topkapı’da, Çapa Kız Muallim Mektebi karşısındaki sokaklardan birindeydi. Beni Kelâmî Dergâhı Şeyhi Erbilli Mehmed Esat Efendi’ye teslim ettiler. M. Esat Efendi, Irak Türklerindendi. Seksen yaşının üzerinde bir âlim adamdı. Arapçası, Farsçası mükemmeldi. Nakşî tarikatına mensuptu. Onun, imâ yoluyla olsun siyasî meselelere girdiğini, şu veya bu siyasî kişi hakkında şöyle veya böyle konuştuğunu hiç duymadım. Siyasetle kıl kadar ilgisi yoktu.

Said-i Nursî Hazretlerini de ben o Kelâmî Dergâhında tanıdım. Esad Efendiye gelir-gider, Onu can kulağıyla dinlerdi.
Kelâmî Dergâhı’nda benim gibi yirmi kişi daha vardı. Hoca Efendiden Arapça-Farsça yanında, fıkıh, kelâm, sarf, nahiv, tecvid gibi dersler de görüyorduk. Dergâha gireli daha bir yıl bile olmadan Şeyh Said ayaklanması başlamasın mı? Esad Efendi üzüntüden ne yapacağını şaşırdı. Bir gün beni yanına çağırdı: “Oğlum, dedi İslam’ın sancılı günleri yakındır! Bu ayaklanma yüzünden başımıza bir takım belaların geleceğini görür gibi oluyorum. Artık senin buralarda kalman doğru olmaz. Çünkü din eğitimi için gerekli zeminler kurutulacak; birtakım kimseler ortadan kaldırılacaktır. O bakımdan senin hemen Kastamonu’ya dönmen lazım. Toparlan ve en kısa zamanda yola çık!”
Hocanın elini öpüp İstanbul’dan ayrıldım. Ben Kastamonu’ya döndükten bir süre sonra, tekkeler ve türbeler kapatıldı. Esad Efendi’nin dedikleri bir bir çıkmaya başladı. Dindarlar göz hapsine alındı. Kur’an kursları yasaklandı. 1928 yılında Harf İnkılabı ilan edilince, biz Kastamonu’da iki dehşetli hadiseyle karşı karşıya kaldık: Vali tellal bağırttırdı:
"KIYMETLİ ESERLERİ CAYIR CAYIR YAKTILAR"
“Ey ahali! Bundan sonra hiç kimse Arap alfabesiyle okuyup-yazmayacak! Arap alfabesi yasaklanmıştır. Kimin evinde eski Türkçeyle yazılı kitap varsa getirip vilayete teslim etsin! Evlerinde, dükkânlarında eski Türkçe eser bulunduranlar şiddetle cezalandırılacaktır! Duyduk duymadık demeyin haaa!”
Halk korku içindeydi. Bazı kimseler, evlerindeki eski Türkçe kitapları, bahçelerinin bir tarafına gömdüler. Bazı kimseler, o kitapların değerine bakmadan götürüp sulara attılar. Bazı kimseler de getirip vilayetteki yetkililere teslim ettiler…

Gözlerimle gördüğüm dehşetli bir hadiseyi hiç unutamıyorum: Hacı Kadı Camii’nin (Ferhat Paşa Camii) kitaplığında, binlerce kitap vardı ki hepsi de eski harflerle yazılıydı. O kitaplar arasında el yazması çok kıymetli eserler, salnameler, cönkler, divanlar, padişah fermanları, ilim ve fen kitapları da bulunuyordu. Bir gün o eserlerin hepsini, belediyenin gübür (çöp) arabalarına abur-cubur yığarak şehrin dışına çıkardılar ve orada hepsini birden cayır cayır yaktılar. Dersaadet’ten gelen padişah fermanları, gümüş çerçeveliydi. Kitap yangınına o gümüş çerçeveli fermanlar da atıldı. Halk üzerinde öyle büyük bir korku vardı ki, oradaki vazifelilerden hiçbiri, cesaret edip de o gümüş çerçeveleri olsun alamadı…
"KUR'AN OKUMAK DA OKUTTURMAK DA SUÇ"
Artık, Kur’an okumak da, okutturmak da suç sayılıyordu. Sokaklarda zaman zaman şöyle manzaralarla karşılaşıyorduk: Bekçiler veya jandarmalar önünde bir cami imamı görüyorduk. Adamın elleri kelepçeli olurdu. Bazen de bilekleri bir dana ipiyle bağlanırdı. Koltuğunun altında suç unsuru olan bir Kur’an-ı Kerim bulunurdu. İmamın yanında da 8-10 yaşlarında üç beş çocuk yürürdü. Adamın suçu: Çocuklara Kur’an okumayı öğretmekti.
Bu kitap yakma işinden sonra sıra vakıf eseri olan camilerimizin satışına geldi. Diyeceksiniz ki, “Vakıf eseri hiç satılır mı? Vakfeden kişilerin maksatları dışında kullanılır mı?” Devir, başka devir beyefendi! Memlekette muhalefet yok! Muhaliflerin kafaları koparılıyor! Muhalifler zindanlara atılıyor! Padişahlık kaldırılmış ama herkes bir padişah gibi!

CAMİLERİ SATIP, YOK ETTİLER
Kastamonu’da yaşadığım dehşet verici ikinci hadise vakıf eseri olan camilerimizin satılması oldu. 1930’lu yıllardı, şehrin içinde 42 veya 44 camimiz vardı. Devrin valisi, bu camilerden 33’ünü satışa çıkardı. Satışı istenen camiler arasında, bizim Yılanlı Camimiz de vardı. Onu, belki üç yüz sene önce, benim dedelerim hayır için yaptırmışlar ve halkın ibadetine cami olarak vakfetmişlerdi. Şimdi o yetkili geliyor, sanki Yılanlı Camii kendi babasının tapulu malıymış gibi, onu satışa çıkarıyordu, iyi mi? Biz kendi camimizi devletten, o zamanın parasıyla beş bin liraya yeniden satın aldık ama onun cami özelliğini katiyen bozmadık. Onu yine cami olarak halkın ibadetine açık tuttuk. Satılan otuz üç camiden, bu gün sadece üç tanesi ayaktadır: Biri bizim Yılanlı Camimizdir. Diğer ikisiyse: Karanlık Camiyle, Keskin Efendi Camii!
Diyeceksiniz ki öteki camiler ne oldu? Onlar, yeni sahipleri tarafından yıkıldılar. Yerlerine ya ev yapıldı ya dükkân ya bahçe! Şimdi burada belirteceğim önemli bir husus var: Ben, ömrüm boyunca, çeşitli tecellilere şahit oldum. Vakıf eseri o otuz camiyi devletten satın alarak yıktıranların hepsi de perişan oldular. Vallahi billahi onlardan kimisi iflas etti. Kimisi, amansız hastalıkların pençesinde inleye inleye öldü. Kimisi zürriyetsiz kaldı. Zamanla dilenenleri bile gördüm. Kimisi de paraya pula rağmen huzurunu kaybetti. Bir lokma ekmeği, ağız tadıyla yiyemedi.
CUMA NAMAZLARINDA CEMAAT BULUNMUYORDU
O 1930’lu yıllardı, halk, korkusundan Cuma namazlarına bile gelemiyordu.
Hazin hatıralarımdan biri de şudur: Ben, bizim Yılanlı Camimizde müezzinlik yapıyordum. Camimizin bir de imamı vardı. Vakit namazlarını genellikle ikimiz kılardık. Ama Cuma namazı için en az üç kişi olmak lazım! Cuma vakti girince kalkıp ezan okuyordum. Görüyordum ki üçüncü kişi yok. Kapının önüne çıkıp gelene gidene yalvarıyordum. “Yahu biriniz Allah rızası için gelin de cemaat olup Cuma namazını kılalım!” diyordum. Halk ürküyor, omuz silkip geçiyordu.

Kastamonu bir gâvur işgaline uğramış olsaydı, halk bu zulme karşı direnirdi. Ama kendi yöneticilerinin zulmü önünde kan kusuyor, “Kızılcık şerbeti içtim!” diyordu.
El yazması eserlerimiz, kitaplarımız yakıldıktan, camilerimiz satıldıktan sonra sıra kıymetli halılara ve antika eşyalara geldi. Size hangisini anlatsam beyefendi? Musa Fakih veya Zihnizâde Camiinin çok güzel ve çok büyük bir halısı vardı. Bütün Kastamonu, o halının vakti zamanında beş yüz altına alındığını bilirdi. İşte o güzelim halıyı bir gün, Zihnizade Camiinden alıp valinin makam odasına serdiler. İtiraz etmek kimin haddine düşmüş. Halı, bir süre valinin ayakları altında kaldı. Sonra bir gün nasıl olduysa o nadide halı, vilayet konağından, hem de valinin makam odasından çalınıp gitti. 70-80 metrekare büyüklüğünde bir halıyı tek başına kim dürebilir, tek başına kim omuzlayabilir ve sonra hiç kimseye görünmeden vilayet konağından kim sıvışıp gidebilir?... Zamanın Kastamonu valisi de o müthiş hırsızlık üzerinde hiç durmadı. Sanki odasından, eski, günü geçmiş bir gazete parçası alınıp götürülmüş gibi bir tavır takındı. Polisler, eskici pazarlarında bir-iki dükkâna şöyle bir girip çıktılar, sonra onlar da işin peşini bıraktılar. Halının nerede, kimin evinde dürülü kaldığını çok iyi bildikleri halde oralara yanaşamadılar. Hatta çalınan halının çok yakınlarında nöbet tuttular. Hırsızlığa göz yumdular.
Şimdi bana Erbilli Mehmed Esad Efendiyi soruyorsunuz! 1930 yılında, Menemen’de, beş-on zırcahil adamın, beş-on beyinsiz yobazın gayrı İslâmî, gayri insanî, gayrı ahlâkî vahşetini biliyorsunuz: Ben dinsiz münevverden de, dindar cahilden de, yobazdan da daima endişelenmişimdir beyefendi! Çünkü dinsiz münevverle; dindar, fakat zırcahil adamlar, milleti öylesine uçurumlara sürüklemişlerdir ki içinden kolay kolay çıkamamışızdır. Nitekim o Menemen hadisesini fırsat bilenler, Menemen katliamıyla hiçbir ilgisi olmayan ve İstanbul’da oturan Mehmed Esad Efendi 1930 yılında doksan yaşına basmış bir pir-i fâni idi. O yaştaki Esad Efendi’yi ipe götüremediler. Hiçbir suçu olmayan oğlunun idam edilmesinden sonra, Esad Efendi’nin yemeden-içmeden kesildiği ve çok perişan olduğu söylendi. İşte o zaman Esad Efendi’yi, kendi rızası dışında hastaneye kaldırdılar. Ben elbette görmedim, günahı anlatanların boynuna: İddia edildiğine göre, hastanede, Erbilli Mehmed Esad Efendi’ye, sükûna kavuşması için bir iğne yapmışlar. O iğneden sonra mübarek Esad Efendi, ebediyen sükûna kavuşmuş. Nura muhtaçların ellerinden kurtularak yepyeni bir dünyaya savuşup gitmiş. Ben onun vefat ettiğini Kastamonu’da öğrendim. Babamı kaybetmiş gibi oldum.
Ah biz ne günler yaşadık beyefendi! Rabbim, milletimize ve devletimize o karanlık günleri bir daha göstermesin!”
(Yavuz Bülent Bakiler ve Hasip Yılanlıoğlu: HATIRALAR.
Doç. Dr. Ethem Cebecioğlu, Altınoluk Dergisi; 2010-Temmuz, Sayı: 293, Sayfa: 042’deki röportajı.)
Cami hikâyeleri ile devam edelim.
-
Bayırbucak 2 dakika önce Şikayet Etİşte o yüzden CHP ye oy moy yok oyumuz yeni partiyeBeğen
-
Nurettin 28 dakika önce Şikayet Ettüylerim diken diken oldu. bize bizim jönlerden daha büyük zulümü moğollar bile yapmamıştırBeğen
-
Mert 54 dakika önce Şikayet EtHalkı dinden uzaklaştırıp materyalist yaptı bunlar.Beğen