Keçecizade İzzet Molla nasıl bir şairdi?

Bir şair ve aynı zamanda bir devlet adamı olan Keçecizade İzzet Molla, intisab ettiği Hâlet Efendi’nin görevden uzaklaştırılması ve ardından katledilmesi üzerine sürgüne gönderilmiştir

Keçecizade İzzet Molla nasıl bir şairdi?
Keçecizade İzzet Molla nasıl bir şairdi?
GİRİŞ 06.08.2007 11:33 GÜNCELLEME 06.08.2007 11:33

Alphan Akgül'ün kitap tanıtım haberi

Keçecizade İzzet Molla’nın (d. 1786) Mihnetkeşan adlı yapıtı Osmanlı mesnevi-sergüzeştnâme geleneğinin ilginç olduğu kadar problematik eserlerinden biridir.


Bir şair ve aynı zamanda bir devlet adamı olan Keçecizade İzzet Molla, intisab ettiği Hâlet Efendi’nin görevden uzaklaştırılması ve ardından katledilmesi üzerine sürgüne gönderilmiştir. İntisab ettiği kişiye bağlılığın getirdiği bu sürgün, klasik edebiyatın son nitelikli ürünlerinden birini doğurmuş, Mihnetkeşan ilginç bir mesnevi ya da bir sergüzeştname, yenilikçi bir eser olarak anılagelmiştir. Ömür Ceylan ve Ozan Yılmaz’ın yayına hazırladığı bu yapıt, sadece uzmanların değil, bilgilendirici giriş yazısı ve ayrıntılı notları sayesinde her kesimden okurun ilgisini çekecek bir biçimde hazırlanmış.

Öte yandan Mihnetkeşan’ı yayına hazırlayanların bu yapıtı sunuş biçimi bazı soruları gündeme getirmektedir; örneğin şöyle bir soruyu: Mihnetkeşan’ın gerçekçi betimlemeleri barındırması ne anlama gelebilir? Bu ve benzeri sorular, aslında Osmanlı yazın geleneğinin alımlanış biçiminden kaynaklanmaktadır. Gerçekçi anlatım yokluğu hem klasik divan şiiri hem de mesnevi geleneği için geçerli bir söylem olmuştur. Kuşkusuz bu iki edebî geleneğin kendi estetiği içinde kapalı ve ağırlıklı olarak tasavvufî alegorilerle belirlenmiş yapısı, bu yorumlara olanak vermektedir; dolayısıyla bir mesnevi ya da sergüzeştname olarak değerlendirilen bu yapıtın barındırdığı gerçekçi betimleme örnekleri, bir yenilik, hatta “gelenekle modernite arasında kurulan bir köprü” gibi bir nitelendirmeyle sunulmuştur okura.

Bir sürgünün şiirleri

Namık Kemal’in Celal Mukaddimesi’nde birer tasavvuf risalesi olarak değerlendirdiği mesnevi geleneği içinde yer aldığı halde yazarının tasavvufî alegoriye sığınmaksızın betimlemelere yer verebildiği, uğradığı haksız sürgünü dolayımsız bir şekilde aktarabildiği bir yapıt karşısındayız. Nitekim kitabı yayına hazırlayanların da vurguladığı üzere, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi başlıklı yapıtında Mihnetkeşan’da geçen “ayna temasına” değinmesi, “İzzet Molla’nın Keşan yolculuğu sırasında arabasının aynasında kendisini görmesi ve tasvir etmesi”ni oldukça yenilikçi bulması bu bakımdan anlamlıdır. Kuşkusuz böyle bir değerlendirme, edebiyatın tarihsel ve türler arası bağlamda nasıl görüldüğü ya da görülmesi gerektiğini de gündeme taşımakta. Örneğin Osmanlı edebiyatından başlayarak gerçekçilik sorunsalı, genellikle roman bağlamında ele alınır; romanların gerçekçilikle ilişkisi, örneğin Güzin Dino’nun yaptığı gibi, Hançerli Hanım Hikâye-i Garibesi’ne kadar götürülür ve bir üslup sürekliliği aranır. Oysa Keçecizade’nin mesnevi geleneği içinde olmasına rağmen getirdiği yenilikler, edebiyat tarihinin bir bütün olarak alımlanması gerektiğine işaret etmektedir.

Bu türler arası dikkat, yapıtın “hiyerarşik giriş” bölümü ve vezni bakımından mesnevi geleneğiyle, gerçekçi tipler üzerinden yapılan tahkiye, diyalog ve iç monologlara yer vermesi bakımından kendisinden kısa bir süre sonra başlayan roman geleneğiyle ve bir sergüzeştname olmak bakımından seyahatname geleneğiyle derinden ilişkilidir. Mihnetkeşan’ın bu ayrıksı konumu, örneğin gerçekçi betimleme bakımından Evliya Çelebi (1611-1682) anlatılarıyla da, ilginç bir biçimde paralellik gösterir. Edebiyata modern bakış, çok zaman yanlış anlamaları, önyargıları da beraberinde getirmiş, Evliya Çelebi anlatılarının geniş ölçüde “uydurma” olduğu sanısına kapılınmıştır. Oysa erken bir gerçekçi manifesto ya da gelenekle modernite arasında bir köprü olarak sunulan Mihnetkeşan’ın, gerçeklikle bağı daima sorgulanmış, alay konusu edilmiş olan Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’yle ilişkisi oldukça şaşırtıcı görünmektedir. Modernlik neden gerçekçi betimlemeyle bu kadar ilişkilendiriliyor? Gerçekçi betimlemelerin klasik edebiyat müellifleri tarafından icra edilemeyeceği düşüncesi nereden doğuyor?

Mihnetkeşan’da geçen cami tasvirleriyle, örneğin Selimiye Camii’nin Keçecizade tasviriyle Evliya Çelebi tasviri arasında nasıl bir ilişki var? Evliya Çelebi’nin gerek Ayasofya gerekse Selimiye tasvirlerinde gerçekçi anlatım ile mübalağalı anlatım arasındaki sınırlar doğru çizildiğinde, Evliya’nın bu yapıların mimari özelliklerini aslına uygun bir biçimde dile getirdiği, kubbe ve yarım kubbelerin birbirlerine oranları, genişlikleri, işlevleri, sütun ve taşıyıcı pandantifler hakkındaki tasvirlerini dikkatli ve doğru bir gözleme dayandırdığı kolaylıkla görülebilir. Ömür Ceylan ve Ozan Yılmaz da Mihnetkeşan’da geçen mimari betimlemelere, ve bu betimlemelerin gerçekçiliğine dikkat çekmişlerdir. Ama asıl sorulması gereken, gerçekçi gözlem ve betimleme yapabilme becerisinin neden modernlikle ilişkilendirildiği olmalıdır. Burada edebiyat tarihi konusunda kanonlaşmış kategorik ayrımların peşinden gitmemizin bir payı olsa gerek. Modernliği yaşanmışlığın anlatılmasıyla ya da gerçekliğin betimlenebilmesiyle temellendirmek, modernliğin dille olan problematik ilişkisini göz ardı etmek anlamına gelebilir.

Modernlik üzerine yeniden düşünmek

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “artık bir kere ok atılmıştır” diyerek, klasik dünya görüşünden koptuğunu iddia ettiği, hiçliğin felsefesini yapmaya çalışan Âkif Paşa’yı ya da hakikat karşısında geleneksel insan tipinin de duyduğu acz duygusunu yeniden ama negatif bir içerikle yazan Ziya Paşa’yı, gerçekçi bir roman arayışına girişen Namık Kemal’i, hatta Recaizade Mahmut Ekrem’in Talim-i Edebiyat’ındaki ilkeleri genişleterek yeni bir estetik yaratmaya çalışan Servet-i Fünun şairlerini bile modern saymanın sorunlu olması, bu figürlerin dille kurdukları ilişkinin yetersizliğinden kaynaklanmış olmalıdır. Dilin bir sorunsal olarak alınabilmesi, dille gerçeklik arasındaki ilişkinin sorgulanabilmesi modern bir yazının temel ilkeleri olarak belirmektedir; ama elbette bu, modernliğin nasıl tanımlandığıyla ilişkili. Eğer edebiyatta modernliği Dil’sel bir kategori olarak değil, tarihsel bir kategori olarak ele alırsak, “hiç kasr suretinde gördün mü nevbahârı” diyen Nedim’i bile modern saymamız olasıdır.

Ömür Ceylan ve Ozan Yılmaz’ın nitelikli sunuş yazıları böyle sorulara imkân tanıyor ve edebî modernlik üzerinde yeniden düşünmemizi sağlıyor. İlginç olan, gerçekçi betimlemenin modernlikle kurulan ilişkisini yeniden sorgulamanın zorluğu; bu zorluk klasik edebiyatın belirli argümanlara kolay kolay indirgenemeyişinden, örneğin Evliya Çelebi gibi bir fenomenin, nerede ve nasıl konumlandırılabileceğinin henüz kestirilememesinden kaynaklanıyor olabilir.


Keçecizade İzzet Molla’nın sürgün anlatısı ise mesnevi geleneğinin hem içinde hem de dışında durmaktadır ve tarihsel dönüşümlerin edebî metinler üzerinde beliren etkisini açık bir biçimde göstermektedir.


Ancak edebî modernliğin farkı, metinlerin dili bir sorunsal olarak almalarıyla ilişkili olmalıdır; Batı şiirinde anlatılan ile anlatım dili üzerine gelişen tartışmalar, Edgar Allan Poe ile başlayıp Mallarmé’a, Baudelaire’e, Valéry’ye uzanan saf şiir tartışmaları, Coleridge’tan T.S Eliot’a uzanan “nesnel karşılıklılık” (objective correlative) tartışmaları, edebî modernliğin karmaşık ve düşünce üretimine dayalı içeriğini göstermesi bakımından anlamlıdır.


(Kitap Zamanı)


 

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
Dehşet anları: Polonyalı sporcunun yüzü paten bıçağıyla kesildi
Doğal gaz aboneliğinde yeni dönem! Milyonları ilgilendiriyor