Müslüman muhafazar kadına göre aşk

Aşk nedir, cisme mi ruha mı bir çekim söz konusudur, yoksa formülü tanımsız bir karışım mıdır, aşk dediğimiz duygu? Bu soruya, Lâl’in yazarı Ayşe Kara’dan yanıt alamadım. Belki gereksiz bir soruydu; aslında Nergis yeterince anlatıyordu...

Müslüman muhafazar kadına göre aşk
Müslüman muhafazar kadına göre aşk
GİRİŞ 22.06.2010 10:09 GÜNCELLEME 22.06.2010 10:09

Seher Kadıoğlu'nun röportajı

Lâl bir İstanbul romanı ama en çok Fatih’i sevdim. Fatih’te insanı çeken bir şeyler var. Bir müddet bu semtte ikamet etmişlerden de aynı duyguları alıyorum. Kadıköy’de oturup Fatih’i özleyenlerdenim. Romanda da Fatih/ Kadıköy karşılaştırmasına rastlıyoruz. Fatih semtinin yerine başka bir semt romana bu derece yakışmazdı. Fatih’in tılsımıyla bakınıyoruz İstanbul’a. 

Okuma maceram ilginçti. Sanki hep bir gecedeydim ara sıra gündüz düşleri görüyordum. Bu arada yüz yıl öteye uğrayıp yine aynı geceye dönüyordum. Kitapta karakterlerle yol alırken ani bir dönüşle aşka çıkıyordu yolum. Her hayat hikâyesi başka bir roman kapısına açılacakmış gibiydi, bu da eserin edebi yanını zenginleştiriyordu. 

Lâl titiz bir okuma gerektiriyor ama sıkmıyor. Bir yanda Tanpınar, Mevlana, Sartre, İbn Haldun… Hicaz Demir Yolu…Bir yanda fırından yayılan sıcak ekmek kokuları… Tarihler, saatler izlenerek ikinci bir okuma imkânı sağlıyor yazar. Bir gecede tarihin içinden geçermişçesine, zamanda yolculuk yaparcasına, insanların ruhuna dokunurcasına ilerliyoruz. Bir değil defalarca okumalı bu kitabı.  

 Diğer medyanın dikkatini Nergis’in mahrem alanı toplasa da olağanüstü karelerde bazen kaybolduğunuzu hissetseniz de korkmayın; şaşırdığınız köşeden topluyor sizi yazar. Ayet-el- kürsi’nin, Ashabı Kehf’in, isimlerinin gücü ile karşılaşıyorsunuz. Bazı dualar okunurken şifreler çözülüyor mesela. Gerçeküstü varlıklar insanın karşısına çıkabilir mi? Maddenin naklinden tayy-i mekâna uzanan düşünsel bir yolculuk algımızın sınırlarını zorlar mı? Aşk, ölüm, insanın çıldırma noktası, kısaca insana, hayata; görünür âlemden, gerçeküstü âleme geçişin şifrelerine dair tek bir unutkanlığı yok romanın.    

Varlığın Özü Ateşti Sanki  

> Roman, Lâl adını Nergis’in lâl halinden ve anıları, 1800lü yılları günümüze taşıyan, saraylı büyükanne Gülnihal Hanım’ın çeyizindeki Lâl gerdanlıktan mı alıyor?   

> Lâl sadece lâl gerdanlıktan ve Nergis’in lâl halinden almıyor ismini. Bir metafor olarak yer alıyor romanda lâl. Daha önceki söyleşilerde de ifade ettim. Varlığın özü ateş olarak göründü bu yazma sürecinde bana. Ve bu tüm hikâyeye yansıdı. 

Züleyha’nın Yusuf’a Aşkını  Dinleyerek Kıyama Duruyoruz 

> Muhafazakâr toplum hayatını anlatan sanat yapıtlarında erkeklerin hayatlarına giren kadınlar konu edilir…  

> Haklısınız. Bana gelen ilk sorulardan biri şöyleydi; “Muhafazakâr bilinç mi değişti?” oysa ben Müslüman / muhafazakâr bilincin derinliklerinden gelen bir akışla yazdım bu hikâyeyi.

Zira biz bin dört yüz yıldır, Kur’an’ı Kerimin en güzel kıssa dediği; bir kadının bir erkeğe duyduğu aşkı zikrediyoruz -Örneğin Kâbe’de binlerce kişi topluca bu kıssanın okunuşu ile Züleyha’nın Yusuf’a aşkını dinleyerek kıyama duruyoruz- Farkı şu; şimdiki zamanda yaşayan bir kadının hikâyesi bu. Maalesef, Dücane Cündioğlu’nun dediği gibi: “Hâlâ Ramazan fitrelerini arpa-buğday hesapları üzerinden yapan dindarlık, kadınlığın sorunlarını da ister istemez Havva - Meryem dualitesinden hareketle kavramaya çalışıyor.”

"... günümüzde yaşayan Müslüman/ muhafazakâr kadınların da (erkeklerin de tabii) hikâyeleri var, “kimlik, kişilik”, “modern ve gelenek” çatışmalarının sarkacında yaşadıkları; etten kemikten müteşekkil, kalpleri olan insanlar olarak anlatılmaya hakları var. Ki ben bu romanda Müslüman/muhafazakâr kadını somutlaştırmaya çalıştım."
kullan

Burada şunu önemle belirtmek isterim ki yanlış bir anlaşılma doğmasın; elbette sık sık kaynağa gidilmelidir. Ben de Havva/Meryem hikâyesi yazmayı çok isterim. Ama günümüzde yaşayan Müslüman/ muhafazakâr kadınların da (erkeklerin de tabii) hikâyeleri var, “kimlik, kişilik”, “modern ve gelenek” çatışmalarının sarkacında yaşadıkları; etten kemikten müteşekkil, kalpleri olan insanlar olarak anlatılmaya hakları var. Ki ben bu romanda Müslüman/muhafazakâr kadını somutlaştırmaya çalıştım. Art niyetsiz okunduğu takdirde birçok negatif durumu(kimliği, örtüsü gibi üzerinden yaşanan hesaplaşmaları/kavgaları) azaltabileceğine inanıyorum.  

Arap Toplumu Avrupa’ya Çok  Yakın Evlilik Hususunda 

> Nergis harama bulaşmadan birkaç erkekle karşılaşıyor. Helal bile olsa bizim toplumuzda bir kadının hayatına birden fazla erkeğin girmesi pek kabul görmez. Ve bunu hoş görmeyen aynı çevreler, kadının ekonomik yeterliliğini kazanmasını da önemsemezler. Kocası gittiğinde veya öldüğünde çocuklarını nasıl büyüteceği hakkında bir yol da önermezler. Her ne kadar Nergis’in maddi problemleri yoksa da Nergis’in evlilikleri alışılmış bir durum değil. Ama bir erkek 4 /5 kere evleniyor ne dersiniz? 

> Evet hikâyenin yazarı olarak bu sorulara muhatap oluyorum. Bunu ifade de ben bile zorlanıyorum…  

> Ama Nergis’in yaptığı evlilikler keyfi görünmüyor. 

> Evet. Keyfi değil…  

> Şimdi kadının kocası öldüğünde yeniden evlenmesi İslami çevrelerde de abes karşılanıyor, kadın ne yapacak?  

> Sorun İslami değil toplumsal; adetler, görenekler. Kadın tekrar tekrar evlenmeyecek diye hiç bir kayıt yok.  

> Muhafazakârlar arasında gelenekler daha mı fazla referans alınıyor…  

> Evet. Türkiye’de bu böyle. Arap toplumu Avrupa’ya çok yakın evlilik konusunda. Evlenir, boşanır, tekrar evlenir. Trajedi haline getirilemez bu olay… 

> Şimdi iki kadın, kadınların çok evlenmesini istiyor diyecekler…  

> Biz toplumsal bir mevzudan bahsediyoruz; gönül ister ki her şey yolunda gitsin, çocuklar anne baba kanatları altında, aynı çatıda büyüsün. Fakat hayat bu… 

Muhsin Bilmecesi  

> Nergis’in evliliklerine dönersek…  

> Nergis Muhsin’i bekliyordu, ölünceye kadar da bekleyecekti. Ama kaza diye bir şey var. Nergis, Muhsin’in yitişi ile geldiği çıldırma noktasından uzaklaşmak; Bosna savaşı mağdurlarına yardımda bulunmak için katıldığı Bosna yardım gurubunda çocukluğundan itibaren görmediği(ailenin Mekke’ye yerleşen kolundan) kuzeni Fuad’la karşılaşıyor ve birbirlerine aşık oluyorlar. Muhsin de mahkemece gaip ilan edilmişti. Yani vurgun yemiş, yaralı, onarılmaya muhtaç bir kadındı Nergis.  

> Muhsin dönseydi ne olacaktı?  

> Trajedi… 

> Muhsin dönseydi romanın gidişatı ne olurdu demekten kendimi alamıyorum. Yazar ne yazardı diye çok düşündüm ben…  

> Muhsin zaman aşımına uğramış bir karakter… Fakat bir gölge gibi Nergis’in hayatının üzerine düşüyor, daima izliyor gölgesi Nergis’i. 

> Muhsin’e de, okuyucuya da insafsız davranmışsınız; insan bir ipucu verir, Muhsin nerede?  

> Muhsin, yazarının kuştüyü kalemle yazdığı, kalbinin hep okşandığı biri; yitik bir güzellik; güzel şeylerin yitimi. Nerede/ ne olduğu ise; o bir sır…  

Muhsin’ciler, Fuad’cılar  

Lal> Siz biliyor musunuz Muhsin’e ne olduğunu, yahut nerede olduğunu? 

> Tabi… 

> Başka bir romanda gelir belki… 

> Bazıları Fuad’la Nergis’in birleşmesi gerektiğini düşündüler. Bazıları da sizin gibi Muhsin tarafından yaklaştı hikâyeye. Bu bir yazar için gerçekten müthiş bir durum. Tam da yapmak istediğim şey. Hikâyeyi, sahici etkileyici kılmak.. 

> Nergis’in çıkmazları hep aidiyet aslında. Ne kendinden, ne ait olduklarından vazgeçiyor. Züppe, modern değil ama ezik de durmuyor. Duygularının peşinde koşabilecek cesareti de görebiliyoruz. Aslında bu Nergis’in bir şeyleri yaşayamıyor oluşunun romanı olmuş…  

> Haklısınız. Ama “birçok şey birleşip, bir şeyi yapıyor” yani şartlar. Fakat tamamlanmamış bir hikâye oluşunun nedeni şu da olabilir; zihinsel ve kültürel kodlarımızın devreye girmesi; Müslüman Şark edebiyatının “ayrılık, arayış” edebiyatı olması… 

İslam Nikahı Gizli Evlilikler 

> Kitaptaki aşk hikâyesi nikâhsız kalmamış, İslam nikâhı da mecburen işin içine girmiş. Tıpkı Nergis’in hikâyesindeki gibi toplumumuzda gizli evlilik meseleleri var. Doğu’da birden fazla evlilikler duyurulabiliyor. Batıdakiler ise gizli, kılıfına uydurulan metres evlilikler olarak görülüyor. Ne dersiniz?

> Kitaptaki nikâh gizlenmek üzere değildi aslında, açıklanması ertelenmişti yalnızca…  

> Bu İslami evlilik ama kimsenin haberi yok. Nikâhın şartlarından en büyüğü duyurmaktır.  

> Bu da “kitaba uydurulmuş bir aşk” diyelim. 

Lâl’ın Lokomotifi Aşk 

> Röportaj neredeyse evlilik araştırmasına döndü. Peki, kitaba dönersek: Yazı ve yazgı başlıklı bölümde, sahabe zamanında bir rüyanın yorumuyla birlikte, yazgının değiştiği konusu açılıyor: “Belki de o rüyanın yorumunda olduğu gibi seçeneklerle doludur yazgı, tıpkı masallardaki şifreler gibi” diyorlar. “Ya Alman zırhlıları Boğaza girmeselerdi, dedeleri Hicaz’a göç etmeselerdi acaba şimdiki hayatlar nasıl olabilirdi diye düşünüyorlar.” Bu satırları okurken, hayatımıza çevremize çok üstünkörü baktığımız noktasına geldim. Bunlar insanı sarsan satırlar. Görünürde bir aşk romanı ama aslında, insana, hayata, kadere varoluş’a dair sorgular ağırlık kazanmış. Birtakım perdeler aralanmış. Nergisin aşkı sanki bir anahtar; bununla kilitleri kurcalıyor. Yürek ve akıl sınırlarını zorlayan duyguları sayesinde bazı keşiflerde bulunuyor diyebilir miyiz?

> Lâl’in lokomotifi aşk. Fakat düşünsel arka planı çok güçlü. Aşk, aidiyet, ölüm, yitik gibi kavramlar aracılığı ile, (yazgı, tercih, varlık, yokluk gibi ) perdeleri aralamaya çabaladım. Evet, Nergis yaşadığı yeryüzü tecrübeleri ile birlikte birçok şeyi -tasavvufi bir söyleyişle- keşfediyor diyebiliriz. 

Roman Gerçek Hayattan Besleniyor 

> Roman esas gücünü nereden alıyor? 

"Düşmelerden, yıkılmalardan sonra bir çıkış yolu; bir rehabilitasyon öneriyorsunuz. Delirme noktasına gelen insanoğlu son demeden önce inancıyla su yüzüne yükselebiliyor demek ki..."
kullan

> Bunun birkaç nedeni olabilir. Sezgi ve gözlem. Karakterlerle hemhâl olunan uzun bir yazım süreci. Anlatılan hikâyenin bütünlük arz etmesi; karakterlerin köklerine inilmesi, aile tarihi üzerinden yakın tarihe gidilmesi; İstanbul’dan Mekke’ye , Bosna’ya Afganistan’a uzanan bir coğrafyanın romanı olması. Gerçek hayattan beslenmesi gibi. (Halide İzzetbegoviç’i tanımış, Bosna konusunda ondan çok şey dinlemiştim örneğin.  

Bunların yanında yazma sürecinde kahramanlarımın üzerinden düşündüm çok şeyi. Bu nedenle “kitaptan fırlayacakmış gibi” çok sağlam karakterler ve yaşayan güçlü bir hikâye oldu. Deprem de buna yardım etti; sarsıntı fevkalade bir arka plan oldu kahramanlarımızın yaşadığı yüzleşme için: Şehir ayakta. Akıllar, vicdanlar ayakta, geçmiş gelecek her şey sallantıda. Böyle bir geceydi yaşanan. Fakat sözün özü şudur ki - kayda değer bir şey varsa- kesinlikle yaratandan bir lütuf. Hani doğuştan verilen “ses” gibi.  

Onarılan Bilinç 

> Madde nakline kafa yoruyor Fatih. Bu fütürist ve bilimsel yaklaşım…  

> Fütürist geleceği kurgularken geçmişi yıkar. Oysa Müslüman tasavvuru, geçmişi, geleceği ve şimdiyi “yekpare bir an” olarak algılar. Bu nedenle Fatih yarını kurgularken Âdemî bilgiyi; tekâmülü referans alıyor; genlerindeki bilginin kendisine açılacağını düşünüyor.

Burada, Fatih’in maddenin naklini düşünme çabasında  (yüklendiği misyonla birlikte) “onarılan bilinç”ten söz edebiliriz. Batının teknolojik gücü karşısında Müslüman Şark yalnız maddi olarak değil, bilinç olarak da korkunç bir bozguna uğradı, yaralandı.

 Romandaki izlekten süper güç Rusya’nın Afganistan karşısında yenilgisiyle, -Amerika’ya rağmen- İran İslam Devrimi ile “yaralı Müslüman bilincin” onarılmaya başlamasını; şimdiyi ve geleceği kurgulamak cesaretini/çabasını görüyoruz.

Belki İbn-i Arabi’nin Dediği Gibi Bütün Bunlar Rüyadır  

> Maddenin nakli sadece bilimsellik çerçevesinde görülmüyor kitapta. Arka plana tasavvûfi bir tema yerleşmiş… 

> Kesinlikle. Fatih’in maddenin nakli düşüncesi aynı zamanda bir varlık sorgulaması; “emanet, ehliyet, kader nedir, insan yeryüzünde ve kendi hayatı üzerinde ne kadar etkendir" gibi soru(n)ların da izleğidir. 

> Fatih “Belki İbn-i Arabi’nin dediği gibi bütün bunlar rüyadır. Biz O’nun rüyasıyız” dediğinde Nergis: “ Bir rüya olmak, O’nun rüyası olmak çok hoş. Ki Muhsin gittikten sonra düştüğüm anlam kaybından, ben o noktadan bakarak kurtuldum; yani sonsuzluğa nispetle yeryüzü yürüyüşünün kısacık bir zaman, çekilen çilelerin bir rüya mesabesinde olduğu düşüncesiyle inkârın eşiğinden döndüm. Ama yine de ben insanı muhatap alan, her an yaratmada olan ‘duyan’, ‘gören’,sığınıp yardım isteyebildiğim Rabbi kendime daha yakın buluyorum.” diyerek cevaplıyor. Düşmelerden, yıkılmalardan sonra bir çıkış yolu; bir rehabilitasyon öneriyorsunuz. Delirme noktasına gelen insanoğlu son demeden önce inancıyla su yüzüne yükselebiliyor demek ki.  

Yeryüzünde Bulunduğumuz Zaman Sonsuzluğa Nispeten Kısa Bir Andır 

> Varlık algımızda, varoluşu anlamlandırma çabamızda zaman çok önemli bir kavramdır. Ve yeryüzünde bulunduğumuz zaman, sonsuzluğa nispeten kısa bir andır. İşte bu noktadan bakıldığında gerçekten dünya küçülür, her şey basitleşir ve ebedi bir hayata inanan insan, her şeye karşın ayakta kalabilir.  

> Hicaz Demiryolu hakkında ne düşünüyorsunuz? 

> Romanın olay örgüsünü oluşturan ana temalardan biri; çöle yol. Nergis’in dedesi Mehmed Fuad’ın yapımında yer aldığı, yapımı esnasında yaralanıp sakat kaldığı, büyükanne Gülnihal Hanım’ın dillere destan Lâl gerdanlığını bağışladığı kutsal hat. Kutsal bir hat olmasının yanında Osmanlı İmparatorluğunun canhıraş bir gayretle ayakta kalma çabalarından ve dağılışının simgelerinden biri.

Çölde develerle kırk günde varılan menzile, kırk sekiz saatte varmanın düşü. Bu düş gerçekleşiyor da ama maalesef kısa sürüyor. Patlayan Cihan harbinin sonucunda yaşananlar, dağılan imparatorluk, değişen dengeler… Uğruna canlarını verdikleri vatanlarında by-pas edilen muhafazakârların bir kısmı bu yolla terk ediyor vatanı; vuslat yolu hasret yolu oluyor. Nergis’in dedeleri de Fatih Camii’nin minarelerinden duyulan “Tanrı uludur.” sesleri ile birlikte bu hat üzerinden terk ediyorlar İstanbul’u, Mekke’ye göçüyorlar.

Kahramanlarımızdan Nilüfer (Nergis’in annesi) gibi o düşün iflası benim de içimi çok acıtır. Son zamanlarda bu yolun yeniden inşâsı konuşuluyor. Demek ki o emekler zayi olmamış. Bugün bile trenle Medine’ye gitmek fikri beni çok heyecanlandırıyor. Burada ifade etmek isterim ki bu düş hâlen herkesi heyecanlandırıyor. Hâlen hatırası aziz.  

Roman Mekanlarını Gördüm 

Lâl’i yazarken mutlaka Hicaz demiryolunu görmek, tarihi Hicaz treni ile yolculuk yapmak istiyordum. (Bu yolculuğu yapmadan; roman mekânlarını görmeden romanı yayımlamadım.) Şam’a gittim. Hicaz Treni ile kısa turistik bir yolculuk yaptırıyorlardı. Trenin geçtiği yerlerde insanlar trene “mübarek” muamelesi yapıyorlardı. Bir ara demiryolu ile otoyol yan yana ilerliyordu; yoldan geçen bütün araçlar trene korna çalıyorlardı. Uzun bir süre de  nehir kıyısına kurulmuş kasabalardan, dalları trene değen meyve bahçelerinin yanından geçtik. Halk evlerinden, esnaf dükkanlarından yollara dökülmüş el salıyorlar, cep telefonları ile resmini çekiyorlardı. İnanılmaz bir durumdu bu. İlerleyen bir eski bir tren değildi de yerinden kalkıp yürüyen Kâbe’ydi sanki. 

> Nergis in Taksim’de toplanma fikri niye yürürlüğe giremiyor.  

> Bu soruyu kim soracak diye bekliyordum. Yalnız Taksim’de toplanma fikri Ferihan haladan çıkıyor, Nergis’ten değil. Fakat farklı bir protesto biçimi öneriyor Ferihan hala. Toplanmak ile değil protesto biçimi ile önemli o kısım.

Başbakan Bile Hanımını Bazı  Yerlere Götüremiyor

> Özür dilerim orayı kaçırmışım. Örtülüler çok edilgenler; Taksim’de toplanamazlar mı?  

> Bir ara el ele vererek boğaz köprüsünü aşan bir birliktelik olmuştu, ne oldu? Millet baktı ki Başbakan bile hanımını bazı yerlere götüremiyor. Şu da var aslında edilgen değiller. Sabır gösteriyorlar bence. Karmaşa çıkarmaktan imtina ediyorlar. Zaten iktidarda olmak da patlamak üzere olan birçoğuna teselli oldu. Yani “yapılacak şeyleri yapacak birileri var bizim adımıza” diye düşünüyoruz. Bunun yanında kendilerini yok sayan sistemle epey barıştı dindarlar, “adım adım birbirimizi daha iyi anlayacağız” ümidi doğdu. Rahatladılar. Sosyalleştiler. Sokakta kendilerini yabancı hissetmiyorlar.

“Bu bizim Tayyip’in yeri” deyip sık sık Büyükşehir’in kurumlarında yemeğe çıkıyorlar. Yani, dışarıyla, sistemle barışma yolundalar. Kendilerini çok kötü hissettiklerinde bile kavga çıkarmak istemediler. Şimdi neden Taksim’de toplansınlar ki?

Bu içsel bir dinamik yani. Mesela romanın kırılma noktalarından Sirebrenitsa katliamı ile Nergis’in düştüğü zor durumdan Nergis’e bir çıkış yolu aradığım günlerdeydi. Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmişti o günlerde. Bir de baktım ki Nergis üniversitede kendisine aşık olan Mustafa Kemal isimli hocası ile evleniyor. Yani siyasetten/ sosyal hayata/ sanata yansıyan bir barışıklık durumu doğdu şimdi. 

> Nergis’in kardeşi Fatih bütün bunların uzağında; adeta başka bir boyutta başka bir âlemde yaşıyor. Günlük hayatla çok fazla haşır neşir olmamak adına, aşk, evlilik gibi dünyevi konulara da uzak duruyor. Bir ayağıyla bilime diğer ayağıyla berzah âlemine basıyor gibi görünüyor.

O da şehri yaşıyor ama başka türlü. Fatih romanın en yüklüsü mü?  

> Evet.Romanın düşünsel planını daha çok Fatih’in gözünden görüyoruz. Bu bağlamda karakterlerin en yüklüsü o. 

> Fatih, deprem esnasında maddenin nakli gerçekleşiyor zannediyor.

> Tayy-i mekân; bazı evliyaların farklı yerlerde görülmesi, din algımızın dışına da taşmıyor. Tayy-i mekân o halde insanların yapabileceği bir şey…  

> Sûfi gelenek bu gibi anlatılarla, tecrübelerle doludur. İman, akıl ötesi bir alanın kabulüdür aynı zamanda. Bunlar metafizik konular. Fakat kitapta çok ilginç, gerçek bir deneyde yer alıyor... 

> Romanda çok çeşitli hikâye duraklarına rastlıyoruz. Ayrı hikâye kapıları aralanmış… 

Belki Bir Gün Bir Anne Kitap gibi … 

Kitaptaki tüm hikâyeler; Hicaz Demir Yolu, devrimlerle yaşanan küskünlük,    Mekke’ye göç, Bosna/ savaş; her şey, Nergis’in, Fatih’in ve Fuad’ın dünden devraldıkları mirasın “kimliklerinde ve kişiliklerinde kurucu etken olarak; yani bugünün muhafazakârlarını” anlatmak için varlar. Müslümanca bir hayat tasavvurunun; dünya algısının, yaşamsal karşılığı olarak varlar.  (Bunun yanında yaptıkları hayat acemilikleri için de varlar. Mesela yan hikâyelerden birinde Nergis’in dayısı Rifat’ı gördük ki en trajik olanı odur.) Ama sadece o kadar mevcutlar. Bu kitapta daha fazla açılmalarına gerek yoktu. Fakat belki bir gün, bir anne kitap gibi doğurur diğer hikâyeleri de Lâl.  

Lâl Yedi Yılda yazıldı  

> Romanın tasarımı, yazılması ne kadar zaman aldı ve nasıl bir süreç geçirdiniz?  

>  Lal 7 yılda yazıldı. Haydi, ilk iki yılı karalamalara çıkaralım, mesaisi 5 yıl sürdü. Yaklaşık 1000 sayfa yazıldı atıldı. Roman çalışırken 10 saat 15 saat çalıştığım günler çok oldu. Gecemi gündüzümü kapladı; işe gider gibi masama oturup çalıştım. Müthiş bir yalnızlık süreci geçirdim diyebilirim.  

> Aileniz destek oluyor mu, çocuklarınız ne diyor?  

> Onlar benim yazıma saygı duydular ama elbette annelerinin bilgisayar yerine kendilerine bakmalarını tercih ederlerdi, ama sonuçtan memnunlar. 

> Eşiniz ne diyor bu tür merakları var mı?

> Geçenlerde baktım ki Lâl hakkında gazete ve dergilerde yer alan yazıları tasnif ediyor. Yazının aldığı vakitlerden biraz şikâyet etse de gerçekten çok büyük fedakârlıklar gösteriyor, bana destek oluyor. 

> Peki Bir film projesi olarak düşündünüz mü Lâl’i?

> Ben düşleyerek, canlandırarak yazarım. Zaten zihnimde bir filmden sahneler gibi yazıldılar. Bu nedenle bir sinema projesine soğuk bakmıyorum. Onları beyaz perdede de görmek isterim. Fakat kesinlikle yetkin bir yönetmenin elinde. 

(Haber 7)

Söyleşiye konu olan kitapla ilgili teknik bilgiler ve internet üzerinden sipariş şartlarını görmek için bu linki kullanabilirsiniz

YORUMLAR 21
  • noter tasdikli yorumcu 15 yıl önce Şikayet Et
    sayın defteri. ben size iftira atmadım. kitap okumak insanın kendisini geliştirmesi açısından hepimizin ihtiyacıdır. okumadan yazarı yazmadıklarıyla suçlamak asıl iftira olmuyor mu? ayrıca yavrum ne demek? bu tür yorum dilinden hoşlanmadığımı daha önceki yorumumda ifade etmiştim, hâlâ dilinizi düzeltmemekte israr ediyorsunuz. edebi bir eseri tartışıyoruz. dilimiz de edebi olmalı değil mi? sayın editör artık yorumları almayın. bu son olsun.
    Cevapla
  • Tahrir Defteri 15 yıl önce Şikayet Et
    noter tasdikli ukalâ. sen oku yavrum kitabı, senin gibilerin ihtiyaçları doğrultusunda yazanların müdafaasına çokça koşarsın. haydi çocuğum bakayım, iftiralarını başka yerde başkasına at.
    Cevapla
  • mustafa kulleliler 15 yıl önce Şikayet Et
    cevap hakkı doğduğu için. sevgili kendini muhafazakar ( nedemekse ) dindar ( ne demekse) bir bayan ftm79 hanım efendi bende size biraz kalınlık tavsiye ederim. iyi gelebilir. kendini müslüman anılmakla şerefli saymayan onun yerine yüzlerce sıfat ekleyen cümle gürühadır sözlerim. sadece müslüman yazsaydınız yetmezmiydi muhafazakar (ingiliz meclisinin icadı) hanımefendi.
    Cevapla
  • noter tasdikli yorumcu 15 yıl önce Şikayet Et
    bak tahrir defteri. sana birisi ayar verme zamanı gelmiş. her iki yazarın da kitaplarını okumadığın laf olsun diye yorum yaptığın çok açık. yorum dilin kahve ağzına kaçtığı için kitaplardan uzak olduğunu anladım. haplanmak oldukça bayağı kaçmış. kamyon arkası yazılarına çok dalmayın. Lal de islama aykırı düşen tek bir duygu yok. İnsan eşini sevemez mi? okumayanlara söylüyorum kitapta yasak aşk zina yok. neyin kavgasını yapıyorsunuz. okuyun beğenmediğiniz hususları tartışalım.
    Cevapla
  • Tahrir Defteri 15 yıl önce Şikayet Et
    ayşe kara bir, nazan bekiroğlu iki. bu ve buna benzer tipler kenar mahalle aristokratları gibi kurulup tahtlarına etliye sütlüye karışmaksızın, suya sabuna ilişmeksizin, karınca marınca çiğnemeksizin, haplanıp haplanıp etrafa hezeyanlar peyda ediyorlar.. bütün mesele bu...
    Cevapla
Daha fazla yorum görüntüle
DİĞER HABERLER
Avrupa’nın milyarlık projesi çöktü: KAAN "tek alternatif" oldu! Dünya sıraya girdi!
Konya’da cipin çarptığı genç kadın hayatını kaybetti