Uludere: Edebiyat biraz Müslümanlaşıyor

Yazar Ferhat Uludere, "Yaşar Kemal’ler, Orhan Kemal’ler yok artık.. Ayrıca çıkmayacak da, çünkü onları yaratan toplumsal koşullarda değişti. Şimdi edebiyat biraz Müslümanlaşıyor diyoruz" diyor...

Uludere: Edebiyat biraz Müslümanlaşıyor
Uludere: Edebiyat biraz Müslümanlaşıyor
GİRİŞ 15.09.2010 12:01 GÜNCELLEME 15.09.2010 12:01

Maaz İbrahimoğlu ve Hüseyin Güneş'in röportajı

El attığı her alanı olabildiğince derinleştiren, bu uğurda cesurca eleştirmeyi asla elden bırakmayan kişi sayısı çok azdır edebiyatımızda. Dün öğrendikleri ‘yabancı’ bir kelimeyi, ikinci gün başkasına kakalamaya çalışanların bol olduğu bir yerdir edebiyatımız. Fakat bunların dışında bildiğini okuyan, okuduğu ile hesaplaşan ve hesaplaştığı eseri de anlamayı elden bırakmayan yazarlar da vardır.

Ferhat Uludere de okuduğuna ve hesaplaştığına yaklaşırken önyargısız ve ölçüsüz yaklaşanlardan biri. Birey olmanın verdiği içe bakışla, yazı hayatına hüznün ve aşkın bıraktığı Sayıklamalar ile başlayan Uludere, daha sonra İşlenmiş Aşka Mektuplar ve Bin Bir Fıçı Bira’yı yazdı. Bunun yanında Türkiye’de rock ve caz müzik hakkında çığır açan yazılar yazan Uludere’yi, biz UYSAL-ANARŞİST, vampir uzmanı, seri katil arkeologu ve Taraf Gazetesi’nin Kültür-Sanat Şefi olarak biliyoruz.

Uludere ile Sel Yayıncılık’tan çıkan son romanı Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba üzerine güzel bir sohbet etme imkânı bulduk.

Öncellikle “sonbaharda sarhoş bir kasaba”nın hikayesini öğrenebilir miyiz?

Ben oturup roman yazayım diye başlamadım buna. Bin bir fıçı bira’ya da ben öyle başlamamıştım. Bin bir fıçı bira’dan sonra bir boşluk vardı. Deniz; Feryat ile Hazan’ın o denize girişlerini yazdım. Böylece hikayeler devam etti. Başladığımda nereye gideceğimi bilmiyordum. Sonunu da bilmiyordum. Hepsi yazarken oldu.

Bu kitap nasıl bir boşluğu doldurabilir?

Bilmiyorum ama imaj yıkımı olabilir. Behçet’in yazdığı gibi sahil kasabaları taşra olarak görülmez. Çünkü biz sahil kasabalarının sahil kısmıyla çok ilgileniyoruz. Denize girip çıkıyorsun. Ama orada yaşayan insanları ve kışın nasıl olduğunu bilmiyoruz. Görmediğimiz için de oraya taşra demiyoruz. Bodrum’a kışın gidersek belki taşradır, yazın gidersek turistik bir belde. Biz taşrayı daha çok Anadolu köyleri ve Anadolu ilçeleri olarak biliriz. Bu kitap taşra imajını kırabilir.

Romanın dili, kurgusu, örgüsü ve barındırdığı fantastik öğeler bakımından daha çok geleneksel bir imajla karşımıza çıkıyor?

Roman, yazmaktan daha ziyade bir anlatma biçimidir. Yazmakta bir soğukluk var. Karışık cümleler kurmak vs… anlatmak; bir şeyi en sade nasıl anlatabilirsin. En güzel anlatılan şey ise masallardır. Çoğu yerde masallardaki gibi anlatmaya çalıştım.

Masal dili yazara bir kaçış imkânı da vermiyor mu?

Tamam, daha engin ve zengin bir form meydana getiriyor ama bir yandan da kolaylık var sanki? Zamanı kese kese anlatmalar, olayların arasında bağ kurmadan öylece sonlandırmalar… Masala sığınmak çok güzel bir şey.  Al karası masalsıdır. Ben masal anlatmadım ama hikâyelere masalsı bir tat kattım. Ben söylenceleri kullanacağım dedim. İşte al karası, denizkızları ve birkaç tane daha söylence var işin içinde. Bunları masal anlatmadan nasıl anlatabiliriz ki? Masalsı bir atmosfer yaratmazsan bunlar inandırıcılığını zaten yitirir.

Bir de şöyle bir anekdot var; denizin dibindeki parıltı veya deniz kızlarının elinde belirip kaybolan cezp edici güzellik, o daha çok ‘gerçek’in yada hakikatin dilini andırıyor? Tam olarak neye tekabül ediyor?

Bu yönden bakıldığında bu, bir arayışın kitabı da olabilir. Bu, kaybetmiş ama hayatla ilişkilerini sonlandırmamış fakat sınırlandırmış kişilerin kitabı. Düşsel arayışları var. Denizkızları en kaygan zeminde duruyor. Bu bir erkek romanı aslında ve denizkızları o kadın imgesinin, bir türlü yakalanmayan kadın imgesini barındırıyor.

Romandaki karakter kasabaya geri dönüyor. İnsan ille de geldiği yere mi gitmek ister?

Sadece karakterler için değil gerçekte de öyle. Kasaba sorunsuz bir yer demektir. Bir sakinliktir. Kasaba yetişkin ve yaşlanmaya başlamış insanın kaçıp sorumsuzca yaşayabileceği bir yerdir.

Karakter kasabadan kopamıyor. Gerçek hayatta da zor mu?

Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba

Arka Kapak yazısı

"Sonbahardı, hava birazdan patlayacaktı, hava kararmıştı iyice, bulutlar boşaldı. Islak ayaklarının bastığı yollar ıslandı bir anda. Camdan akşamı izleyen kadınlar perdelerini çekip içeriye kaçtılar. Evlerin ışıkları yandı. Meyhanenin önünde içenler hızla taşıdılar rakılarıyla mezelerini içeri, tek bir rakı bardağı kaldı masada, onun sahibi yağmur başladığında orada değildi ve rakının içine düşen yağmur damlaları denizi anason kokusuyla doldurdu."

Kasabalar Tekinsizdir..

Türk edebiyatının genç kalemleri arasında adından söz ettiren bir isim Ferhat Uludere. Özellikle "taşra sıkıntısı"nı anlatmadaki başarısı, genç kuşak yazarlar arasında onu farklı bir yere koyuyor. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba'da da yazar, yine "taşra" izleğinin peşinde kasabadan gidememişleri, gitseler de ondan kopamamışları anlatıyor.

Feryat'la Hazan'ın aşkı çevresinde örülen kasaba halkının, balıkçıların, tutunamamışların öyküleriyle roman, her sayfada derinliğini artırıyor. Gözyaşlarıyla beslenen denizin kokusu, efsanevi denizkızlarının ardı sıra giden balıkçıların ruhlarının izi bütün sokakları dolduruyor. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba, dünyanın tam ortasında ama ondan kopuk bir gezegen gibi hissettiren taşra coğrafyasının hüznünü taşıyor.

Sahil kasabalarının kendine has bir ruhu, konuşmadan anlattığı öyküleri, özlemini çektiği uzak ülkeleri vardır. Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba'nın alkolden başka memleketi olmayan sakinleri de kendilerini hep anason kıyılarına vuruyor...

Kasabadan kopmak elbette çok zor. Kasaba zaten insanları çekiyor.  Kitapta Hazan ile Feryat üniversite kazanarak kasabadan çıkmaya karar veriyor. Ama ilk sıkıldığı anda zaten geri dönüyor kadın. Hayata kasabada başlamış ve 21 sene kasabada yaşamış bir olarak benim bütün İstanbul uğraşım bir gün sahil kasabasına yerleşmektir.

Anadolu’daki diğer kasabalarda böyle mi? Sahil kasabasındaki hayat ile Anadolu’daki bir kasaba ne kadar birbirine benziyor?

Anadolu’daki kasabaları çok fazla gezmedim. Ağırlıklı olarak Trakya ve Ege kasabalarını gezdim. Onlar da, bu anlattığım kasabanın gerçek bir haliydiler. Ben Anadolu’dan gelen insanlara bakıyorum. Onlar, bizim kadar geri dönüşü düşünmüyorlar. Orada sanırım başka bir şey var. O kasabalar çok çekici gelmiyor o insanlara. Her kasaba aynı değildir. Bu kitapta anlatılan kasaba bir model ve Trakya kasabasıdır.

Karakterlere baktığımızda neredeyse her yerde bilinen masallar var, mesela Alkarısı, loğusa dönemindeki kadınlara gitme metaforu Anadolu’da da var. Romanı okuyan insanlar kendilerinden bir sürü parça bulabiliyor. Bu gerçek hikayeleri romanlaştırmadaki sebep neydi?

Al karısı hikayesini çok severdim. Babaannem çok lezzetli anlatırdı bu hikayeyi. Benim yeni söylenceler yaratmak gibi bir derdim yoktu. Sadece şunu merak ediyordum. Alkarısı bir şey yapar mı? Bu kadınları sürekli öldürüyor! Çocukları da öldürüyor! Eğer bir tane çocuğu öldürmezse ne olur acaba dedim? Bunu Borges’te görmek mümkün. Mesela Donkişot maceralarında hiç kimseyi öldürmedi ama Borges kalkıp Donkişot birini öldürseydi, kitap nasıl gelişirdi diye yazdı. Ben de bu söylenceyi tersine çevirmek istedim…

Ama şöyle bir şey var. Alkarısını yazdınız ama siz vampirlerin uzmanı olarak biliniyorsunuz? Türkiye’de yazarlar, batıda öne çıkmış kahramanı hemen Türkleştirip yazıyorlar, üstelik çok fazla derinliğini dahi bilmeden. Ama siz o kadar derin bilmenize rağmen bunları romanınıza almadınız? Bu biraz kişinin kendini bilmesiyle mi alakalı?

Aslında kendini bilmekle alakalı. Korku edebiyatı sinema kökenli bir şeydir. Her toplumun korku kültürünün öğeleri farklıdır. Batının korkusu vampirlerdir. Amerikan korku sineması ise başka bir şeydir. Drakula Avrupa kökenlidir, hiçbir zaman Amerikan korkusu olmadı. Amerika’nın korku öğeleri ise sürekli kan ve sürekli birbirini öldürmelerdir. Bizim Anadolu’nun korku öğeleri cinlerdir. Şimdi Türk sineması yeni korku filmleri falan yaratmaya çalıştı. Bunları çoğu batı kaynaklı filmler. Ben uzun süre düşündüm bir korku filmi yazmayı ama Amerikalı veya Avrupalıyı korkutmayacağız. Ben bu halkı korkutacaktım. Bu halkı nasıl korkutursun? Kendi söylenceleriyle. Cinler, bu toplumda doğmuş, büyümüş her bireyin bilinçaltında bir korku figürüdür. Yani ters dönmüş ayaklar görüntüsü gözümüzün önüne geldiğinde ondan ürkeriz.

Çocukken anneanem anlatırdı, belirli bir saatten sonra yatmamızı istiyorlardı. Ama biz sabahtan akşama kadar çıkıp oyuyorduk. Bir saatten sonra bizi içeri sokabilmek için ağlayan bebekten bahsederlerdi. Ve biz ağlayan bebeğin sesini duyardık. Bu ciddi bir sesti, bir bebek sanki ağlıyordu. Biz yaramaz çocuklar bu sesi duyduğumuz için ondan korkuyorduk ve kaçıyorduk. Yıllar sonra fark ettim; ağlayan bebek dedikleri şey, kedilerin çiftleşirken çıkardıkları seslerdi. Biz bu sesten korktuk. Ben halen bu sesi duyduğumda biraz ürküyorum.

Bu yüzden Drakula’ya, kurt adama… vs dokunmak istemedim.  Kitabın içinde deniz atları var ama bu bildiğimiz deniz atları değil. Bin bir gece masallarındaki deniz atları onlar. Sahilden kısrak geçerken önüne çıkan deniz atlarıdır bunlar. 

Bir de kitabın kapağına gelmek istiyoruz. Bu görselin özel bir anlamı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü neredeyse tüm kitaplarınızda var?

Onu ilk olarak Sayıklamalar’da başlayacaktık ve böylece tüm kitaplarda desen kullanacaktık.

Plastik sanatları gerçekten seviyorum. Serkan Yüksel’in yaptığı işleri de çok beğeniyorum. Onunla beraber büyüdük. O heykeltıraş oldu, ben yazar oldum. İstanbul’a beraber geldik ve aynı evde yıllarca yaşadık,  garip bir ortaklığımız var. O, ‘’desenliyor muyuz kitapları’’ diyor. Ben de ‘’yap’’ diyorum. Yapıyoruz. Sayıklamalar haricinde tüm kitaplarda var.

Biraz da roman kurgusuna gelirsek… Son zamanlarda herkes, ikide bir zamanda geriye dönüş dediğimiz klasik anlatıyı seçiyor?

Herkes bir anlatım biçimini buluyor. Böylece onu tekrar ediyor. Mümkün olduğunca bu tekrarlardan kaçmak lazım. Yeni bir anlatım biçimini bulmaya çalışırken bizimkiler, anlatımı zorlamaya çalıştırıyor. Yazmayı değil anlamayı zorlaştırıyoruz. Oysa yazarın derdi en kolay şekilde anlatmaktır.

Gerek kitabın, gerekse karakterlerin adının Hazan, Feryat olması… Bütüncül bir duyguyu romanda hissettirmeye çalışmak gibi geldi. Etimoloji ve fizyoloji iç içe. Bu kendiliğinden bir şey mi?

Bu kasabanın söylencelerinin gerçekliği ile ilişki kurmadır. Kitap yazın çıksa idi bu kadar etkiyi yapmayabilirdi. Hem kasabanın sarhoşluğu var, hem mevsimin hem de denizin sarhoşluğu var. İnsanların sarhoşluğu var. Ayrıca söylenceler ve görülen hayaller var. Hazan sonbahar için bilinçli koyulan bir isim. Feryat, Bin Bir Fıçı Bira’da da vardı. Sanırım bundan sonra Feryat olmayacak.

Ferhat’ın da hayatı Feryat’a dahil mi?

Hayatımda hiç bir şey yok demek saçma geliyor. Çünkü var. Çok belirgin bir şey yok. Ben kasabadan çıktım geldim ama geri dönmedim. Fakat çok düşünüyorum dönsem ne olur acaba? Kasabada beni Feryat diye çağırıyorlardı. Ferhat dediklerinde kimse beni tanımazdı.

Romanın sinemasal yanı çok öne çıkıyor. Bu romanın filmi çekilebilir mi? Öyle bir niyetiniz var mı?

Romanın tamamını sinemaya uyarlamak zahmetli bir iş olabilir ama sinemasal bir anlatımı var. İnsanlar okurken görüntüleri canlandırabiliyorlar. Ben de bunu istiyorum. Bir hikaye anlatırken insanlar aynı zamanda onu görsün. Şuan bir sinema olayı yok ortada ama fırsat olursa Feymece’nin hikayesini yapmak isterim. Bunun dışında Bin Bir Fıçı Bira’yı birkaç kişi film yapmak istiyorlar. Feymece güzel bir film olur diye düşünüyorum.

Edebiyatın apolitikleştiği doğru mu?  Ya da politik edebiyatın bugün yapay olan üç beş slogandan daha yapay bir şekle girmesinin altında yatan nedir?

Burada 12 Eylül’ün çok etkisi var. O dönemde ben üç yaşında idim ama biz o kuşağı temsil ederek büyüdük. Sürekli resmi ideolojinin yarattığı insanlar haline getirilmeye çalışıldık. O nedenle politik tarafımız vardı ve biz onu korumaya çalıştık. Ama bu ülke çok badireler atlattı. Bir kısım politik edebiyat yapmaya çalışanlar oldu ama çok sığ kaldılar. 12 Eylül’ün içinde olan adamların yazdığı çok kötü romanlar oldu. Eğer öyle politik bir edebiyattan bahsedeceksek, o edebiyat apolitik olsun. Çünkü o edebiyat değil. Orada başka şey çıkıyor ortaya; sloganlar vs… Yaşar Kemal’ler, Orhan Kemal’ler yok artık.. Ayrıca çıkmayacak da, çünkü onları yaratan toplumsal koşullarda değişti. Şimdi edebiyat biraz Müslümanlaşıyor diyoruz. Oradan belki politik çıkabilir. Müslümanlaşıyoruz derken, Müslümanlar edebiyat ortamında daha fazla etkin olmaya başladı.

Röportajın tamamını okumak için bu linki kullanabilirsiniz

(okudumyazdim)

Söyleşiye konu olan kitapla ilgili teknik bilgileri görmek için bu linki tıklayabilirsiniz

YORUMLAR İLK YORUM YAPAN SEN OL
DİĞER HABERLER
İsrail medyası: Eşsiz bir fırsat! NATO ve Avrupalı liderler Türkiye'ye haddini bildirsin
İran'dan ABD'ye görülmemiş tehdit: Tüm dünyayı ateşe atacaklar