Mehdix´den kimler rahatsız oldu?

Çok satılan, ve tartışılan kitabın yazarı, kendisiyle yapılıp, yayınlanmayan düzinelerce röportajın akıbetini merak ediyor ve kitabındaki hainlerle Danıştay katillerini kıyaslıyor.

Eklenme: 23 Mayıs 2006 15:05 / Güncelleme: 23 Mayıs 2006 15:05 / 22,105 Okunma / 17 Yorum

Yazar Fehmi Koru MEHDİX konusunda haklı çıktı. Koru, geçtiğimiz ay, Yeni Şafak Gazetesi’nde, MEHDİX’in neden görmezden gelindiğine dikkat çekmişti:

´Mehdix´i okudunuz mu? İyi bir şey midir, kötü mü, doğrusu bilmiyorum; bildiğim tek şey şu: Türkiye ile ABD´yi savaşa sürükleyen uluslararası bir komplonun işlendiği, kahramanlarından biri Türk Genelkurmay Başkanı olan, Ayasofya´nın kiliseye dönüştürülmesi talebine Türkiye´nin ´Cami olarak ibadete açılacak´ tepkisini verdiği konusunu işleyen bir kitabın, bu tür ayrıntıların herbirine duyargaları açık medyamız tarafından henüz keşfedilmemiş olması garabeti...´

Fehmi Koru kitapla ilgili medyatik bir özelliğe daha dikkat çekiyor ve ´Düşünün ki, romanın kahramanı olan Türk Genelkurmay Başkanı, hakkında kıyametten hemen önce çıkacağı rivayetleri bulunan Mehdi aslında... Mehdi kimlikli bir Genelkurmay Başkanı... 2020 yılına kurgulanmış olan kitap, Mehdi orduları ile Deccal güçlerinin çatışmasını işliyor... Amerika ve İsrail ´kıyameti erkene çekme´ planları için düğmeye basıyorlar, karşılarında ´Mehdix´i buluyorlar...

Turgay Güler´in ´olasılık teorisi´ adını verdiği ´Mehdix´ kısa süre önce çıktı (Popüler, Tel.: 212- 483 1516; Faks: 212- 483 3055), çıkar çıkmaz birkaç baskı yaptı, okuyanlar ´Olur mu dersin?´ diye birbirlerine sorup duruyor nicedir, ama bu tür çıkışlara ´alarm´ çaldırması beklenenler suskunlar... Bu tür kitaplar ´komplo´ keyfi verirler ya, ben de o çizgide bir ´komplo´ geliştirmek üzereyim: Yoksa Turgay Güler hassas bir noktaya mı parmak bastı? Sessizlik bu yüzden mi?´

TURGAY GÜLER: GÖRÜNMEYEN BİR EL YAPILAN RÖPORTAJLARI ENGELLİYOR

İlk baskısı 100 bin olan MEHDİX, sessiz sedasız daha ilk ayda yaklaşık 70 bin sattı. MEHDİX’i yere göğe sığdıramayanlar da var, beğenmeyip sıradan bulanlar da. MEHDİX’in internet sitesine okuyucu mesajları yağıyor. Kitabın filminin bir an önce çekilmesini talep edenler de var.

Ancak, bir edebiyat ürünü olarak tartışmaya açık olsa da, dünya siyasetinin sinir uçlarına dokunan noktaları açısından önemli olan bu kitaba yazarının iddiasına göre, bazı basın yayın organları gizli ambago uyguluyor.


Yazar, kendisi ile yapılan düzinelerce röportajın gazete yönetimlerince yayına konulmladığını ve kendisini programlara davet edenlerin daha sonra randevuları iptal ettiğini söyleyerek, ´Kim neden bu eserden bu kadar ürküyor anlamıyorum´ diyor.


Yazar Turgay Güler, kitabın her şeye rağmen önümüzdeki günlerde büyük gürültü koparacağına inanıyor. Çünkü kitap bazı yabancı gazetelerin dikkatini çekmeyi başarmış.


MEHDİX´İN İDDİALARI VE YAŞANAN KAMPANYALAR

Peki Mehdix niye tartışılmıyor? Yazarı Turgay Güler, MEHDİX’te hangi hassas noktaya parmak bastı?

Herkesi rahatsız eden nokta, İslam dünyasının geleceğine inandığı Mehdi´nin Türk Genelkurmay Başkanı olarak lanse edilmesi mi? Yoksa kitapta yer alan olayların, uluslararası planda halen yaşanan bazı kampanların hedeflediği planların nasıl boşa çıkarılabileceğine dair sunduğu reçeteler mi?

Yazar Turgay Güler bu noktada çok çarpıcı iki somut kanıt ortaya koyuyor.


Bunlardan biri şu sıralarda İtalya’da bir internet sitesinin başlattığı imza kampanyası. Kampanyanın amacı Ayasofya’nın kilise olarak ibadete açılması talebi. Öyle ki eğer bir milyon imza toplanabilirse başvuru yapılabilecek.

Bir diğeri de Yunanlı bir milletvekilinin geçtiğimiz günlerde Atina’da cami tartışmalarına verdiği cevap. Yunanlı vekil, “Türkler Ayasofya’nın anahtarını Patrikhane’ye vermedikleri sürece Atina’da cami açılamaz” demişti.

MEHDİX aynı zamanda Amerikan Başkanı Bush’u iktidara getiren Evangelist kilisesinin planlarını da işaretler içeriyor. Amerika’da sayıları 70 milyona ulaşan Evangelistler, İsa Mesih’in gelişini öne almak için kıyamete erkene çekmek istiyorlar. Kıyametin merkezi ise Ortadoğu. Mehdix bu konudaki Evangelist kehanetleri tek tek ortaya koyuyor. Öyle ki Evangelistler Başkan Bush’un Irak işgaline bu yüzden destek veriyor. Bush’un “Beni Tanrı görevlendirdi” açıklaması da aslında bir mesaj içeriyor.

Roman’da Yahudiler Mescid-i Aksa’yı yıkıyor. Yerine de Süleyman Tapınağı’nı inşa etmeye başlıyor. Amaç, İsa Mesih geldiğinde Tapınağın hazır edilmesi.

Malta Adası’ndaki misyoner faaliyetler, 17 Ağustos depremi sonrası yetim kalan çocukların Ada’ya kaçırılması, Ahit Sandığı’nın neden arandığı, Hazreti Musa’nın Asa’sının Hristiyan ve Yahudiler için neden önemli olduğu da kitapta anlatılan diğer çarpıcı konular.

MEHDİX´İN 30 VATAN HAİNİ


Genelkurmay Başkanının Mehdiliği haricinde, bütün bunlar zaten ve hemen her ortamda dillendirilen tartışmalar.

Ama kitapta çok ilginç ve günümüzde yaşanan olaylarla parelellik arz eden bilgiler de var. Bu benzerlik özellikle Danıştaş´a yapılan saldırı sonrası biraz daha belirgin hale geldi. Herkes Danıştay tetikçilerinin azmettiricinin kim olduğunu soruyor. Mehdix´te benzeri saldırılar ve tartışmalar var. İşte sizlere kitabın bu ilginç bölümlerinden seçtiğimiz pasajlar.


Yazar şu aşamada, özellikle kitapta bir CD içinde yer alan ve Genelkurmay başkanlığı tarafından adları açıklanan 30 vatan hainine dikkat edilmesini istiyor.


VAAZCI

Ayasofya’ya saldırı planının gerçekleştirilmesi için Vaazcı İstanbul’la bağlantıya geçti... Balat’taki evde Nico ile birlikte yemek yiyen Aziz, telefonun sesiyle irkildi. Vaazcı arıyordu. Hemen masadan kalkıp telefona yöneldi. Telefon, küçük odadaki vitrinin alt çekmecesinde saklıydı. Hemen açtı.

-Beni iyi dinle, planda küçük bir değişiklik yaptık... Ayasofya harekatı cuma günü değil yarın gerçekleştirilecek... Yalnız Nico’ya söyle, kesinlikle bu saldırıdan Ayasofya zarar görmemeli.


---


Aziz, Amerika’dan yeni emri almıştı. Nico’nun yanına geldi ve sert bir şekilde: ´Gel benimle´ dedi...


Kapının açıldığı yer genişçe bir salondu. Geniş duvar da Hazreti İsa’nın çarmıha gerilmiş halini simgeleyen koca bir heykel duruyordu. Mumların aydınlattığı salona sonradan siyah giysiler içerisinde bir adam girdi. Aziz o adamın önünde eğildi. Nico da eşlik etti. Adam Nico’ya yeşil bir parka uzattı.
-Al bu senin.

Nico, parkayı aldı. Parka çok ağırdı. Ne olduğunu anladı. Parkanın cepleri patlayıcı doluydu.

-Evlat, İsa seni bekliyor.
-Efendim, emriniz.
-Nico bu parkayı giyeceksin, sağ cebinde bir düğme var. 5 saniye basılı tuttuğunda, yeni bir hayat başlayacak senin için. Cennette görüşmek üzere.
-Emredersiniz efendim.

Nico’nun tüyleri diken diken olmuştu. Kafası çok karıştı. Ölmek istemiyordu. Ama İsa onu bekliyordu. Hiçbir şey düşünemiyordu artık. Parkayı giydi ve siyah elbiseli adamın önünde bir kez daha eğildi.
....


-Bırak şimdi bunları, Ayasofya’ya kesinlikle zarar gelmeyecek, anlaşıldı mı?

-Anlaşıldı... Nico, görevini biliyordu artık. Bu onun son gecesiydi. Yarınki görevi ise ölmekti.


***

PAŞA KAYNAK AÇIKLIYOR!

Genelkurmay Başkanı, Başbakan’ın acil daveti dolayısıyla Gölcük Donanması’ndan ayrılarak Ankara’ya döndü. Çünkü ülke toz dumandı. Bankalar birer ikişer kapanıyordu. İşsizlik korkunç boyutlara ulaşmıştı. Ülkedeki fabrikalar şalterlerini indirmeye başladı. Ekonomik göstergeler dibe vurdu. Açlık, sefalet kapıya dayandı ve hükümetin yapacak hiçbir şeyi yoktu. Başbakan bu yüzden Paşa’yla görüşmek istedi.

Görüşme Başbakanlık Konutu’nda gerçekleşti. Paşa’yı kapıda karşılayan Başbakan, hemen konuya geçti.

-Çok zor günler geçiriyoruz Paşam, artık dayanacak gücümüz kalmadı.

-Biliyorum, farkındayım sayın Başbakan. Ama bu kaçınılmaz bir sondu, biliyorsunuz, bugün olmasa yarın…

-Öyle ama…

-Bakın, bu millet ne savaşlar, ne yıkımlar gördü. Süpürge tohumundan ekmek yapıp yedi. Ama dik durmasını bildi ve hep kazandı. Bugün de kazanacağız.

-İyi ama nasıl. Avrupa orduları birleşiyor. Yeni bir haçlı ordusu kuruluyor. Bugün yarın saldırıya geçecekler. Nasıl tutunacağız bu saldırı karşısında?

-Daha düne kadar Ege’den gelecek Amerikan saldırısından endişe ediyorduk. Ama bugün Amerika ne halde görmüyor musunuz? Sizce Amerika mı daha iyi durumda, Türkiye mi?

-Türkiye elbette.

-Bunu da atlatacağız. Alacaklarımızı tahsil edip, durumumuzu düzelteceğiz.

-Alacaklarımızı mı, hangi alacaklarımızı?

-Evet alacaklarımızı. Anlatacağım. Ama lütfen odaya kimse girmesin ve telefon bağlamasınlar mümkünse.

-Olur, söylerim.

Başbakan, Paşa’nın bu ricası üzerine odaya hiç kimsenin alınmamasını ve telefon bağlanmamasını istedi. Sonra Paşa çantasından bir CD çıkardı, ayağa kalkıp CD’yi odadaki oynatıcıya taktı.

Paşa’nın Başbakan’a izlettiği cd, Ceyhun’un getirdiği CD’ydi. Başbakan bu CD’yi daha önce izlemişti. İkinci kez görüyordu masanın etrafındakileri. Ve ikinci kez duyuyordu konuşulanları. Ama yine de çok hiddetlendi. Ayağa fırladı, “Alçaklar, şerefsizler, vatan hainleri” diye bağırdı. Sonra da o sinirle masasını tekmelemeye başladı. Bunun üzerine Paşa ayağa kalktı. Başbakan’ı tutup yerine oturttu.

Başbakan’ın ikinci kez izlediği görüntüler karşısında daha çok hiddetlenmesinin sebebi, masada yapılan planların tek tek hayata geçiriliyor olmasıydı.

-Dayanması zor biliyorum, ama gerçek böyle. Kimi iş adamı, kimi bilmem ne başkanı. Kimi bilmem ne…….. Ama hepsi vatan haini. Bu ülkenin koynunda beslediği yılan bunlar. Ama onlara gününü göstereceğim. Bu kez tutuklattıracağım onları, asacağım hepsini!..

-Yo, sayın Başbakanım. Asmak çözüm olmaz. Bu “şerefsizleri” asmakla bitiremeyiz. Bunlar dün de vardı, bugün de var, yarın da olacak...

-Peki ne yapacağız. Asmayıp da besleyecek miyiz?

-Yo beslemeyeceğiz. Bu yaptıklarının bedelini ödeteceğiz.

Ancak Başbakan bir türlü ikna olmuyordu.

-Bu mümkün değil, kendi ellerimle öldüreceğim bunları. Taksim’de dar ağacı kurdurtup sallandıracağım. Ayaklarının altındaki iskemleye ben vuracağım bu şerefsizlerin.

-Lütfen sakin olun, sayın Başbakanım.

Paşa’nın söyledikleri boşunaydı. Başbakan çıldırmış gibiydi adeta.

-Nasıl sakin olabilirim?!..

Paşa’nın gözü bir ara duvarda asılı panoya ilişti. Atatürk’ün gençliğe hitabesiydi bu. Ayağa kalktı ve Başbakan’a:

-Sizden şu satırları okumanızı istiyorum. Lütfen okuyun:

GENÇLİĞE HİTABE

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti´ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet´i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

-Çok güzel özetliyor Mustafa Kemal bu şerefsizleri. Dinsiz, imansız, vicdansız bu şerefsizler…

-Bakın Başbakanım. Sizden tüm bu kişileri Başbakanlık’ta buluşturmanızı istiyorum. Ben de bu toplantıda olacağım.

-O vatan hainlerini Başbakanlığa davet etmemi mi istiyorsunuz benden.

-Evet, bunu rica ediyorum.

-Sonra ne olacak?

-Çok şeyler olacak…

-Bu mümkün değil. Onları bu binaya sokmam. Bunu bir otelde gerçekleştirelim.

Başbakan’ın hiddeti hâlâ yatışmamıştı. Onu bu konuda ikna etmek de mümkün görünmüyordu. Paşa, “olur, bir otelde buluşturalım” dedi.

…..

Gerekli davet gerçekleştirildi. Tam 32 vatan haini Ankara’da 5 yıldızlı bir otelde buluştu. Başbakan ve Genelkurmay Başkanı da oradaydı. Başbakan otelde çok yoğun güvenlik önlemleri aldırdı. Toplantının yapılacağı salon, çok sıkı bir şekilde korunuyordu. Davetlilerin hiçbiri, bu davetin amacını bilmiyordu. Birazdan şahit olacakları görüntüler karşısında şok geçireceklerdi. Başbakan söze başladı:

-Hepiniz hoş geldiniz. Aslında bu davetin gerçek sahibi, sayın Genel Kurmay Başkanımızdır. Bu yüzden sözü fazla uzatmak istemiyorum. Buyurun Paşam söz sizindir.

-Teşekkür ederim sayın Başbakanım. Hepiniz hoş geldiniz. Ama ben söze başlamadan önce, ülkenin içinde bulunduğu durumu özetleyen bir video görüntüsü izletmek istiyorum sizlere müsaade ederseniz.

Paşa bu sözlerin ardından elindeki kumandayla videoyu çalıştırdı.

-Lütfen dikkatle izleyin.

Paşa’nın böyle bir uyarı yapmasına gerek yoktu aslında. Çünkü herkes pür dikkat izliyordu görüntüleri. Hepsi de hayretler içindeydi. Odadaki 32 kişinin 32’sinin de yüzü kıpkırmızıydı. Kiminin tansiyonu yükseldi, kiminin kalbi sıkıştı. Bazıları kravatını gevşeterek rahatlamaya çalıştı. Ama hiçbiri itiraz edemiyor, yalanlayamıyordu. Herkes birbirine bakıyor, bir çıkış yolu, bir açıklama arıyordu. Ama hiçbirinin verecek bir cevabı yoktu. Öyle ki bitse de gitsek, hatta ülkeyi terk etsek düşüncesindeydi hepsi. Yerin dibine girmiş, rezil olmuşlardı. Kimi içinden, “kurşuna dizerler bizi herhalde” diye geçiriyordu. Paşa görüntüyü daha fazla devam ettirmedi. Elindeki kumandayla televizyonu kapattı. Sonra da ayağa kalkıp, Atatürk’ün gençliğe hitabesini ezberden okudu. Hepsi de çıt çıkarmadan dinliyordu Paşa’yı. “Ne olacak bu işin sonu” diye merak ediyorlardı. Bazıları “Yer yarılsa da içine girsem” diye düşünüyordu. İçlerinden biri, bir işadamı daha fazla dayanamadı ayağa kalktı ve odayı terk etmek için kapıya yöneldi. Bu hareket Paşa’yı çok sinirlendirdi. Gözlerinden duman çıkıyordu adeta.

-Otur yerine alçak herif, ben sana ayağa kalkman için izin vermedim, sen ise odayı terk etmeye kalkıyorsun.

Paşa’nın bu sert çıkışı üzerine adam geri dönüp yerine oturdu. Ama odadaki gerilim bir kat daha arttı.

-Siz yıllardır bu ülkeden çaldınız. Hem çaldınız, hem ihanet ettiniz. Şimdi bu çaldıklarınızı geri vermek için hazır mısınız?

Paşa’nın bu sözleri üzerine masanın etrafında oturanlar birbirlerine baktı.

-Hazır mısınız?

Paşa ikinci kez tekrarladı sözünü ama cevap yine gelmedi. Gerçi hepsi çoktan hazırdı ama cevap verip vermeme konusunda tereddüt yaşıyorlardı. Paşa bunun üzerine:

-Bu video görüntüdeki herkes vatan hainidir, alçaktır, şerefsizdir. Aranızda bunun aksini iddia eden varsa, ayağa kalksın ve söylesin.

Bu ağır hakaretlere hiçbiri itiraz edemedi. Edemezdi de...

-Bu ülkeden çaldıklarınızı istiyorum. Şimdi herkes teker teker söz alıp, ne kadar çaldı onu söylesin.

Paşa şunu söylüyordu aslında: “Bu ülke için kim ne kadar para koyacak ortaya?”

Masanın başında oturan kişi, “Ben 1 milyon dolar veririm” dedi. Ama Paşa hiddetlendi.

-Senin buraya gelmek için kullandığın araban bir milyon dolar eder. Dalga mı geçiyorsun?

Aslında hepsi de durumun farkındaydı. Paşa, “Ya canınız, ya malınız” diyordu. Çünkü vatan hainliğinin bedeli çok ağırdı. Bir milyon dolar teklif eden işadamı bu kez başı önde, “Bir buçuk milyar dolar komutanım” dedi.

-Hepsi bu mu?

-Vallahi İsviçre’deki bankadaki hesabımda bundan başka para yok. Hepsi bu kadar. Onu da birkaç gün içerisinde transfer ettirip size getiririm.

-Bana değil. Sayın Başbakanımıza getireceksiniz.

Bu diyaloğun ardından diğerleri de verebilecekleri miktarları açıkladı. Ancak bir vakıf yöneticisinin önerdiği para içeride bulunan herkesi şok etti.

-Komutanım, ben vakfımıza ait 9 buçuk milyar doları ülkemize bağışlıyorum.

Komutan da şok olmuştu bu rakamı duyunca. Ama kaynağını sormadı. 10 dakika içinde 32 kişinin bağışladığı toplam para 18 milyar dolardı. Paşa son kez söz aldı.

-Gözümüz üzerinizde. Hiç kimse ülkeyi terk etmeye, kaçmaya kalkmasın. Zaten bunu başarmanız imkansız...


***

SUİKAST

Bunları düşünürken birden telefonu çaldı. Numaraya baktı, gözlerinin içi güldü. Çünkü O arıyordu. Gelen haber her ne olursa olsun, onun araması Paşa’yı çok mutlu ediyordu. Arayan Ceyhun’du. Paşa merak ve heyecanla telefonu açtı. Ancak gülen yüzü birden buruştu. Morali bozuldu, keyfi kaçtı. Çünkü Ceyhun, Paşa’ya donup kalacağı bir haber verdi:

Suikast haberi!


***

Tüm bu gelişmeleri Başbakanlık’ta izleyen Paşa, nasıl bir hamle geliştireceğini düşünüyordu. Bu arada Başbakan masasından kalkıp, Paşa’nın karşısındaki koltuğa oturdu.

-Ne olacak şimdi, işler iyice karışıyor.

-Hiçbir şey karışmıyor. İsrail ve İngilizler blöf yapıyorlar. Bizden de bu blöfü yememizi bekliyorlar. Bu arada, Türk halkını ve diğer Müslüman halkları da bize karşı kışkırtmayı hedefliyorlar. Yaptıkları tek şey bu. Bozgunculuk yani. İsrail, Kâbe’yi vurmayı gerçekten istemiş olabilir, ama şu saatten sonra buna cesaret etmesi mümkün görünmüyor.

-Peki ne yapacağız, yarın gidecek miyiz?
-Tabi ki gideceğiz! Gitmemiz şart!
-Peki ya İngiliz’in sözleri ne olacak?
-Ne yani onlar istemiyor diye Kâbe’ye gitmeyecek miyiz?
-Bilemiyorum.

-Bak, öyle ya da böyle. Adamlar İstanbul’u işgal etmek için sabırsızlanıyorlar. Bu bugün ortaya çıkmadı. Yüzlerce yıldır vardı. Ama gerçekleştirmeleri mümkün değil. Onlar Amerika’ya güveniyorlardı. Ama Amerika şimdi kendi sorunlarıyla boğuşuyor. Dahası, Amerika’nın güvenebileceği hiç kimsesi yok artık. Utanmasalar, Türkiye’den yardım isteyecekler.
....



KORKUNÇ PLAN

Yer Malta Adası.

Şövalyeler ülkesi.

Başkent Valetta’da çok gizli bir toplantı gerçekleştiriliyor. Toplantıya, İtalya’daki Siyonist bir teşkilatın en üst yöneticisi başkanlık ediyor. Türkiye, toplantının tek gündem maddesi. Yüzlerce yıldır heyecanla beklenen toplantı nihayet gerçekleşiyor. Masanın etrafında 30 kişi var. Hiçbiri bilgisayar kullanmıyor. Salona cep telefonu sokmak yasak. Hatta kol saati bile. Bina, teknolojiden tamamen arındırılmış halde. Bu bir güvenlik önlemi aslında. Herkes, liderin ağzından çıkanları pür dikkat dinliyor. O ise önündeki kâğıtlarda yazılı şifreli planları tercüme ediyor.

17 Ağustos Marmara Depremi’nde çok sayıda çocuk kaçırılarak Malta adasına getirildi. Bazılarının ailesi ölmüştü. Kimseleri kalmamıştı dünyada. Bazıları ise can pazarının ortasında anne ve babasını ararken, misyonerlerin kucağında bulmuşlardı kendilerini.

Kimi üç, kimi de 5 yaşındaydı. Bir tek Ahmet 9 yaşındaydı içlerinde. Kaçırılan çocukların 20’si hariç, kalanı organ mafyasının eline düştü. Bir çoğu Malta adasından İsrail’e kaçırıldı. Sadece 20 tanesi Malta’da kaldı. 20’sinin de ortak özelliği, zeki ve iri cüsseli olmalarıydı.Ahmet de bunlardan biriydi. O bu gruptaydı, çünkü 19 çocuğun Türkçe’yi konuşmasına, hatta unutmamasına katkı sağlayacaktı. Ona verilen ilk görev buydu. Tam 20 yıl boyunca bir Hristiyan gibi yetiştirildiler. Türkçe’nin yanı sıra, İngilizce ve Fransızca’da öğretilmişti onlara. Ahmet hariç hiçbiri geçmişini hatırlamıyordu. Bir kaçı anne ve babasını hayal meyal hatırlayabiliyordu. Ama şimdi hepsi birer savaşçıydı. Ya da şövalye.. Tek düşmanları Türkiye’ydi devşirilmiş bu Türk gençlerin. Bir tek Ahmet farkındaydı olanların. 29 yaşındaydı artık. Nico diye çağırıyorlardı Onu. Daha doğrusu Nico ismini vermişlerdi Ahmet’e. Türk olduğunu bilen tek kişiydi. Ama sıkı bir Hristiyandı artık. 9 yaşında yıkamışlardı beynini. Bir şeylerin ters gittiğini biliyordu, ama anlamlandıramıyordu.

20 genç, birazdan toplantının yapıldığı salona alındı. İçeri girdiklerinde baş köşede oturan liderlerinin önünde saygıyla eğildiler. Sonra lider konuşmaya başladı.

-Yarın hepiniz deniz yoluyla İstanbul’a gideceksiniz. Sizi İstanbul’da karşılayacaklar. Kesinlikle Türkçe konuşacaksınız. Hristiyan olduğunuzu hiç kimse bilmeyecek. Dikkat çekmeyeceksiniz. Birazdan size görevlerinizi takdim edeceğim. İsa sizin yanınızda olacak her zaman. Bunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Tanrı sizi koruyacak. Anlaşıldı mı?

Hep bir ağızdan:

-Anlaşıldı efendim. ...


***
...


Ancak Türkiye’de bazı karanlık odaklar bu açıklamayı dört gözle bekliyordu. Yıllardır uyudukları inlerinden çıkıp, fesata boğacaklardı ortalığı. Malta’dan 20 gencin getirdiği mektuplar çoktan adreslere teslim edilmişti bile.

Mektuplarda “Doğmak için işaret bekleyin” yazıyordu. İşaret gelmişti. Başkan’ın açıklamaları işaretin ta kendisiydi. Sokağa çıkıp önce hükümeti, sonra askeri protesto edecekler, milyonları peşlerinden sürükleyeceklerdi. Öncü olacaklardı. Vatansever görünüp son kez aldatacaklardı. Amaçları iç savaş başlatmaktı. Bazı medya ve sermaye kuruluşları da onlarla ortak hareket edecekti. Siyahı beyaz, beyazı siyah göstereceklerdi. Plan bu şekildeydi. Onlar yıllarca bu anı beklediler. Ve o an gelmişti. Yedikleri kaba pisleme vaktiydi onlar için. Hepsi de daha iyi pislemek için birbirleriyle yarışacaklardı. Harekete geçmek için Paşa’nın ulusa yapacağı seslenişi bekliyorlardı. Açıklama biter bitmez, sokağa çıkıp fısıltı yoluyla ortalığı karıştırmayı planlamışlardı.

Amerikan Başkanı’nın açıklamalarını Genelkurmay Başkanı, Başbakanlık Konutu’nda Başbakanla birlikte izledi. Ancak açıklamalar her ikisi için de sürpriz olmadı. Zaten bu tarz bir açıklama bekleniyordu.

Sıra Türkiye’deydi. Türkiye adına Genelkurmay Başkanı verecekti cevabı. Türk halkı kadar, bütün dünya merak ediyordu Paşa’nın açıklamalarını. Acaba bir geri adım atılır mıydı. Türkiye Ayasofya’yı yeniden ibadete kapatabilir miydi? Bunun için dünyadan özür diler miydi?

Bu gece çok uzun ve yaman bir gece olacaktı....

Yorumlar Yorum Yaz
  • SİYASET
  • GÜNCEL
  • EKONOMİ
  • SPOR
  • DÜNYA
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
  • 6
  • 7
  • 8
  • 9
  • 10
Mekke ve Medine'den Canlı Yayın
Gazete Manşetleri
Piyasa Verileri