Türk sosyolojisine eleştirel bir katkı
Akademisyen Yazar Yasin Aktay, Türkiye'de sadece yüzyıllık mazisi olan sosyoloji camiasının sayısı oldukça kabarık bir camia olduğuna dikkat çekiyor ve camianın yeterli sosyoloji yapıp yapmadığını sorguluyor...
Gazete okurlarının Yeni Şafak sütunlarındaki köşe yazılarından, Sosyoloji meraklılarının Akademik makalerinden ve konferaslardan tanıdığı akademisyen yazar Yasin Aktay'ın "Türk Sosyolojisine Eleştirel Bir Katkı" adlı eseri Küre yayınlarından okurlarla buluştu.
1990’da ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Aynı bölümde 1993’te “Political and Intellectual Disputes on the Academisation of Religious Knowledge” başlıklı tezle yüksek lisansını ve 1997’de “Body, Text, Identity: Islamist Discourses of Authenticity in Modern Turkey” başlıklı çalışmasıyla da doktorasını tamamladı. Prof. Dr. Aktay, halen, 1992 Eylül’ünde araştırma görevlisi olarak başladığı Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarını sürdürmektedir. Aynı zamanda Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün başkanlığını ve enstitü bünyesinde yayınlanmakta olan Stratejik Düşünce dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yürütmektedir. Yurtiçi ve yurtdışında birçok dergide makaleleri yayınlanan, Bryan S. Turner, Muhammed Arkoun ve Ira Lapidus gibi isimlerden çevirileri bulunan Aktay’ın kitaplarından bazıları şunlar:
Önce Söz Vardı: Yorumsamacılık Üzerine Bir Deneme (A. Topçuoğlu ve E. Göka ile); Postmodernizm ve İslam, Küreselleşme ve Oryantalizm (A. Topçuoğlu ile); Türk Dininin Sosyolojik İmkânı: Alevilik ve İslam Protestanlığı; Din Sosyolojisi (M. Emin Köktaş ile); Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: İslamcılık (6. Cilt Editörü); Küresel Kentleşme: Konya Örneği; Korku ve İktidar: Komplo Üretimi ve Elit Tahakkümü.
Yazarın eserine yazdığı önsöz, kitabın neden kaleme alındığını ve içeriğinin nasıl oluşturulduğunu dile getirmeye yetiyor. Biz de kitaptan sizlere göz kirası olarak bu bölümü sunuyoruz:
Türkiye’de ilk sosyoloji kürsüsünün resmen kuruluşunun üzerinden yüzyıllık bir süre geçmiş bulunuyor. Bu uzun tarihî geçmişine rağmen, başta Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren yaşanan dönemsel kopuşlar, ardından da 1940’lı yıllarda DTCF’nde yaşanan tasfiye ve 27 Mayıs İhtilali sonrasında Hilmi Ziya Ülken gibi bir ismin İÜ Sosyoloji kürsüsünden ayrılmak zorunda bırakılması gibi olaylar neticesinde Türk sosyolojisi, üniversite sistemine erken bir tarihte dâhil olmanın avantajlarından yararlanamadı.
Tek parti döneminde sosyolojiye yüklenen resmi ideolojik misyonun sosyolojinin kendi adına gelişimine büyük bir ket vurmuş olduğu bilinen bir gerçektir. Daha sonraki yıllarda da sosyoloji uzun yıllar siyasetle olan ilişkisi, spekülatif-teorik bir niteliğe sahip olmakla aşırı ampirizme rağbet etmek arasındaki gerilim ve yerlilik ile ithal düşünce arasındaki gerilim hatlarında kalmış, bu hatlarda şekillenmiştir. Bütün bu hatlarda bir Türk sosyolojisinden ne ölçüde bahsedilebileceği her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Çünkü bir disiplin olarak sosyolojinin sınırları, sorunları ve ilgi alanları Batılı bir çerçevede şekillenmiştir.
Sosyoloji her şeyden önce bir bilgi disiplinidir ve bütün bilim disiplinleri gibi kendi ilgi alanlarını da bir şekilde belirlemek durumundadır. Hangi sorunlarla boğuşacağını, hangi kavramlarla düşüneceğini, hangi konuya el atacağını ve bu esnada hangi tür bilginin doğru veya yanlış sayılacağının kriterlerini de belirleme eğilimine sahiptir. Bu açıdan da düşünüldüğünde, sosyoloji, her şeyden önce Avrupa’da son iki-üçyüz yıl içinde ortaya çıkmış olan bir sanayileşme-kentleşme veya modernleşme-küreselleşme tecrübesinin yarattığı yeni toplumsal ilişkileri yine Batılı bir çerçevede anlamaya veya anlamlandırmaya çalışan bir disiplindir.
Ancak diğer bütün disiplinler gibi, Batılılaşmanın modernleşme üzerinden dünyanın geri kalan kısmına yayılmasıyla birlikte, sosyolojik düşünme biçimi diğer ülkeler tarafından bir şekilde içselleştirilmeye başlandı. Bunun anlamı, Batılı bir bağlamda ortaya çıkmış olan özel sorunların bir şekilde bütün dünyanın sorunları gibi düşünülmeye başlanması olmuştur. Bilgi düzenleri, bilim disiplinleri sadece betimleyici bir işlev yürütmezler. Onlar aynı zamanda dünyayı inşa da ederler. Bu yüzden Batılı bir çerçevede ortaya çıkmış sosyolojik teorilerin hepsinde dünyayı yine Batılı bir bakış açısıyla inşa etme eğilimi vardır. Michel Foucault’un da çok iyi ışık tuttuğu gibi, bilgi disiplinlerinin bu yanı esasen çok kolay kaçınılabilecek bir şey de değildir.
Avrupalı bir bağlamda ortaya çıkmış olan sosyoloji disiplininin Türkiye’ye uyarlanma imkânlarını sorgulamak Türk sosyolojisinin her zaman önemli ilgi alanlarından biri olmuştur. Genellikle alışıldık bir biçimde Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’le ve bu ikisinin arasında geçen bir tartışma olarak başlatılan Türk sosyoloji tarihinin ilk döneminin siyasetle olan ilişkisi dikkat çekicidir. Siyaset ve sosyoloji arasındaki ilişkinin Türkiye’ye özgü tarihi de Türk sosyolojisinin şekillenmesinde önemsenmesi gereken önemli bir noktadır.
Sosyoloji bir yandan nesnelci, pozitivist bir teknik-bilim-meslek alanı olma baskısı altında tutulmuştur. Fakat öte yandan sosyolojinin hatırlanması gereken bir gerçeği daha vardır: Sosyolojinin en başarılı örneklerinde, halen bütün sosyolojik teorilere yön veren paradigmalarında dünya-kurma iddiası, yani siyasi istemi hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bugün sosyolojik teorilere yön veren Marx ya da Durkheim gibi sosyolojinin öncülerinin nesnel bilim yapmış olduklarını söylemek zordur. Bu yargımızı, sosyolojinin diğer öncülerini de kapsayacak şekilde genişletmemiz mümkündür. Bu durum Türkiye’de de aynı şekilde devam etmiştir. Adından söz ettiren ve sosyolojide iyi-kötü bir gelenek oluşturabilen isimler, aynı zamanda mesleklerini siyasi istemleriyle kaynaştırabilmiş isimlerdir. Bu durum öncelikle sosyolojide Habermas’ın deyimiyle bilgi oluşturucu bir istem olarak, yani siyasi bir istem olarak özgürleşim ile anlamacı veya açıklamacı bir istem olarak bilim arasındaki dengeyi kurmanın sanıldığı kadar kolay olmadığını anlatır.
Bugün Türkiye’de sosyoloji yüzyıllık bir tecrübeye sahiptir. Aynı zamanda gittikçe artan sayıda sosyoloji bölümü ile birlikte oldukça kalabalık bir camia haline gelmiştir. 1980’lere kadar Türkiye sosyolojisi hakkında konuşmamız gerektiğinde belki yetmiş-seksen yıllık bir tecrübe hakkında konuşmamız gerekiyordu, ancak bu tecrübeye mukabil sayısı oldukça dar bir akademisyen kesiminden bahsedilebilirdi. Çünkü hem bölüm sayısı, hem de bu bölümlerdeki örgenci ve hoca sayısı oldukça azdı. Bugün ise Türkiye’de 43’ü devlet ve 20’si vakıf üniversitesinde olmak üzere 63 sosyoloji bölümü bulunuyor. Bu bölümlerin öğrenci kontenjanı yılda toplam (2008 ÖSYM sonuçlarına göre) 2838’dir. Siyaset bilimi, ilahiyat fakültesi, iktisat, Hukuk ve sair bölümlerdeki sosyoloji alt bölümleri ve sayıları 15’i bulan Sosyal Bilimler liseleri de göz önünde bulundurulduğunda sosyolojik bilginin oldukça geniş bir camiaya ulaştığı, ekmeğini bizzat sosyoloji mesleğinden kazanan geniş bir kesimin oluşmuş olduğu görülebilir. Bu geniş insan kaynağı sosyolojik bilginin üretilmesini de beraberinde getirmektedir. 1984 yılında Sosyal Bilimler Derneği’nin bir toplantısında o zamana kadar yapılmış bütün sosyolojik çalışmaların bir tür literatür sayımını yapmış olan Bahattin Akşit, 15-20 sayfa içinde bu literatürün sayımını tamamlayabilmişti. Oysa günümüzde sosyolojik içerikli tez, kitap, makale ve söyleşi yayınının kolay kolay tüketilemeyecek bir aşırı çoğalmasıyla karşı karşıyayız. Bir yandan akademik formatta yapılan tezler, diğer yandan akademi-dışında yapılmış sosyolojik nitelikli çalışmalarla birlikte artık sosyolojik bilginin en azından nicel üretiminden yoksun olmadığımız söylenebilir.
Ne var ki bu sosyolojik bilginin ve camianın yeterli bir sosyolojisinin yapılıyor olduğu aynı ölçüde söylenemez. Sosyolojik bilgi artan bir biçimde üretilmekte ama bu bilginin kendisi hakkındaki bilgi o kadar da yapılmamaktadır. Oysa sosyolojinin ayırt edici vasıflarından birisi onun bilim nesneleri arasına bizzat kendisini de koyabilmesi, yani düşünümsel bir niteliğe sahip olmasıdır. Sosyolojik bilgi bizi kendi gerçekliğimize daha fazla mı yaklaştırıyor, yoksa bu alanda üretilen bilgiler sonucunda gerçeklikle aramıza teorinin kalın duvarlarını mı örüyoruz? Bu soruyu disiplinin kendisi mi sorar yoksa bu soru disipline mensup insanların sıra dışı bir ilgisinden mi kaynaklanır? Kuşkusuz her bilim disiplini içinde bu sıra dışı vasıflara sahip insanlar çıkabilir, ancak sosyolojinin bir yanda da kurumsal anlamda mensuplarını bu sorgulamaya teşvik eden özel ilgilerini kaydetmek gerekiyor.
Bu kitapta yer alan yazılar Türkiye’de belli kurumsal ve nicel özelliklere sahip olan sosyolojik bilginin kendisi üzerindeki düşünme denemelerinden oluşuyor. Hepsi bir arada düşünüldüğünde bile bir Türk sosyolojisi tarihi olarak ele alınmaktan uzaktır, ancak bu halleriyle makaleler Türk sosyolojisinin öz-eleştirisine bir katkı olarak değerlendirilmeyi umuyor. Türk sosyolojisi, öz-düşünümselliğini arttırdıkça diğer araştırma nesneleri hakkında üreteceği bilginin geçerliliği ve güvenilirliğinin daha bir farkına varacaktır.
“Türk Sosyolojisinin Öz-düşünümselliğine Katkı” başlıklı birinci yazı bu amaçla siyaset ve sosyolojinin eklemlendiği noktalara değinmektedir. Disiplini her türlü siyasetten ve öznellikten uzak tutma iddiası taşıyan sosyolojik çalışmaların içerdiği naiflik gösterilirken hem Batı’da hem de Türkiye’de şu ana kadar kayda değer bütün sosyolojik tezlerin sonuna kadar siyasetle içiçeliğine dikkat çekilmektedir. Bu bağlamda sosyolojinin siyasetsizleştirilmesi girişimlerinin en azından yöntemsel olarak ufuklarının ne olabileceğine dair çıkarsamalarda bulunulmaktadır.
Muhayyile bilimle bağdaşır mı? Yakın zamanlara kadar bu soruya kuşkusuz olumlu cevap verilebilirdi. Oysa muhayyile bugün her türlü bilim etkinliğinin en önemli itici motivasyonlarından biri kabul ediliyor. Aynı durum sosyoloji söz konusu olduğunda en azından 1950’lerde C. Wright Mills’in Sosyolojik İmgelem isimli eserinden sonra biraz daha aşina bir tartışmaya işaret eder. “Sosyolojinin Yitik İmgelemi” başlıklı makalede sosyolojiyi her türlü değerlendirmeden ve muhayyileden uzak tutmaya çalışan naif girişimlerin bir eleştirisi yapılmakta ve sosyolojinin bu naif nesnelci baskıların altında muhayyileci-imgelemci niteliğini büyük ölçüde yitirmiş olduğu anlatılmaktadır.
“Türk Düşüncesinde Kayıp Halka: Siyasal” başlıklı üçüncü bölümde de öncelikle bir Türk düşüncesinin varlık imkânları değerlendirilmekte, ardından siyasal kavramının bilimsel literatürde hor ve hakir görülmesinin zihinsel arka planı irdelenmektedir. Siyasalı aşağılayan, onu hayatın dışına itmeye çalışan ve bunu büyük ölçüde başarabilen değişik zihinsel stratejiler bu bölümde sıralanmaktadır. Siyaseti bazen daha fazla yapıyor gibi görünen ama yaptığının aslında siyasalı hayattan kovmaktan başka bir anlam ifade etmeyen para-politik, arche-politik, ultra-politik ve anti-politik tutumlardan örneklerle siyasalın bir tür iade-i itibarı deneniyor.
Dördüncü bölümde Türk sosyolojisi içinde bir genellemeye yol açmamaya dikkat ederek, ama bir sosyolojik portre denemesinden sosyolojinin bir kulvarının, belki de bir patikasının gelişimi anlatılmaktadır. Kendini İstanbul Üniversitesi’nde yapılan teorik-spekülatif nitelikli bir sosyolojiye karşı daha ampirik bir sosyoloji iddiasıyla tanımlayan Mübeccel Kıray’ın ODTÜ’de tesis ettiği sosyoloji geleneğinin gelişimini Bahattin Akşit örneği üzerinden izlemek mümkün olabilir. Akşit örneği ile hem ampirizmin hem de Marksist sosyoloji çizgisinin Türk sosyolojisine nasıl bir katkıda bulunduğu ve bu katkının nereye doğru geliştiği somutluk kazanmaktadır. O yüzden bu bölümün salt bir Akşit portresi olmaktan öte bir bağlamı olduğunu söylemem gerekiyor.
“Entelektüel ve Cemaat” başlıklı yazının konusu sosyologlarla değil, belki sosyologların da bir parçası oldukları entelektüel hayatla ilgilidir. Entelektüelin bir cemaate mensup olması mümkün müdür? Bir cemaate mensup olmak entelektüelliğe bir halel getirir mi? Entelektüel, cemaat kurup insanları peşinden koşturur mu? Türk sosyolojisinde kendine cemaat kurmuş isimler bunu hangi vasıflarıyla yaparlar? Güçlü düşüncelerinden dolayı mı, yoksa kurdukları cemaat mi düşüncelerine bir güç-popülerlik kazandırmaktadır? Bu sorular Türkiye’de sosyolojik bilginin itibarı açısından ciddi sorular sormamızı ve bu sorular etrafında dolanmamızı gerekli kılmaktadır.
Erol Güngör hiç şüphesiz Türk sosyolojisi içinde hak ettiği yeri alamamış bir düşünürdür. Oysa kısa ömrüne sığdırdığı çok değerli eserleri onun Türk sosyolojisinin değerlendirilmesinde özel bir örnek haline getiriyor. Mümtaz Turhan’ın sosyal psikoloji çizgisinden gelen ve milliyetçilikle İslamcılığın eklemlendiği yerde özellikle son iki kitabıyla (İslam’ın Bugünkü Meseleleri ve İslam Tasavvufunun Meseleleri) sosyolojik literatüre önemli iki referans kitabı bağışlamıştır. Bu referansların yeterince takdir edildiği ne yazık ki söylenemez. Erol Güngör hakkındaki yazı ve düşünceleri üzerine yapılmış olan bir televizyon sohbetinin deşifre edilmiş metni, ona olan vefa borcumuzun ifasına yönelik küçük bir gayret olarak değerlendirilmelidir. (Mehtap TV’de Bahattin Akşit ve Vehbi Başer ile birlikte yaptığımız bir sohbeti böyle bir derlemeye katma fikri değerli öğrencim Faruk Karaaslan’a aitti. Programın deşifresini de kendisi yaptı. Bir teşekkürü fazlasıyla hak ediyor.)
Kitabın son kısmında Yeni Şafak gazetesinde yayımlanmış iki sosyologla ilgili taziye ve kamuda sosyologların istihdamı ile ilgili son durumu anlatan yazılar yer alıyor.
Bu derleme kitabı oluşturan yazıların tamamı, daha önce, çeşitli yayın organlarında yayınlanmıştı. Her makalenin sonunda, söz konusu makalenin yayımlanmış olduğu yer yayın tarihiyle birlikte zikredilmiştir. Bu vesileyle Tezkire, Divan, Yeni Türkiye dergilerinin değerli yöneticilerine, Entelektüel isimli derlemesi dolayısıyla Kenan Çağan’a ve Türkiye’de Sosyoloji başlıklı kapsamlı derlemenin editörü Çağatay Özdemir’e şükranlarımı sunuyorum.
Bu çalışmaların her birisinin gelişiminde Selçuk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’ndeki mesai arkadaşlarım ile öğrencilerimin görünür-görünmez birçok katkıları olmuştur. Bunu kendilerine de bir selam ve teşekkür yollama vesilesi saymalıyım.
Yasin Aktay
-
djamel 15 yıl önce Şikayet EtSaid, bu işler böyle ama:). Sosyoloji çocuk oyuncağı değil, tabi ki kendine has terminolojisi olacak, ama latince, ama arapça. araba motoruyla uğraşan adam dur şu terminolojiyi değiştireyim, latince kelamları türkçeye çevireyim diye uğraşmaz. çünkü bilim ve onun sonucu olan teknolojiyi kim üretirse terimleri koyma hakkı onundur.Behçet Syndrome diye bir şey var, Behçet hastalığı, bütün dünyada Behçet sendromu diye bilinir. bulan bilimadamı Türktür, biz bulduk diye Türkçe ad taktılar. yani türkçe olsun herşey diye kasmaya gerek yok.Beğen
-
said 15 yıl önce Şikayet EtSosyolojinin dili. Bir de şu sosyolojiyi felsefenin kavramlarından kurtaraydık. ne güzel iftariyelik hatta evladiyelik olurdu değil mi hocam?Beğen
