Vatan kalbinin attığı yer Çanakkale

Çanakkaleyi adım adım gezerek yerinde gözlem yapan, arşivleri didik didik ederek, yaşanan dramları etkili hikayelere gönüştüren Sara Gürbüz Özeren'in kaleminde Çanakkale Destanı bakın nasıl şekilleniyor:

Vatan kalbinin attığı yer Çanakkale
Vatan kalbinin attığı yer Çanakkale
GİRİŞ 05.05.2010 12:20 GÜNCELLEME 05.05.2010 12:20

Çanakkale Savaşları coğrafyasının bugüne dek poster boyutunda yapılmış en anlaşır haritasını açtığınız zaman, tabyalanrı, çıkartma yapılan koyları, stratejik tepeleri ve koyları hatta Nusret Mayın gemisinin mayınları nerelere döşendiğini dahi görebileceğiniz grafik çizimini ister önünüze koyun, ister duvara asın.

Çünkü Damla Yayınlarının hediyesi olan poster, Çanakkale Destanının hikaye tadında okuyacağınız kitaplarda anlatılan gerçek kahramanlık öykülerini daha iyi algılamanızı ve olayları kafanızda daha kolay canlandırmazı sağlayacak.

Eseri kaleme alabilmek için Çanakkale ve Geliboyu'yu adım adım gezen 130'un üstünde esere sahip Türk Dil kurumu Onur Belgesi ve En İyi Çocuk Edebiyatı ödülü sahibi ünlü Öğretmen Yazar Sara Gürbüz Özeren, bu kez fotoğraf ve resimlerle güçlendirilmiş eşsiz anlatım gücünü Çanakkale'yi sizlere ve gençliğe adım atmakta olan çocuklarınıza daha duyarlı şekilde anlatabilmek için kullanıyor. Hem genç kuşaklara hem de yetişkinlere hitap eden üsluba sahip 10 kitaplık setin kale alınması için özel bir ekip uzun ve titiz çalışma gerçekleştirmiş. 10 kitaplık setle birlikte Türkiye’de ilk defa çizilmiş, dev boyutta “Çanakkale Deniz Zaferi” haritası hediye ediliyor.

Çanakkaleyi adım adım gezerek yerinde gözlem yapan, arşivleri didik didik inceleyerek, yaşanan dramları etkili şekilde anlatan resimlere, fotoğraflara ve haritalara ulaşan ekibin yaptığı çalışmaları hikayelere dönüştüren Sara Gürbüz Özeren, her zamanki gibi okurken insanı anlattığı boyutlara çekmeyi başarıyor. Vatan kalbinin Attığı Yer Çanakkale eseri,  Seyit Onbaşı’dan Yahya Çavuş’a, Seddülbahir’den Arıburnu’na, Savaşın gerçek yüzünü açığa çıkaran arka plan sahneler, resimli, fotoğraflı, haritalı olarak her biri 112 sayfa 10 kitapta toplam 1120 sayfa ile vatan millet aşkını önemseyenleri bekliyor.  

Hikayeler şu 10 Ana Başlığı taşıyan kitaplarda yer alıyor: Ateş Çemberi, İlk Düşen Uçak, Goliah'ın Batırılışı, Şehit Mektupları, Sultanhisar, Seyit Onbaşı, Seddülbahir, Anafartalar,, 57. Alay, Çanakkale Geçilmez...

Anlatılmakla bitirilecek destan değil şüphesiz Çanakkale ama onu en işi şekilde anlatabilme çabaları da takdire değer. İşte o takdire değer çabalardan emek verilmiş, ter dökülmüş olanı Damla Yayınlarının hazırladığı bu set.

İşte Yaşayan Şehitlerimizin Aziz Hatırasına adanmış bu eserlerde yer alan öykülerden göz kirası olarak seçtiğimiz bir kaç pasaj:

Birinci Kitap’tan

İyice hâlsiz düşen Niğdeli Ali'ye bağırdı:

— Ali, gardaşım, geliyor namussuzlar! Şimdi ne yapacağız? Ali, fersiz fersiz karşılık verdi:

— Toplardan sağlam kalan var mı?

Koca Seyit seğirtti. Topların etrafını birkaç kez döndü. Hepsi toprağa gömülmüştü. Yalnız bir top çalışır durumdaydı. Ancak onun da vinci paramparça olmuştu.

Seyit bir an durdu. Bir yerdeki gülleye, bir topa baktı. Yapabilir miydi?

— Ne aval aval bakıyorsun oğlum Seyit? diye söylendi kendi kendine. Ne demek yapılır mı? Sen ateşlemesen bu topu, kim ateşleyecek?

Eğildi, yerde boylu boyunca duran gülleye kollarını doladı. Gres yağıyla yağlanmış gülle, kollarının arasından kayıverdi.

Vatan Kalbinin Attığı Yer ÇanakkaleDişlerini sıktı, bir daha eğildi: "Kalleşlik yapma, vatan elden gidiyor!" diye söylendi.

Aslan pençesini andıran ellerini güllenin altına soktu.

Ali, yattığı yerden Mehmetoğlu Koca Seyit'in ne yapmaya çalıştığını görmek için başını uzatmıştı. Gülleyi yerden kaldırmaya çalıştığını görünce yarasını unuttu. Kalktı, Seyit'in yanına geldi.

— Davran Seyit gardaşım, ha gayret! deyip gülleye el verdi. Seyit, ta yüreğinin derinliklerinden kopup gelen bir aşkla:

— Yüce Allah'tan başka sonsuz hiçbir güç ve kuvvet yoktur. Ya Allah! Bismillah! deyip gülleyi kucakladı.

Niğdeli Ali'nin zayıf kalan yardımıyla onu sırtına aldı.

Vücudunda ne kadar kan varsa şahdamarına hücum etti. Boynunun kasları aslan yelesi gibi kabardı. Yüz kasları gerildi ve dudakları patlayacakmış gibi şişti. 215 okkalık ağırlığın altında kaburgalarından çatırtılar geliyor, bacakları kırılıp toprağa gömülecek gibi sızlıyordu.

Sıktı dişlerini Seyit...

Ciğerlerine çektiği vatan havasını ol Yaradan'a yakarışlarla boşalttı. İlk basamağı çıktığında göğsünün çatlayıp ayrılacağını hissetti. Durdu, derin bir nefes aldı, içinde tuttu ve bütün gücünü toplayıp ikinci basamağa çıktı.

Koca Seyit'in vücudu ağırlığa alışmış mıydı ne? Hiçbir şey hissetmiyordu artık. Bütün sinirleri dumura uğramıştı1 sanki. Yalnız beyni çalışıyor, yüreğinden yükselen feryatla vatan için adım atıyordu.

Üçüncü basamağı da çıkmıştı.

İçinden; "Allah'ım, bana güç ver!" diye dua edebiliyordu yalnızca.

Kan kaybından bal mumu gibi sararmış Niğdeli Ali, yanaklarından süzülen yaşlarla haykırıyordu:

— Dayan Seyit! Allah aşkına, Peygamber aşkına dayan! Dayan yiğidim, seni bize Allah gönderdi, ha gayret aslanım!

Sanki Seyit kuş olup uçmuştu.

Ne sırtındaki ağırlık, ne göğüs kafesindeki çatırdamalar gücünü kırıyordu. Bütün varlığı ile merdivenin sahanlığını hedeflemişti. Ah oraya bir varabilse!

kullan

İkinci Kitap: Seddülbahir

… Yahya Çavuş'un siperlerine isabet eden gülle, birkaç Mehmetçiğe şehitlik şerbetini içirdikten sonra ortalığı toz duman içinde bıraktı.

Yahya Çavuş:

— Allah hepsine rahmet eylesin! dedikten sonra askerlere seslendi:

— Elimizde makineli tüfeğimiz olduğunu sansınlar, çok seri ateş edelim ve sürekli yer değiştirelim...

Oysa ellerinde çaptan düşmüş tüfeklerden başka silahları yoktu. Makineli tüfek ise hak getire.

Düşman kumandanı gemiden inmek istemeyen askerlere tehditleri yağdırıyordu:

— İnmeyeni vururum!

Filikalardan inenler 700 kişi olduğu hâlde karaya çıkanların sayısı ancak 300'ü buluyordu. Gemiden başlarını çıkarmaya cesaret edenler oracığa mıhlanıyordu. İnmenin imkânı yoktu.

Ertuğrul Koyu kıpkırmızı olmuştu. Dalgalar kırmızı köpüklerle sahili dövüyordu.

Filikalardan birine kazıklık görevi yapan asker vurulunca, filikanın ipi kurtuldu ve şiddetli akıntıya kapılarak açık denize sürüklendi.

Türk siperlerinden yağan mermiler denizde düşmanı kırıyor, tel örgülere ulaşabilenleri ise güneşe bırakılmış çamaşırlar gibi tellere takılı bırakıyordu.

Karadan geçmek de en az denizden geçmek kadar tehlikeli ve imkânsızdı. General Hunter Weston'un ağzını bıçak açmıyordu.

Düşman, Seddülbahir sırtlarında bir alayın mevzilenmiş olduğundan artık şüphe duymuyordu. Dağlar asker mi doğurmuştu ne?

Hâlbuki o anda Yahya Çavuş'un altmış üç askerinden geriye ancak otuz asker kalmıştı. Tarihte dengelerin bu kadar adaletsiz olduğu bir savaş görülmemiştir.

Düşman sel gibi çıkıyordu karaya. Barut dumanından kapkara görünen Ertuğrul Koyu, karaya doğru düşman kusuyordu.

Yahya Çavuş ve birliği, yaylım ateşi açarak bu işgal sürüsünü inlerine tıkmaya çalışıyor, attığı her kurşun hedefini buluyordu.

Eğer denizle karanın arasındaki o küçük tümsek olmasaydı İngilizlerden bir tek asker bile sağ kalmayacaktı. Türk ateşinden kurtulabilenler o tümseğin arkasında kum çuvalları gibi üst üste yığılıyor, canlarını öyle kurtarıyordu.

Yahya Çavuş ant içmişti. Kalan son eri şehit olmadıkça buradan bir tek düşman askeri geçemeyecekti.

Yahya Çavuş'un çaptan düşmüş tüfeği kudurmuştu. Makinelilere taş çıkartıyordu sanki... Attığı her kurşun yerini buldukça siperde bayram ediyordu. Bugün onun düğünü vardı. Hey hey de hey!

Yahya Çavuş'un birliği giderek eriyor. Yaralılar, şehitler siperlerin içinde birikmişti. Bunu düşmana belli etmemek için sürekli yer değiştirerek ateş ediyorlar, güya çok kalabalık olduklarının hissini vermeye çalışıyorlardı.

***

Üçüncü Kitap: 57. Alay

O gün, 25 Nisan 1915 günü şehitler cennete uçuyordu.

Yere düşen mermiler toprağı deliyor, Mehmetçik bu deliklere gömülüyor, üstüne yağan toprakla nefessiz kalıyordu. Sonra yine bu çukurdan tırnaklarıyla, toprağı eşerek çıkıyordu. Yüzü parçalananlar, ayağı kopanlar, kolunu cephede bırakanlar, gözlerini yitirenler burayı doldurup taşırmıştı. Yarası hafif olanlar, sargısı tamamlanır tamamlanmaz cepheye koşuyor, kaldığı yerden devam ediyordu.

57. Alay'ın 3. Tabur'u ihtiyatta bırakılmıştı. Fakat öğleye kadar amansız bir şekilde sürüp giden savaş, askerlerimizin yarısını alıp gitmişti. Kimi ağır yaralıydı, kimi şehit düşmüştü. Düşman ise durmadan çoğalıyordu. Mısır'dan gelen gemiler sahile asker yığıyordu. Karınca sürüsü gibi karaya çıkıyor, Türk ordusuna saldırıyorlardı.

Mustafa Kemal işi tehlikeye sokamazdı. Derhâl 3. Tabur'a hareket emri verdi.

3. Tabur Kumandanı Hüseyin Avni Bey ise taburunu hizaya soktuktan sonra:

— Evlatlarım, ben de Alay Sancağı ile birlikte olacağım. Şehit olursam, düştüğüm yere gömün. Allah hepimizi muzaffer eylesin! dedi.

Hüseyin Avni Bey, tam hücum emrini verecekken fundalıkların arasında beyazlıklar gördü. Ne olduklarını anlayamadı. Yüzbaşı Hamdi Bey'e dönerek:

— Nedir bunlar? dedi.

— Erler şehit olmaya hazırlanıyorlar efendim. Allah'ın huzuruna tertemiz çıkmak için çamaşır değiştiriyorlar.

Hüseyin Avni Bey, yaş dolan gözlerini askerden kaçırmak için yan tarafa döndü. Yaverine seslendi:

— Bize de temiz çamaşır çıkarın!

Şefik Bey, çoktandır imdat bekleyen 27. Alay'ın 3. Tabur, 4. Bölüğüne haber yolladı:

— Dayanın, 57. Alay geliyor!...

***

Sekizinci Kitaptan Şehit Mektupları

BİR ŞEHİDİN SON MEKTUBU

Muallim Ethem, Niğde'nin Hacı Abdullah köyünde doğmuştu. Çanakkale'ye düşman girince o da savaşa gitti. Öğrencileriyle omuz omuza savaştı. 3. Kolordu, 19. Tümen, 57. Alay, 2. Tabur, 6. Bölük'te görev yapıyordu. 19 Nisan 1915'te mukaddes vatanı uğruna şehit oldu.

Şehit olmadan önce annesine yazdığı son mektubunda şunları söylüyordu:

"Valideciğim...!

Nasihat dolu mektubunu, Divrin Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki armut ağacının gölgesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş ruhumu bir kat daha takviye ettim. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim. Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgâra mukavemet edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden tarafa eğilip kalkıyordu. Ve beni, annenden mektup geldi diyerek tebrik ediyorlardı.

Gözlerimi biraz sağa çevirdim, güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda ile beni kutluyorlardı. Bakışlarımı sola çevirdim, çığıl çığıl akan dere, bana validemden gelen mektuptan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.

Başımı kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım.

Hepsi benim sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir dalına baktım, güzel bir bülbül tatlı sedası ile beni kutluyor ve hissiyatıma iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.

İşte bu geçen dakikalar anında hizmet eri:

— Efendim, çayınız, buyurunuz içiniz, dedi.

— Pekâlâ, dedim. Aldım baktım, sütlü çay...

— Mustafa bu sütü nereden aldın? dedim.

— Efendim, şu derenin kenarında yayıla yayıla giden sürü yok mu?

— Evet, dedim. Evet, ne kadar güzel.

— İşte onun çobanından on paraya aldım.

Valideciğim, 10 paraya 100 dirhem süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.

Fakat bu sırada düşünüyorum. Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim, de, annem içmesin, olur mu? Şevket neden içmiyor? dedim.

Fakat yukarıdaki bülbül bağırıyordu:

— Validen kaderine küssün, ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu çiçeklerden koklayacak, bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek, derenin aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi.

Şevket merak etmesin, o görür, belki de daha güzellerini görür.

Fakat valideciğim sen yine müteessir olma, ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı göstereceğim. Şevket Hilmi de senin sayende görecektir.

O güzel çayırın koyu yeşil bir tarafında çamaşır yıkayan askerlerim saf saf dizilmişler.

Gayet güzel sesli biri ezan okuyordu.

Ey Allah'ım, bu ovada onun sesi ne kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi. Dere bile sesini çıkarmıyordu. Herkes, her şey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namaz kıldık. O yeşil güzel çayırın üzerinde diz çöktüm. Bütün dünyanın debdebelerini unuttum. Ellerimi kaldırdım. Gözümü yukarı diktim. Ağzımı açtım ve dedim:

— Ey Yüce Allah'ım! Ey şu öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu heybetli dağların haliki! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde bırak. Çünkü böyle güzel yerler seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere mahsustur.

— Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i cemalini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden bu askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, büsbütün mahveyle! diyerek bir dua ettim ve kalktım. Artık benim kadar mesut, benim kadar mesrur2 bir kimse tasavvur edilemezdi.

Anneciğim, oğlun Halit de benim gibi güzel yerlerdedir. Dünyanın en güzel yerleri burası imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da bizi de götürürler, bir düğün yaparız, olmaz mı? Kadir'e mektup yazdım.

Valideciğim, evdeki senet vesaireyi kimselere katiyen vermeyin ve sorarlarsa biz bilmiyoruz, deyin. Çantayı al, sandığa koy. Ben sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.

Fakat sen merak etme. O parayı vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.

Valideciğim, çamaşır falan istemem, paralarım duruyor, Allah razı ol¬sun.

Oğlun Hasan ETHEM

***

Onuncu Kitaptan Çanakkale Geçilmez

Fakat bir grup maceraperest hâlâ Çanakkale Boğazı'nı geçebileceklerini ileri sürerek hükümetin kafasını karıştırmaya devam ediyordu.

Cepheyi gezen General Monro Londra'ya şu telgrafı çekti:

"Türkleri sökmek imkânsız. Çanakkale'nin tahliye edilmesini tavsiye ederim."

Nihayet Türk'ün gücünü anlayan biri çıkmıştı!

General'in bu telgrafına kafa tutan 8. Kolordu Komutanı General Davies, Monro ile aynı fikirde değildi. Eğer üç gün boyunca Yarımada top ateşine tutulur ve arkasından 4 tabur ile hücuma kalkılırsa Türkler sökülüp atılabilirdi.

Peki on aydır hiç mi top atılamamıştı?

Demek yaralıların ve ölenlerin toplanması sırasında kesilen ateş, başarısızlığa sebep olmuştu. Aksi hâlde şimdi çoktan İstanbul'da olunurdu.

Böyle bir düşüncenin ürünü olan Çanakkale Savaşı, Mehmetçiğin iman gücü ve vatan sevgisi ile kazanılmıştır. Düşmanın Çanakkale'den çıkarılması insanlığa yapılmış en büyük hizmettir. Bu hizmeti Mehmetçik al kanı ile yerine getirmiş, bunu canı pahasına başarmıştı.

Sonunda Kitchener bizzat cepheye geldi. Gördükleri hiç de iç açıcı değildi. Koskoca bir ordu Çanakkale'de mahvolmuştu. Hâlâ savaş çığırtkanlıklığı yapanlar yanılıyordu. 22 Kasım'da Londra'ya şu telgrafı çekti:

"Çanakkale'den çekilmek şart!"..

Kitabı temin etmek için teknik bilgileri öğrenmek için tıklayınız

(Haber 7)

YORUMLAR 4
  • ata 16 yıl önce Şikayet Et
    MHP CHP KOCA SEHIT ONBASI NAILS OLDUGUNU BILIYORMUSNUZ ACLIKTAN VE HASTAYDI. hastaneye gidecek parasi yoktu odun satiyordu nigdeki firinlara gecimini oyle sagliyordu birde milliyetci parti olacak allag askina nigde ile yozgat arasi ne kadardir turkes sehit onbasinin yasadigini biliyordu catlida biliyordu neden hic tinliyan olmadi ismet inonude biliyordu iste bu ulke boyle bir ulke gecek kahramlar surnerek olur birileride cikar kendine reis der kral gibi yasar kahraman olur oysa host desen korkar kacar ama toplum oylerini bas taci yapar on sahite sorunerek olur
    Cevapla
  • mehmet tokat 16 yıl önce Şikayet Et
    BU MİLLETİN İMANINI KİMSE SÖKÜP ALAMAZ. ergnekon beyhude uğraşıyor, tübitaka gidenler beyhude uğraşıyor, uçakları alçak uçuranlar beyhude uğraşıyor
    Cevapla
  • burhan kamalı 16 yıl önce Şikayet Et
    BENİMDE KALBİMİN ATTIĞI YER. Cann cann diye attığı yer çanakkale H akktan gelen hediyem Ü zeri kalplı sanki cevahirden S anırım gökden bir Melaikem N ur saçar sanki kendisi kandilden A şk-ı canım , yanar dururum her dem
    Cevapla
  • POLATHAN 16 yıl önce Şikayet Et
    Aziz Şehitlerimiz.. Allah hepsinden razı olsun.Kahraman Türk Milletinini Aziz şehitleri ruhunuz şad olsun.Sizler yüreğiniz ve azminiz ile tarih yazdınız.Hala sizin kanla yazdığınız bu destan ile övünüyoruz.gurur duyuyoruz. ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ.
    Cevapla
DİĞER HABERLER
Sahada korku dolu anlar: Dev kamera oyuncuların dibine çakıldı
Fatih Altaylı'nın "kibarca" söylediği yalan!